Virgül - Sayı 9 - Haziran 1998

funghu

Kıdemli Üye
13 Şub 2021
1,015
14,272
İstanbul
hx9mglr.png
j81xdrv.png

 

eankara

Onursal Üye
24 May 2010
1,558
9,673
Virgül'ün bu sayısı, piyasaya çıktığında ilgisiz kalamayıp aldığım dergilerdendi . İç sayfalarda, bir taraftan Erkin Koray ve Cem Karaca kitaplarına ait açıklamaların bulunması, diğer taraftan da Reşat Ekrem gibi dev bir yazarın dahil olduğu '' Tarihi Roman '' konusunun işlenmesi , bu dergiyi almamın ana nedenleriydi. Ama, esas neden bunlar değildi ! Çok sevdiğim bir ressamın , yine çok sevdiğim bir eserini, derginin kapağı olarak görmem ana neden oldu. İngiliz oryantalist ressamlarından John Frederick Lewis, resimlerine ilk kez rastladığım lise yıllarımdan itibaren vazgeçilmezlerimdendir. 19. yy.'da ülkemize gelip İstanbul, Bursa gibi şehirlerimizle ilgili resimler yapmış, hatta çoğu oryantalist ressam gibi, o zamanki Osmanlı giysileri içinde bir süre ülkemizde yaşamıştı. Onun '' Soğuk Çeşme Sokağı ve Ayasofya İmareti Kapısı '' eseri , pastel renkli diğer tüm resimleri gibi, İstanbul'a ait şiirsel nitelikteki resimlerindendir. O resmini , renkli başka figürlerle birlikte değişik bir '' modern kompozisyon '' anlayışıyla kapak olarak görmek çok hoşuma gitmişti. Dergi içeriği hakkında söylenecek çok şey var şüphesiz. Ama, bu kez, fırsat bu fırsat, kapak resmine değinmek istedim !!

Teşekkürler Sn. @funghu
 
Son düzenleme:

funghu

Kıdemli Üye
13 Şub 2021
1,015
14,272
İstanbul
Sayın @eankara
Avrupa Yakası'na geçtiğim zamanlar Soğuk Çeşme Sokağı'nın bulunduğu bölgeyi mutlaka gezerim. Günümüzün çirkin yapılarının verdiği bunaltıya karşı ilaç gibi yerler. Çeşitli zaman aralıklarında çokça fotoğraf da çekmiştim. Ne yazık ki, hard disk hasarları yüzünden, bu fotoğrafların çoğu gitti. Arşivimde kalan ikisini buraya alıyorum:



(Çekim tarihi: 2013)

 
Son düzenleme:

dedo11

Onursal Üye
8 Nis 2013
2,466
7,329


Sayın funghu ;


A. Ömer Türkeş'in "Tarihi roman roman gibi tarih" başlıklı incelemesi okunası bir yazı. Ben okuyunca ne kadar çok tarihi roman okuduğuma kendim bile şaştım. Kısa keseceğim söz....
".... favorim, her zaman Hz. Ali'nin Hayber Kalesi Cengi" olmuştur!" diyor. A. Ömer Türkeş... Ben de bu kitabı 4-5 yaşında okumuşum. Kendim bile inanmadım Ben Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun tüm tarihi romanlarını (itiraf ederim ki çok zevk alarak okumuştum) okumuşum.... Diğerlerini de ....
Üstelik yabancı yazarların da tarihi romanlarını (ki bu yazıda bunlara yer verilmemiş) tarihlerine yabancı olmama rağmen (küçükken okuduğum için) Alexandre Dumas'ın romanları beni alıp götürmüştür maceranın dünyasına... Eminim sizler de "Monte Kristo Kontu" , "Üç Silahşorlar" , "Demir Maskeli Adam" ı aynı heyecanla okumuşsunuzdur. Hele hele Michel Zevaco'nun Paradayanlar serisi (Bende halen 10 cildi var) nefes nefese okuduğum kitaplardır...

Hani derler ya "İyi polisiye İyi Edebiyattır." Bunu aşırıp "İyi tarihi roman Çok iyi edebiyattır." diyebilirim...

Vurgu : Yalnız popüler tarihi romanların zararları da yok değil. Alıyorlar korkak mı korkak , en fazla toprak kaybetmiş , Filistin topraklarını Yahudilere satmış (yerleşime açmış deseler de) birini konu alan dizide bakıyorsunuz ondan mükemmel insan dünyaya gelmemiş , tüm erdemler , üstün özellikler onun bünyesinde toplanmış olarak yansıtılıyor. Biliyoruz bu bir beyin yıkama taktiği ama bu kadar da göz göre göre olmaz ki...

Bu yakında olan bir olayı anlatmadan geçemiyeceğim.
Bir dizi var. Bu dizide "menzil taşı" kullanılıyor. Bunu gören ........ hemen harekete geçiyor. Bunun üzerine "İstanbul 5 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu" (ne kadar alengirli , gösterişli uzun mu uzun adı var yahu) işte bu kurul 2025'te bunu
tarihi eser olarak tescilliyor. Bitmedi. Alıyor "İstanbul İslam Eserleri Müzesi"ne kaldırıyor. Ne kadar da konusunda uzmanlar , ne kadar derin alimlere ... Ne kadar da bilgi sahibiler....
Ancak küçük (siz benim küçük diye dalga geçtiğime bakmayın) evet küçük bir sorun var.
1 - Bu menzil taşı ( yani kilometre taşı) tarihi eser değil...
2 - Bu menzil taşı "TAŞ" değil... (yani eline alan her insan onun taş olmadğını anlar da bu uzmanlar kurulu nedense anlamamış. Bence bunu anlamamaları olanaklı değil başka amaç gütmüşlerdir.)
3 - Bu menzil taşı "TAHTA" dan yapılmış....!!!!!!
4 - Bu menzil taşı "TOZKOPARAN" diye uyduruk çocuk dizisinde dekor olarak kullanılmış....
5 -
Yalan üzerine kurulu dünyada doğru öksüz kalır , doğru söyleyen cezalandırılır (eeee "doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar" atasözü de bize ait değil mi?).
Doğruyu söylemek hele hele , hele hele böyle bir ortamda ;
DOĞRUYU SÖYLEMEK , DOĞRUYU SÖYLEYENİ SAVUNMAK , DOĞRU SÖYLEMEK YETMEZ DOĞRUYA UYGUN EYLEMDE BULUNMAK ve TARİHİN DOĞRU TARAFINDA YERİNİ ALMAK DEVRİMCİLİKTİR....


Emeğine ve paylaşım isteğine teşekkür ederim...



*Not : Bu kadar uzun olmasına rağmen iki konuya daha değinmesem olmazdı.
@eankara 'nın plastik sanatlar (özellikle resim) konusundaki bilgisine , algıda seçiciliğine hayranım.
@fungu'nun çok yönlülüğünü biliyorum ama (ben de bir fotoğraf sanatçısıyım) fotoğraflarına da hayranım... Anladığım kadarı ile belgesel fotoğraf türüne ağırlık veriyorsun. Ama detaylı inceledim... Fotoğraf sanatının tüm özelliklerini de taşıyor aynı zamanda fotoğrafların...

Havalar düzelince "Soğuk Çeşme Sokağı"na gidip bir de @eankara ve @furgnu'nun gözü ile tekrar, tekrar uzun uzun seyredip düşüneceğim....
Son not : Ankara'da Ulucanların hemen alt tarafında böyle tarihi eserlerin restore edildiği bir mahalle var. İnanılmaz güzelliktedir. Ankara'ya veda ederken bende anısı olan (51 yıl yaşadım) Ankara'yı (aslında anılarımı) fotoğraflamıştım. Bu değindiğim yerin de fotoğraflarını çekmiştim. Şu an bulamadım...








 

funghu

Kıdemli Üye
13 Şub 2021
1,015
14,272
İstanbul
@fungu'nun çok yönlülüğünü biliyorum ama (ben de bir fotoğraf sanatçısıyım) fotoğraflarına da hayranım... Anladığım kadarı ile belgesel fotoğraf türüne ağırlık veriyorsun. Ama detaylı inceledim... Fotoğraf sanatının tüm özelliklerini de taşıyor aynı zamanda fotoğrafların...

dedo11 üstadım nazik değerlendirmeniz için teşekkür ederim. Uzun yıllar çok kötü fotoğraflar çektim. Kardeşim, eleştirileriyle beni yönlendirdi; öyle öyle biraz aşama kaydedebildim. Belgesel ağırlıklı fotoğraflar çektiğim doğrudur, zaman zaman da denk gelirse, hayvanları da fotoğraflamayı seviyorum.
 

eankara

Onursal Üye
24 May 2010
1,558
9,673
Diyarımızın virüs ile etkilenmesi öncesi, değerli dostum Sn. @dedo11 'in benden '' Restorasyon '' konusundaki düzenlemelerle ilgili bir yazı hazırlamam konusunda talebi vardı. Kendisinin nazik talebine tabii ilgisiz kalamazdım. Kendisinin talep yazısını , diyarımızın yeniden aktif olduğunda göremedim, silinmiş olabilir. ( Bu arada diyarımızın yeniden aktif halde olduğunu gördüğümden dolayı , sevinçliyim. Başta yöneticilerimiz olmak üzere, teknik ekibe ve dostlarımıza '' geçmiş olsun '' dileklerimi sunuyorum. )

Sn. @dedo11 ;

Hiç unutmuyorum, lisedeydim. Ailemle yaptığımız bir Edirne seyahatimizde, tabii Selimiye Camisi’ni de ziyaret etmiştik. Mimar Sinan’ın muhteşem eserini yakından görmenin sevincini yaşarken, cami içinde hiç görülmeyen ama hepimizin dikkatini çeken bir özellik, yakınımızda bulunan birinin anlatımıyla daha da dikkatimi çekmişti; akustik ! Sinan , cami içini tasarlarken, akustiği de düşünmüş, iç mekanda iki elinizle ufak bir alkış sesi yaptığınızda, ya da normalden biraz daha yüksek ses çıkardığınızda , uzakta bulunsanız bile o sesi duyabilmeniz sizi bir kez daha şaşırtıyordu ! Aradan yıllar geçtikten sonra, Edirne’yi kayınbiraderimin askerlik yaptığı yer olmasından dolayı tekrar ziyaret ettim. Aklımda Selimiye Camii vardı. Tabii her şeyden önce akustiği merak ediyordum. Olumsuz sonuç durumunun, tıpkı Sn. @dedo11 ‘in anlattığı Yalıköy Çeşmesi üzüntüsü gibi, beni etkilediğini söylemeliyim ! Şimdilerde restorasyon çalışmalarının bittiğini, akustik durumu ile elde bir rapor bulunmadığını internetten öğreniyorum ! Açıkça belirtmem gerekirse, karamsarım ! Nedenlerinden önce , yapılarla ilgili restorasyon çalışmalarının dünyadaki uygulamalarına ve kısa geçmişine bakalım.

"Geçmişten gelen mesajları taşıyan, nesiller boyu varlıklarını sürdüren, insanların tarihi anıtları, kadim geleneklerinin yaşayan tanıkları olarak günümüze kadar gelmiştir. Onlar, gelecek nesiller için koruma gerektiren, ortak bir sorumluluk olarak kabul edilmelidir. Onları özgünlüklerinin tüm zenginliğiyle geleceğe aktarmak bizim görevimizdir.” Bu cümleler, ‘’ Anıtların Korunması ve Restorasyonu ‘’ konusundaki 1964 yılına ait Uluslararası Şartname’nin cümleleri.

Restorasyon konusunda geleneksel yaklaşıma göre, tarihi yapılar, kullanım değerleri devam ettiği sürece veya yıkılmaları için belirli bir neden olmadığı sürece korunur. Büyük binalardaki değişiklikler ve yeni yapılar yavaş ilerler ve nesiller boyu sürebilir. Bu durum, birçok durumda, ortaçağ katedrallerinde olduğu gibi, önceki nesillerin çabalarını uyumlu bir şekilde sürdürme arzusunu gösterir.

Tarihi eserlere yönelik ikinci yaklaşım türü, 'romantik restorasyon' olarak tanımlanıyor, İtalyan Rönesansı'nda ortaya çıkmıştır. Antik anıtların tahribatı ve kötüye kullanımı devam etse de, özellikle on dördüncü ve on beşinci yüzyılların İtalyan hümanistleri ve sanatçıları, onları geçmişin nostaljik kalıntıları, Roma'nın büyüklüğünü belgeleyen maddi parçalar olarak kabul etmişlerdir. Bu büyüklük sadece bir imparatorluğun ve antik uygarlığın başkenti olarak değil, aynı zamanda Hristiyanlığın başkenti olarak da geçerliydi. Aslında Rönesans sürecini, ‘’ Antik Çağ anıtlarının yıkımıyla tehdit edilen kültürel değerlere dair yeni bir farkındalık ‘’ olarak değerlendirebiliriz. Bu iki yaklaşımın amaçları kısmen örtüşse de, her ikisi de tarihi binaların ve sanat eserlerinin korunmasına yönelik olsa da, yöntemleri ve hedefleri sıklıkla birbirine zıt olup, zaman zaman şiddetli çatışmalara yol açmaktadır.

16. yüzyılın başlarında İspanya ve Fransa'da manastırları reforme etmeye yönelik girişimler oluştu. İngiltere, Almanya ve İtalya'daki gelişmeler ya da Fransız Devrimi olayları, tarihsel bilincin olgunlaşmasına yol açtı. Avrupa ülkelerinde milliyetçiliğin ve romantizmin evrimiyle birlikte, bir ulusun tarihinin somut kanıtı olarak ulusal anıtları koruma ve restore etme arzusunun giderek yaygınlaştığı görülmüştür.

On sekizinci yüzyılda, arkeolojik ve mimari konulardaki yayınların artmasıyla, özellikle önceki incelemelerin yeniden basımları da dahil olmak üzere, bilginin yayılmasında önemli değişimler görüldü. Bu dönem aynı zamanda önemli sanat eserlerinin ve tarihi anıtların 'evrensel değeri' konusunda artan bir farkındalığa ve dolayısıyla bunların korunmasına yönelik daha genel bir sorumluluk duygusunun başlangıcına işaret etti. Ancak, bu durum uzun sürmemiş, olumsuz uygulamalar da görülmeye başlanmıştır. ( Örneğin, Venedik'te, kiliselerde, okullarda ve manastırlarda bulunan resimlerin devletin önemli bir mirası olarak kabul edildiği bir ortamda, bazı resimler yetkililere haber verilmeden yurt dışına satılmıştı. ) 18. yüzyılın sonlarında İngiltere'deki ortaçağ kiliselerinin restorasyonuna yönelik başgösteren eleştirilerin ardından, ‘’ restorasyon karşıtı hareket ‘’ ortaya çıkmıştır. Fransız, İngiliz ve Alman tarihçilerin örnekleri, ulusal anıtların korunması için bir devlet örgütünün kurulması ve Victor Hugo gibi yazarların eleştirileri, ortaçağ sanat ve mimarisinin sistematik bir şekilde incelenmesinin temelini oluşturmuştur.

Yirminci yüzyıla geldiğimizde, özellikle dünya savaşlarının şokundan sonra, önceki iki yaklaşımın modern bir sentezi ortaya çıktı. Tüm önemli tarihi aşamaları dikkate alan, kesinlikle muhafazakar bir yaklaşım oluştu. Hem tarihi hem de estetik, tarihsel dokuya uygunluk gibi özellikleri hesaba katan uygulamalar, belirli koşullar altında bir sanat eserinin yeniden bütünleştirilmesine olanak tanımıştır. Potansiyel bütünlüğünü korumuş sanat eserleri ile ilgili bir anlaşmazlık durumu ortaya çıktığında, ( özellikle de önemsiz eklemelerin olduğu durumlarda ) sanatsal değerlere öncelik verilmiştir. Aslında, mevcut uluslararası kılavuzların çoğu esasen bu temele dayalı olarak hazırlanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllarda kültürel mirasın korunması ve muhafazasına önem verilmiş, ulusal çabalara rehberlik etmek ve yardımcı olmak amacıyla uygulamalar geliştirilmiştir. Bu mirasın evrensel değeri, özgünlüğüne bağlıdır. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ne dahil edilmeye hak kazanmak için geçilmesi gereken özgünlük testi söz konusu olmuş ve bu özgünlük, çalışmaların da sonucunu belirleyen Venedik Şartı'nın temel ilkesini ve kılavuzunu oluşturmuştur.

Bu genel çerçeve içinde, sadece ‘’ Batı ‘’ dünyasında değil ‘’ Doğu ‘’ dünyasında da restorasyon konusunda olumsuz uygulamalara rastlanmış, rastlanmaya devam edilmektedir. İslam ülkelerinde bu konunun, bir taraftan ‘’ koruma ‘’ bir taraftan da ‘’ yıkım ‘’ kavramları arasında kaldığı görülüyor. Aslında İslam ülkelerindeki kent dokusunun kendine özgü farklı bir estetiği ,bana da bir hayli çekici gelen egzotik güzelliği göze çarpmaktadır. İslam'ın sosyal hayat ve ortak yaşama anlayışının mimari tasarıma ve fiziki dokuya yansıması çeşitli örneklerde karşımıza çıkmakta, bu anlayışın korunmasının önemi her an kendini göstermektedir. ( Mardin, Urfa, Diyarbakır mahalleleri gibi . )

Özellikle Sn. @dedo11 ‘in üzerinde durduğu bir konu var; Selefi-Vehhabi restorasyonu uygulamaları. Zaman zaman, türbe gibi çeşitli yapıların ‘’ Şirk ‘’ ya da ‘’ Bid’at ‘’ unsuru kabul edilerek restorasyonları bir tarafa, yıkılıp yok edildiklerine tanık oluyoruz. ( ‘’ Tevhid İnancı ‘’ konusu geniş bir konu. Bu konu dahilindeki değerlendirmelerin, doğru olarak ve saygı sınırları içerisinde yapılması taraftarıyım. Zira, doğru değerlendirmeli hiçbir dini yaklaşımın ‘’ yıkım ‘’ konusunu içermiş olamayacağı açıktır. Ancak , bu konu çalışma alanım dışında bulunuyor. ) Restorasyon çalışmalarını ( hatta yapıların ömürlerini ) etkileyen ‘’ Siyasi Nedenlerle Yıkımlar ‘’ ve ‘’ Kentsel Dönüşüm ‘’ gibi nedenleri de göz ardı bulundurmamak gerekir.

Bu çerçeve içinde ülkemizdeki uygulamalara kısaca bakalım. Ülkemizde bu konudaki uygulamalar, olumlu örneklerin olmasına rağmen, daha çok, eserin tarihi kimliğini bozmaya yönelik, yapılara yarar yerine zarar veren özellikler taşıdığı görülmektedir.

Tarihi eserlerin veya tescilli taşınmazların restorasyon süreçleri, yapıların ‘’ Anıtlar Kurulu ‘’ tarafından belirlenen derecesine (1., 2. veya 3. derece) göre farklılık gösterse de, pek çok olumsuz örnek göze çarpıyor. Şile Kalesi’nin gördüğü restorasyon sonrası , adeta ‘’ Sünger Bob ’’ a benzemesi, yapıyla alakası olmayan malzemede ( örneğin beton, plastik vs. ) yapılan eklemeler, hatta kültürel miras niteliğinde günümüze ulaşan bu tür yapılara modern tuvalet ya da görüntüyü tümüyle bozan kapı, pencere gibi ilaveler , neredeyse olumlu örnekleri görmemizde zorlanmamıza neden olmaktadır.

Renkli yorumlarını okumaktan keyif aldığım Sn. @dedo 11 , bu konuda gördüğü olumlu ve olumsuz örnekleri mesajında yazmış. Benim aklımdaki son örnek , rahmetli İlber Ortaylı’nın açıklama yaptığı bir konu. Ortaylı, Ayasofya'daki restorasyon çalışmalarında 40 tonluk vinç ve ağır iş makinelerinin kullanılması karşısında sinirlenmiş, "cahilin cüreti", ‘’ mimari bilgisizlik ‘’ sıfatlarıyla sert tepki göstermiş ve şöyle demişti ;

"Ayasofya bu yükü gerçekten kaldıramaz; mimariden hiç anlamıyorlar. O yapı çökerse dünya bunun faturasını Türklere çıkaracak "

Ne diyelim ? Her konuda olduğu gibi, bu konularda da ‘’ bilgi sahibi ‘’ kişi ve kurumların, iş başındaki organizasyonlarda yer almasında büyük yarar var.

Notlar :

1 ) Anılarımdan ve herhangi bir hatalı bilgi vermemek amacıyla, çeşitli haberlerden, internetteki açıklamalardan yararlandığım kaynaklarla yazmaya çalıştığım yazım, umarım tatmin edici olmuştur Sn. @dedo 11 . ( Yazımda ağırlıklı olarak restorasyon faaliyetlerini - yanlış uygulamaları da ele alarak –tarih sürecinde değerlendirmeye çalıştım. Özellikle siyasi motivasyonların söz konusu olduğu ‘’ tahribat ‘’ faaliyetlerine ‘’ dolaylı ‘’ değindim ! Bu durum biraz da, diyarımızda siyasi konulara girmek istemediğimden kaynaklandı. Zira bilindiği gibi , en başta diyarımızın - çok doğru bulduğum - kuralları buna engel. Ancak, emek – sermaye ilişkilerinin kabuk değiştirdiği ( dönüştüğü ) günümüz ‘’ tekno-kapitalizm ‘’ dünyasında, çok hızlı olarak yeni tip ‘’ ağababalar ‘’ın türediği, mimari restorasyon alanının da bu durumdan etkilenerek yeniden şekillendiği bir gerçek. )

2 ) Türkiye’de restorasyon konusunda yapılan olumsuz uygulamalar sadece içinde bulunduğumuz , son yıllarda söz konusu olmadı elbette. Bu konuda yapılan araştırmalara bir örnek Prof. Dr. Halit Çal’ın ‘’ TÜRKİYE'DE CUMHURİYET DEVRİ TAŞINMAZ ESKİ ESER TAHRİBATI VE SEBEPLERİ ‘’ adlı çalışması. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nden Halit Çal, 19. yy.’dan başlayarak 1940’lı, 1950’li, 1960’lı yılları sayılarla ele alan geniş bir panorama çizmiş. ( Notlarım arasında bulunan Çal’ın bu çalışmasını detaylı yorumlamak istemedim. Yorum okurların elbette. )

İlgilenenler için linki;



3 ) Restorasyon konusu bilindiği gibi hayli geniş bir konu. Yazımda ağırlıklı olarak , mimari alandaki eserler ( insanların yaşamlarını sürdürebileceği, etkileşimde bulunduğu eserler ) üzerinde durulmuştur. Resim, heykel gibi farklı sanat alanlarında , özellikle son yıllarda gittikçe gelişim gösteren teknoloji-yoğun restorasyon uygulamalarının kullanıldığı unutulmamalıdır. ( Örneğin Da Vinci eserlerinin restorasyonunda görülen, X-ışını, digital tarama teknikleri gibi. )

Saygılarımla,
 
Son düzenleme:

dedo11

Onursal Üye
8 Nis 2013
2,466
7,329


Sayın @eankara ;

Öncelikle verdiğin emeğe ve detaylandırdığın bilgiye (hayranlıkla) ve de anılarınla süslediğin (anı benim için yaşanmışlık-deneyim demektir.) anlatımına gerçekten de çok teşekkür ederim....

Benim değindiğim "Vahabi zihniyeti" hatta bazıları "Moğol işgalci zihniyeti"ni de kullanır. Ben bunları bir dahası olmayacak yapıları yok eden kültürü adlandırmak için kullandım. Yani belli kesimleri aşağılamak için kullanmıyorum...
Düşünün Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı Hz. Muhammed'in mezarı olmayacaktı bu zihniyet yüzünden...
Benim bir ülkücü çocukluk arkadaşım İsmet (Ülküm'ün başkanlığını da yaptı) Kocatepe Cami'nin sol tarafındaki cami ile ilgisi olmayan bir alandaki saat kulesini "Allahın evi olan cami ve minareden yüksek yapı yapmak günahtır!!!!!" diye eleştirince Ben ; "Sen kabedeki gökdelenlere ne diyeceksin çok merak ediyorum İsmet " (lütfen oradaki bir fotoğraf varsa siz de bakınız. Bunu nereye sığdıracaksınız. İnanın bunu hiçbir şeye sığdıramıyorum) ....

Amacım siyaset yapmak için siyaset yapmak değil. Böyle de hiçbir zaman olmadı. Olamaz da. Ancak yapılan yanlış ise yanlış , doğru ise doğru demek tarihin doğru yerinde duranlar için zorunlu bir tutum...Birileri bu sözcüklerden hoşlanmayabilir ama söyleyeceğim "Bana güvenin bu yanlışı şu anki yapanları eleştirmekle sınırlı değilim. Kim yaparsa yapsın (geçmişte ve ileride) hatta deyim yerindeyse "babam bile olsa-yapsa" aynı tavrı-tutumu alırım"

Beni yakından tanıyanlar TKİ Afşin Elbistan Başkanlığında (Enerji Bakanı Baykaldı) , Keçiören Belediyesinde (ki SHP , MHP döneminde) , Mamak Belediyesinde (CHP , Refah Partisi döneminde) de mücadelenin en şiddetli ve şereflisini verdim , işten atıldım , suçlandım , sicilim bozuldu , yargılandım , başkan yardımcıları tarafından , korumalar tarafından , gayri kanuni A takımı tarafından şiddete maruz kaldım , fiziki hatta silahlı saldırılara uğradım ; hiç ama hiç mücadelemden vazgeçmedim.

Yani doğru tarafta durmak siyaset se evet yapıyorum. Ama olumsuz anlamda hiç te siyaset yapmam , yapamam...

Şimdi Akbelen'de yapılanlara da karşıyım CHP'li belediyenin Datça'daki sitalanlarındaki , koruluk alanlarındaki yaptıklarına da sonuna karşı mücadele verdiğimi Datça'lılar bilir...
Kötü anlamda "siyaset yapmak" la damgalayanlar zannedenler aslında şimdiki uygulamaların ucu kendilerine dayandığı için suçluyor. Yaşarsak görürüz başkalarının döneminde de biz buradayız... Onlar susarken yine biz doğruları savunacağız. Yanlış , hukuksuz , doğru olmayanı yapan babam olsa tavrım değişmez... Tarihin doğru yerinde duran herkesin de böyle olduğunu biliyorum...


Sevgili @eankara dilerim bu kadar çok emek verdiğin bu yararlı incelemeni (linkler düzelirse) ilgili (senden dilekte bulunduğum) sayfaya da kopyalarsın. Çünkü bu değerlendirmen asıl yerinde de daha değerini bulur....

***Not : Bir kaç gün siteye giremedim (diğer arkadaşlar gibi) yaaaaaa..... Neymiş.... Bu site yaşamımızda ne kadar önemliymiş değil mi , onsuz ne kadar eksikmişiz , bizim için önemli olan , değerli olan (her anlamda) her şeyi kaybetmeden de baştacı edelim...... Tüm sevdiklerinizin (maddi-manevi) değerini bilin dostlar...



 
Üst