Selamlar Dostlar,
Yayınevlerinin ilgisini çekmeyen ve kişisel arşivimde kalan Solomon Kane öykülerinden birini daha beğeninize sunarım. Bizim paylaşımlarımız can-ı gönülden; hiçbir şartımız vesairemiz yok. Güzeli de bizim, kusuru da... Belki çizgileri hayal etmek gerekecek ama forum üyeleri olarak hep birlikte seslendirdiğimiz ve Türkiye'de çizgi romanın asırlık yakasını uyumla bir araya getiren senfonik türkünün mütevazı bir parçası olmasını dilerim sadece...
Sürç-i lisan affola...
KEMİKLERİN TAKIRTISI
Rattle of Bones
“Hancı hey!” Bağırış, bulanık sessizliği böldü ve kara ormanda uğursuz aksisedalarla yankılandı.
“Bu yerin ürkütücü bir görünümü var gibime geliyor.”
Orman tavernasının önünde iki adam duruyordu. Bina alçak, uzun ve derme çatmaydı, kalın kütüklerden inşa edilmişti. Ufak pencereleri kalın parmaklıklıydı ve kapı kapalıydı. Kapının üstünde uğursuz tabelası hafifçe görünüyordu – çatlak bir kurukafa.
Bu kapı yavaşça açıldı ve sakallı bir yüz dışarı baktı. Yüzün sahibi geri çekildi ve misafirlerine girmelerini – isteksiz gibi görünen bir hareketle – işaret etti. Bir masada bir kandil parlıyor, şöminede bir ateş için için yanıyordu.
“İsimleriniz?”
“Solomon Kane,” dedi daha uzun adam kısaca.
“Gaston l’Armon,” öbürü sertçe konuştu. “Ama sana ne ki bundan?”
“Kara Orman’da yabancılar az,” diye homurdandı ev sahibi, “haydut çoktur. Şuradaki masaya oturun da yemek getireyim.”
İki adam uzaklardan gelmiş adamların tavırlarıyla oturdu. Biri uzun boylu cılız bir adamdı, ürkütücü suratının koyu solgunluğunu belirginleştiren tüysüz bir şapka ve kasvetli siyah giysilere bürünmüştü. Öbürü tamamen farklı bir tipti, yolculuk yüzünden şıklığı biraz lekelense de dantel ve tüylerle süslenmişti. Çarpıcı bir şekilde yakışıklıydı ve huzursuz gözleri bir an durmadan bir yandan öbür yana dönüyordu.
Ev sahibi, kaba keresteden masaya yiyecek ve içecek getirdi, sonra da kasvetli bir heykel gibi gölgelere geri çekildi. Belirsizliğin içine doğru uzaklaştığı şu anda sıçrayıp titreşen ateşin ışığında kıpkızıl beliren yüz hatları neredeyse hayvanca görünen sıklıkta bir sakalla gizlenmişti. Bu sakalın üstünde büyük bir burun kavisleniyor, iki ufak kırmızı göz, kırpılmaksızın misafirlerine bakıyordu.
"Kimsin sen?” dedi aniden daha genç olan adam.
“Ben Çatlak Kurukafa Hanı’nın sahibiyim,” somurtkan şekilde yanıtladı öbürü. Ses tonu daha fazla soru için sorana bir meydan okumaya benziyordu.
“Çok misafirin oluyor mu?” l’Armon devam etti.
“Çok az kişi iki kez gelir,” hancı homurdandı.
Kane irkildi sanki hancının sözlerinde gizli bir anlam arıyormuş gibi doğrudan o küçük kırmızı gözlerin içine baktı. Parlak gözler irileşmiş gibi göründü, sonra İngiliz’in soğuk bakışı önünde aniden indiler.
“Ben yatmak istiyorum,” dedi Kane aniden yemeğini tamamlayınca. “Yola günışığında devam edeceğim.”
“Ben de,” dedi Fransız. “Hancı, bize odalarımızı göster.”
İkili sessiz hancıyı uzun, karanlık bir koridorda takip ederken, duvarların üstünde kara gölgeler dalgalandı. Kılavuzlarının taşıdığı, arkasına uzun, zalim bir gölge düşüren ufak mumun ışığında tıknaz, enli bedeni büyümüş ve genişliyor gibiydi.
Bir kapıda durdu ve orada uyuyacaklarını işaret etti. Girdiler, hancı taşıdığıyla bir mum yaktı, sonra geldiği yoldan sallanarak geri döndü.
Odanın içinde iki adam birbirlerine baktı. Odadaki mobilyalar sadece bir çift ranza, bir iki sandalye ve büyük bir masadan ibaretti.
“Kapıyı kilitlemenin bir yolu var mı bakalım,” dedi Kane. “Ev sahibimizin görünüşü hoşuma gitmiyor.”
Kapıların ve pervazın üstünde bir sürgü için yuvalar var,” dedi Gaston, “Ama sürgü yok.”
“Masayı parçalayıp, parçalarını sürgü olarak kullanabiliriz,” dedi düşünceli bir şekilde Kane.
“Mon Dieu,” dedi l’Armon, “çekingensiniz m’sieu.”
Kane kaş çattı. “Uykumda öldürülmek istemem,” diye cevapladı kabaca.
“Dinim aşkına!” Fransız güldü. “Tesadüfen karşılaştık -günbatımından bir saat önce orman yolunda size rastlamama dek birbirimizi hiç görmemiştik.”
“Ben sizi daha önce bir yerlerde görmüştüm,” cevabını verdi Kane, “ancak nerde olduğunu hatırlayamıyorum. Öbürüne gelince, bana bir haydut olduğunu gösterene dek herkesi dürüst bir adam sayarım; dahası benim uykum hafiftir ve elimde bir tabancayla uyurum.”
Fransız yeniden güldü.
“Ben de Mösyö’nün bir yabancıyla aynı odada uyumaya kendini nasıl ikna ettiğini merak ediyordum! Ha! Ha! Tamam mösyö İngiliz, hadi gidelim de diğer odalardan bir sürgü alalım.”
Mumu yanlarına alıp koridora girdiler. Mutlak bir sessizlik hüküm sürüyor, ufak mum zifiri karanlıkta kıpkızıl, kötü şekilde parıldıyordu.
“Ev sahibimizin ne misafirleri, ne hizmetçileri var,” diye mırıldandı Solomon Kane. “Tuhaf bir han. “Adı neydi yahu? Bu Almanca sözcükler bana kolay gelmiyor – Çatlak Kurukafa mı? Dinim adına, kanlı bir isim bu.”
Yandaki odaları denediler ama arayışları bir sürgüyle ödüllendirilmedi. Nihayet koridorun ucundaki son odaya ulaştılar. İçeri girdiler. Bu oda da diğerleri gibi dayanıp döşenmişti ama kapısı ufak, parmaklıklı bir açıklıkla donatılmıştı ve dışarıdan kapı pervazına bir ucundan sabitlenmiş kalın bir sürgüyle kilitlenmişti. Sürgüyü kaldırıp içeri baktılar.
“Dışarıda bir pencere olması gerekirdi ama yok,” diye mırıldandı Kane. “Bak!”
Zemin koyu şekilde lekelenmişti, duvarlar ve tek ranza yer yer kesilmiş, büyük kıymıklar koparılmıştı.
“Burada adamlar ölmüş,” dedi Kane kasvetle. Şuradaki duvara sabitlenmiş bir sürgü değil mi?
“Evet ama sıkıca kapatılmış,” dedi Fransız sürgüyü çekerek. “Bu–”
Duvarın bir bölümü geriye doğru savruldu ve Gaston çabuk bir nida koyuverdi. Ufak, gizli bir kapı ortaya çıkmıştı ve iki adam yerde yatan korkunç şeyin üstüne eğildi.
“Bir insan iskeleti!” dedi Gaston. “Hem baksana, bacağının kemiği nasıl da yere zincirlenmiş! Buraya hapsedilmiş ve ölmüş.”
“Hayır,” dedi Kane, “Kafatası yarılmış – bence ev sahibimin cehennemi meyhanesinin ismi için zalim bir nedeni vardı. Bu adam da bizim gibi iblisin ellerine düşen bir gezgindi şüphesiz.”
“Muhtemelen,” dedi Gaston kayıtsızca; boş boş büyük demir halkayı iskeletin bacak kemiklerinden çıkarmaya çalışmakla meşguldü. Bunu başaramayınca kılıcına asıldı ve kayda değer bir güç gösterisiyle bacaktaki halkayı kütük zemine derinlemesine çakılmış bir halkayla birleştiren zinciri kesti.
“Niye bir iskeleti zemine zincirlesin ki?” dedi dalgın dalgın Fransız. “Monbleu! İyi bir zinciri israf etmek bu. Şimdi Mösyö,” alaycı şekilde beyaz kemik yığınına hitap ediyordu, “sizi kurtardım ve istediğiniz yere gidebilirsiniz!”
“Yeter!” Kane’in sesi derindi. “Ölülerle alay etmek bir şeye yaramaz.”
“Ölüler kendini savunmalı,” diye güldü l’Armon. “Cesedimin kırk kulaçlık okyanustan tırmanması gerekse bile, bir şekilde beni öldüren adamı öldüreceğim.”
Kane, dış kapıya doğru döndü, arkasındaki gizli odanın kapısını kapattı. Bu şeytanlık ve cadılık kokan konuşmadan hoşlanmamıştı; kabahatini yüzüne vurmak için hancıyla karşılaşmak için acele ediyordu.
Sırtını Fransız’a dönerken, boynunda soğuk çeliğin temasını hissetti ve beyin köküne iyice bastırılan bir tabancanın namlusunu tanıdı.
“Kıpırdamayın mösyö!” Ses alçak ve ipeksiydi. “Kıpırdamayın, yoksa kıt beyninizi odanın her tarafına saçarım.”
İçinden köpüren Püriten elleri havada dururken, l’Armon tabancaları ve kılıcını kınlarından çıkarıp aldı.
“Artık dönebilirsiniz,” dedi Gaston geri çekilerek.
Kane, sert bir gözü, şimdi başı açık, şapkası elinde, öbür elinde uzun tabancasını tutarak duran şık adama çevirdi.
“Kasap Gaston!” dedi İngiliz kasvetle, “Bir Fransız’a güvenmem aptallıktı! Çok uzaklardasın katil! Seni şimdi, o lanet büyük şapkayı çıkarınca hatırladım – seneler evvel Calais’de görmüştüm seni.”
“Evet – ve bir daha asla görmeyeceksiniz. O da neydi?”
“Fareler şu iskeleti araştırıyor,” dedi Kane; haydudu bir şahin gibi izliyor, o kara silahın namlısının tek bir hafif bocalamasını bekliyordu. “Ses kemik takırtısıydı.”
“Kuvvetle muhtemel,” diye cevapladı öbürü. “Şimdi, Mösyö Kane, üstünüzde hatırı sayılır miktarda para taşıdığınızı biliyorum. Siz uyuyana kadar beklemeyi ve sonra öldürmeyi düşünmüştüm ama fırsat kapıya geldi, ben de değerlendirdim. Kolay kanıyorsunuz.”
“Ekmeğimi paylaştığım bir adamdan korkmam gerektiği hiç aklıma gelmemişti,” dedi Kane sesinde derin bir öfke titreşimi yankılanırken.
Haydut alaycı şekilde güldü. Dış kapıya doğru yavaşça çekilirken, gözleri kısıldı. Kane’in gözleri gayrı ihtiyari gerildi; kendini bir ölüm sıçrayışına hazırlayan dev bir kurt gibi topladı, ancak Gaston’un eli kaya gibiydi ve tabanca hiç titremiyordu.
“Ateş edildikten sonra ölüm hamlemiz filan olmayacak,” dedi Gaston. “Kıpırdamayın mösyö; ölmek üzere adamlar tarafından öldürülen adamlar görmüşlüğüm var ve aramızda bu ihtimali ortadan kaldıracak kadar mesafe olsun isterim. Dinim adına – ben ateş edeceğim, siz kükreyecek ve saldıracaksınız ama çıplak ellerinizle bana ulaşamadan önce can vereceksiniz. Ev sahibimin de gizli oyuğunda başka bir iskeleti olacak. Yani onu şahsen öldürmezsem. Aptal beni tanımıyor, ben de onu, dahası –”
Fransız o anda namlu boyunca bakarak eşikte duruyordu. Duvardaki bir nişe koşulu olan mum, eşiğin ötesine uzanmayan tuhaf, titrek bir ışık yayıyordu. Ve ölüm aniliğiyle Gaston’un arkasındaki karanlıktan geniş, bulanık bir siluet doğruldu ve ışıl ışıl bir bıçak hızla indi. Fransız, yarık kafatasından beyni dökülerek, boğazlanmış bir öküz gibi dizlerinin üstüne düştü. Üstünde, hala haydudu öldürdüğü kancayı tutan hancının figürü, vahşi, korkunç bir manzara halinde yükseliyordu.
“Ho! ho!” diye kükredi. “Geri çekil!”
Kane, Gaston düşerken ileri atılmıştı ama hancı sol elinde tuttuğu uzun tabancayı tam yüzüne uzatıyordu.
“Geriye!” diye tekrarladı kaplanlara özgü bir kükremeyle, Kane, tehditkar silah ve kızıl gözlerdeki delilikten geriye çekildi.
İngiliz, Fransız’ın ortaya koyduğundan daha derin, daha korkunç bir tehdit algılayınca teni ürpererek sessiz kaldı. Şu anda neşesiz kahkahası yeniden gümlerken, bir tür büyük orman hayvanı gibi ileri geri sallanan bu adamda insanlık dışı bir şey vardı.
“Kasap Gaston!” diye bağırdı ayağının dibindeki cesedi tekmeleyerek. “Ho! Ho! Benim güzel haydudum artık avlanmayacak! Kara Orman’da dolaşan bu aptalı duymuştum – altın istiyordu ve ölüm buldu! Şimdi altının benim olacak ve altından fazlası – intikam!”
“Senin düşmanın değilim ki ben,” dedi Kane sakince.
“Herkes benim düşmanım! Bak – bileklerimdeki izlere! Gör – ayak bileklerimdeki izleri! Sırtımın derinliklerinde de- kırbacın öpücüğü! Beynimin derinliklerinde de asla işlemediğim bir suçun cezası olarak yattığım soğuk, sessiz hücrelerde geçen yılların yaraları!” Ses iğrenç, grotesk bir hıçkırık halinde çatladı.
Kane cevap vermedi. Bu, korkunç Kıta zindanlarının dehşetleri arasında beyninin parçalandığını gördüğü ilk adam değildi.
“Ama kaçtım!” çığlık muzaffer şekilde yükseldi. “burada da tüm insanlara karşı savaş veriyorum…Neydi o?”
O çirkin gözlerde bir korku parıltısı mı görmüştü Kane?
“Büyücüm kemiklerini takırdatıyor!” diye fısıldadı hancı, sonra vahşice güldü. “Ölürken, kemiklerinin bile benim için bir ölüm ağı öreceğine yemin etti. Cesedini zemine zincirledim, şimdi de gecenin derinliklerinde çıplak iskeletinin kurtulmaya çalışırken çınlayıp takırdadığını duyuyorum ve gülüyorum, gülüyorum! Ho! Ho! Ben uyurken nasıl da kalkıp ihtiyar Kral Ölüm gibi bu karanlık koridorlarda beni öldürmek için kol gezmeye can atıyor!”
Delirmiş gözler ansızın korkunç şekilde parladı. “O gizli odadaydınız, sen ve şu ölü aptal! Sizinle konuştu mu?
Kane, direnmesine rağmen ürperdi. Bu delilik miydi yoksa gerçekten sanki iskelet hafifçe kıpırdamış gibi hafif bir kemik takırtısı mı duymuştu. Kane omuzlarını silkti; fareler tozlu kemikleri bile çekiştirirler.
Hancı yeniden gülüyordu. İngiliz’i sürekli güvende tutarak Kane’in etrafından dolandı, serbest eliyle kapıyı açtı. İçerisi tamamen karanlıktı, öyle ki Kane, yerdeki kemiklerin ışıltısını bile göremiyordu.
“Tüm insanlar düşmanımdır!” diye mırıldandı hancı, deliliğin tutarsız tavrıyla. “Niye birini bağışlayacakmışım? Karlsruhe’in iğrenç zindanlarında – hem de hiç kanıtlanmamış bir amel için – senelerce yatarken kimse bana yardım için elini oynattı mı? O zaman beynime bir şey oldu. Bir kurda – kurtulduğumda kaçtığım Kara Orman’daki kurtların kardeşine dönüştüm.
“Kardeşlerim, hanımda yatan herkesle şölen çekti – şimdi kemiklerini çınlatan şu Rus büyücü dışında herkesle. Dünyaya gece çöktüğünde kara gölgelerin arasından sinsice gelmesin ve beni öldürmesin diye – çünkü kim öldürebilir ölüleri? – kemiklerini sıyırıp onu zincirledim. Büyüsü onu benden kurtaracak güçte değildi ama ölü bir büyücünün yaşayan bir büyücüden daha kötü olduğunu herkes bilir. Kıpırdama İngiliz! Kemiklerini bu gizli odada onun yanında bırakacağım ki–”
Manyak, kısmen gizli odanın eşiğinde duruyordu, şu anda silahı hala Kane’i tehdit ediyordu. Aniden arkasına doğru devrildi ve karanlıkta kayboldu; aynı anda da dış koridordan başıboş bir rüzgar esti ve kapıyı arkasından çarparak kapattı. Duvardaki mum titreyerek söndü. Kane’in arayan elleri, zemini tararken bir tabanca buldu ve manyağın kaybolduğu kapıya bakarak doğruldu. Kanı donarak zifiri karanlıkta durdu, aynı anda gizli odadan etsiz kemiklerin kuru, korkunç takırtısına karışan korkunç, boğuk bir çığlık geldi. Sonra sessizlik çöktü.
Kane, çakmaktaşı ve çelik buldu ve mumu yaktı. Sonra bunu bir elinde, tabancayı öbüründe tutarak gizli kapıyı açtı.
“Yüce Tanrım!” diye mırıldandı bedeninde soğuk bir ter oluşurken. “Bu şey tüm mantığın ötesinde, yine de kendi gözlerimle görüyorum bunu! Burada iki yemin tutuldu, çünkü Kasap Gaston ölümde bile onu öldürenden öç alacağına yemin etti ve şuradaki etsiz canavarı serbest bırakan da onun eli oldu. Ve o–”
Çatlak Kafatası hanının sahibi gizli odanın zemininde cansız yatıyordu, hayvani suratı dehşetengiz korku çizgileriyle kaplıydı, büyücünün iskeletinin parmak kemikleri ise kırık boynunun derinliklerine gömülmüştü.
Yayınevlerinin ilgisini çekmeyen ve kişisel arşivimde kalan Solomon Kane öykülerinden birini daha beğeninize sunarım. Bizim paylaşımlarımız can-ı gönülden; hiçbir şartımız vesairemiz yok. Güzeli de bizim, kusuru da... Belki çizgileri hayal etmek gerekecek ama forum üyeleri olarak hep birlikte seslendirdiğimiz ve Türkiye'de çizgi romanın asırlık yakasını uyumla bir araya getiren senfonik türkünün mütevazı bir parçası olmasını dilerim sadece...
Sürç-i lisan affola...
KEMİKLERİN TAKIRTISI
Rattle of Bones
“Hancı hey!” Bağırış, bulanık sessizliği böldü ve kara ormanda uğursuz aksisedalarla yankılandı.
“Bu yerin ürkütücü bir görünümü var gibime geliyor.”
Orman tavernasının önünde iki adam duruyordu. Bina alçak, uzun ve derme çatmaydı, kalın kütüklerden inşa edilmişti. Ufak pencereleri kalın parmaklıklıydı ve kapı kapalıydı. Kapının üstünde uğursuz tabelası hafifçe görünüyordu – çatlak bir kurukafa.
Bu kapı yavaşça açıldı ve sakallı bir yüz dışarı baktı. Yüzün sahibi geri çekildi ve misafirlerine girmelerini – isteksiz gibi görünen bir hareketle – işaret etti. Bir masada bir kandil parlıyor, şöminede bir ateş için için yanıyordu.
“İsimleriniz?”
“Solomon Kane,” dedi daha uzun adam kısaca.
“Gaston l’Armon,” öbürü sertçe konuştu. “Ama sana ne ki bundan?”
“Kara Orman’da yabancılar az,” diye homurdandı ev sahibi, “haydut çoktur. Şuradaki masaya oturun da yemek getireyim.”
İki adam uzaklardan gelmiş adamların tavırlarıyla oturdu. Biri uzun boylu cılız bir adamdı, ürkütücü suratının koyu solgunluğunu belirginleştiren tüysüz bir şapka ve kasvetli siyah giysilere bürünmüştü. Öbürü tamamen farklı bir tipti, yolculuk yüzünden şıklığı biraz lekelense de dantel ve tüylerle süslenmişti. Çarpıcı bir şekilde yakışıklıydı ve huzursuz gözleri bir an durmadan bir yandan öbür yana dönüyordu.
Ev sahibi, kaba keresteden masaya yiyecek ve içecek getirdi, sonra da kasvetli bir heykel gibi gölgelere geri çekildi. Belirsizliğin içine doğru uzaklaştığı şu anda sıçrayıp titreşen ateşin ışığında kıpkızıl beliren yüz hatları neredeyse hayvanca görünen sıklıkta bir sakalla gizlenmişti. Bu sakalın üstünde büyük bir burun kavisleniyor, iki ufak kırmızı göz, kırpılmaksızın misafirlerine bakıyordu.
"Kimsin sen?” dedi aniden daha genç olan adam.
“Ben Çatlak Kurukafa Hanı’nın sahibiyim,” somurtkan şekilde yanıtladı öbürü. Ses tonu daha fazla soru için sorana bir meydan okumaya benziyordu.
“Çok misafirin oluyor mu?” l’Armon devam etti.
“Çok az kişi iki kez gelir,” hancı homurdandı.
Kane irkildi sanki hancının sözlerinde gizli bir anlam arıyormuş gibi doğrudan o küçük kırmızı gözlerin içine baktı. Parlak gözler irileşmiş gibi göründü, sonra İngiliz’in soğuk bakışı önünde aniden indiler.
“Ben yatmak istiyorum,” dedi Kane aniden yemeğini tamamlayınca. “Yola günışığında devam edeceğim.”
“Ben de,” dedi Fransız. “Hancı, bize odalarımızı göster.”
İkili sessiz hancıyı uzun, karanlık bir koridorda takip ederken, duvarların üstünde kara gölgeler dalgalandı. Kılavuzlarının taşıdığı, arkasına uzun, zalim bir gölge düşüren ufak mumun ışığında tıknaz, enli bedeni büyümüş ve genişliyor gibiydi.
Bir kapıda durdu ve orada uyuyacaklarını işaret etti. Girdiler, hancı taşıdığıyla bir mum yaktı, sonra geldiği yoldan sallanarak geri döndü.
Odanın içinde iki adam birbirlerine baktı. Odadaki mobilyalar sadece bir çift ranza, bir iki sandalye ve büyük bir masadan ibaretti.
“Kapıyı kilitlemenin bir yolu var mı bakalım,” dedi Kane. “Ev sahibimizin görünüşü hoşuma gitmiyor.”
Kapıların ve pervazın üstünde bir sürgü için yuvalar var,” dedi Gaston, “Ama sürgü yok.”
“Masayı parçalayıp, parçalarını sürgü olarak kullanabiliriz,” dedi düşünceli bir şekilde Kane.
“Mon Dieu,” dedi l’Armon, “çekingensiniz m’sieu.”
Kane kaş çattı. “Uykumda öldürülmek istemem,” diye cevapladı kabaca.
“Dinim aşkına!” Fransız güldü. “Tesadüfen karşılaştık -günbatımından bir saat önce orman yolunda size rastlamama dek birbirimizi hiç görmemiştik.”
“Ben sizi daha önce bir yerlerde görmüştüm,” cevabını verdi Kane, “ancak nerde olduğunu hatırlayamıyorum. Öbürüne gelince, bana bir haydut olduğunu gösterene dek herkesi dürüst bir adam sayarım; dahası benim uykum hafiftir ve elimde bir tabancayla uyurum.”
Fransız yeniden güldü.
“Ben de Mösyö’nün bir yabancıyla aynı odada uyumaya kendini nasıl ikna ettiğini merak ediyordum! Ha! Ha! Tamam mösyö İngiliz, hadi gidelim de diğer odalardan bir sürgü alalım.”
Mumu yanlarına alıp koridora girdiler. Mutlak bir sessizlik hüküm sürüyor, ufak mum zifiri karanlıkta kıpkızıl, kötü şekilde parıldıyordu.
“Ev sahibimizin ne misafirleri, ne hizmetçileri var,” diye mırıldandı Solomon Kane. “Tuhaf bir han. “Adı neydi yahu? Bu Almanca sözcükler bana kolay gelmiyor – Çatlak Kurukafa mı? Dinim adına, kanlı bir isim bu.”
Yandaki odaları denediler ama arayışları bir sürgüyle ödüllendirilmedi. Nihayet koridorun ucundaki son odaya ulaştılar. İçeri girdiler. Bu oda da diğerleri gibi dayanıp döşenmişti ama kapısı ufak, parmaklıklı bir açıklıkla donatılmıştı ve dışarıdan kapı pervazına bir ucundan sabitlenmiş kalın bir sürgüyle kilitlenmişti. Sürgüyü kaldırıp içeri baktılar.
“Dışarıda bir pencere olması gerekirdi ama yok,” diye mırıldandı Kane. “Bak!”
Zemin koyu şekilde lekelenmişti, duvarlar ve tek ranza yer yer kesilmiş, büyük kıymıklar koparılmıştı.
“Burada adamlar ölmüş,” dedi Kane kasvetle. Şuradaki duvara sabitlenmiş bir sürgü değil mi?
“Evet ama sıkıca kapatılmış,” dedi Fransız sürgüyü çekerek. “Bu–”
Duvarın bir bölümü geriye doğru savruldu ve Gaston çabuk bir nida koyuverdi. Ufak, gizli bir kapı ortaya çıkmıştı ve iki adam yerde yatan korkunç şeyin üstüne eğildi.
“Bir insan iskeleti!” dedi Gaston. “Hem baksana, bacağının kemiği nasıl da yere zincirlenmiş! Buraya hapsedilmiş ve ölmüş.”
“Hayır,” dedi Kane, “Kafatası yarılmış – bence ev sahibimin cehennemi meyhanesinin ismi için zalim bir nedeni vardı. Bu adam da bizim gibi iblisin ellerine düşen bir gezgindi şüphesiz.”
“Muhtemelen,” dedi Gaston kayıtsızca; boş boş büyük demir halkayı iskeletin bacak kemiklerinden çıkarmaya çalışmakla meşguldü. Bunu başaramayınca kılıcına asıldı ve kayda değer bir güç gösterisiyle bacaktaki halkayı kütük zemine derinlemesine çakılmış bir halkayla birleştiren zinciri kesti.
“Niye bir iskeleti zemine zincirlesin ki?” dedi dalgın dalgın Fransız. “Monbleu! İyi bir zinciri israf etmek bu. Şimdi Mösyö,” alaycı şekilde beyaz kemik yığınına hitap ediyordu, “sizi kurtardım ve istediğiniz yere gidebilirsiniz!”
“Yeter!” Kane’in sesi derindi. “Ölülerle alay etmek bir şeye yaramaz.”
“Ölüler kendini savunmalı,” diye güldü l’Armon. “Cesedimin kırk kulaçlık okyanustan tırmanması gerekse bile, bir şekilde beni öldüren adamı öldüreceğim.”
Kane, dış kapıya doğru döndü, arkasındaki gizli odanın kapısını kapattı. Bu şeytanlık ve cadılık kokan konuşmadan hoşlanmamıştı; kabahatini yüzüne vurmak için hancıyla karşılaşmak için acele ediyordu.
Sırtını Fransız’a dönerken, boynunda soğuk çeliğin temasını hissetti ve beyin köküne iyice bastırılan bir tabancanın namlusunu tanıdı.
“Kıpırdamayın mösyö!” Ses alçak ve ipeksiydi. “Kıpırdamayın, yoksa kıt beyninizi odanın her tarafına saçarım.”
İçinden köpüren Püriten elleri havada dururken, l’Armon tabancaları ve kılıcını kınlarından çıkarıp aldı.
“Artık dönebilirsiniz,” dedi Gaston geri çekilerek.
Kane, sert bir gözü, şimdi başı açık, şapkası elinde, öbür elinde uzun tabancasını tutarak duran şık adama çevirdi.
“Kasap Gaston!” dedi İngiliz kasvetle, “Bir Fransız’a güvenmem aptallıktı! Çok uzaklardasın katil! Seni şimdi, o lanet büyük şapkayı çıkarınca hatırladım – seneler evvel Calais’de görmüştüm seni.”
“Evet – ve bir daha asla görmeyeceksiniz. O da neydi?”
“Fareler şu iskeleti araştırıyor,” dedi Kane; haydudu bir şahin gibi izliyor, o kara silahın namlısının tek bir hafif bocalamasını bekliyordu. “Ses kemik takırtısıydı.”
“Kuvvetle muhtemel,” diye cevapladı öbürü. “Şimdi, Mösyö Kane, üstünüzde hatırı sayılır miktarda para taşıdığınızı biliyorum. Siz uyuyana kadar beklemeyi ve sonra öldürmeyi düşünmüştüm ama fırsat kapıya geldi, ben de değerlendirdim. Kolay kanıyorsunuz.”
“Ekmeğimi paylaştığım bir adamdan korkmam gerektiği hiç aklıma gelmemişti,” dedi Kane sesinde derin bir öfke titreşimi yankılanırken.
Haydut alaycı şekilde güldü. Dış kapıya doğru yavaşça çekilirken, gözleri kısıldı. Kane’in gözleri gayrı ihtiyari gerildi; kendini bir ölüm sıçrayışına hazırlayan dev bir kurt gibi topladı, ancak Gaston’un eli kaya gibiydi ve tabanca hiç titremiyordu.
“Ateş edildikten sonra ölüm hamlemiz filan olmayacak,” dedi Gaston. “Kıpırdamayın mösyö; ölmek üzere adamlar tarafından öldürülen adamlar görmüşlüğüm var ve aramızda bu ihtimali ortadan kaldıracak kadar mesafe olsun isterim. Dinim adına – ben ateş edeceğim, siz kükreyecek ve saldıracaksınız ama çıplak ellerinizle bana ulaşamadan önce can vereceksiniz. Ev sahibimin de gizli oyuğunda başka bir iskeleti olacak. Yani onu şahsen öldürmezsem. Aptal beni tanımıyor, ben de onu, dahası –”
Fransız o anda namlu boyunca bakarak eşikte duruyordu. Duvardaki bir nişe koşulu olan mum, eşiğin ötesine uzanmayan tuhaf, titrek bir ışık yayıyordu. Ve ölüm aniliğiyle Gaston’un arkasındaki karanlıktan geniş, bulanık bir siluet doğruldu ve ışıl ışıl bir bıçak hızla indi. Fransız, yarık kafatasından beyni dökülerek, boğazlanmış bir öküz gibi dizlerinin üstüne düştü. Üstünde, hala haydudu öldürdüğü kancayı tutan hancının figürü, vahşi, korkunç bir manzara halinde yükseliyordu.
“Ho! ho!” diye kükredi. “Geri çekil!”
Kane, Gaston düşerken ileri atılmıştı ama hancı sol elinde tuttuğu uzun tabancayı tam yüzüne uzatıyordu.
“Geriye!” diye tekrarladı kaplanlara özgü bir kükremeyle, Kane, tehditkar silah ve kızıl gözlerdeki delilikten geriye çekildi.
İngiliz, Fransız’ın ortaya koyduğundan daha derin, daha korkunç bir tehdit algılayınca teni ürpererek sessiz kaldı. Şu anda neşesiz kahkahası yeniden gümlerken, bir tür büyük orman hayvanı gibi ileri geri sallanan bu adamda insanlık dışı bir şey vardı.
“Kasap Gaston!” diye bağırdı ayağının dibindeki cesedi tekmeleyerek. “Ho! Ho! Benim güzel haydudum artık avlanmayacak! Kara Orman’da dolaşan bu aptalı duymuştum – altın istiyordu ve ölüm buldu! Şimdi altının benim olacak ve altından fazlası – intikam!”
“Senin düşmanın değilim ki ben,” dedi Kane sakince.
“Herkes benim düşmanım! Bak – bileklerimdeki izlere! Gör – ayak bileklerimdeki izleri! Sırtımın derinliklerinde de- kırbacın öpücüğü! Beynimin derinliklerinde de asla işlemediğim bir suçun cezası olarak yattığım soğuk, sessiz hücrelerde geçen yılların yaraları!” Ses iğrenç, grotesk bir hıçkırık halinde çatladı.
Kane cevap vermedi. Bu, korkunç Kıta zindanlarının dehşetleri arasında beyninin parçalandığını gördüğü ilk adam değildi.
“Ama kaçtım!” çığlık muzaffer şekilde yükseldi. “burada da tüm insanlara karşı savaş veriyorum…Neydi o?”
O çirkin gözlerde bir korku parıltısı mı görmüştü Kane?
“Büyücüm kemiklerini takırdatıyor!” diye fısıldadı hancı, sonra vahşice güldü. “Ölürken, kemiklerinin bile benim için bir ölüm ağı öreceğine yemin etti. Cesedini zemine zincirledim, şimdi de gecenin derinliklerinde çıplak iskeletinin kurtulmaya çalışırken çınlayıp takırdadığını duyuyorum ve gülüyorum, gülüyorum! Ho! Ho! Ben uyurken nasıl da kalkıp ihtiyar Kral Ölüm gibi bu karanlık koridorlarda beni öldürmek için kol gezmeye can atıyor!”
Delirmiş gözler ansızın korkunç şekilde parladı. “O gizli odadaydınız, sen ve şu ölü aptal! Sizinle konuştu mu?
Kane, direnmesine rağmen ürperdi. Bu delilik miydi yoksa gerçekten sanki iskelet hafifçe kıpırdamış gibi hafif bir kemik takırtısı mı duymuştu. Kane omuzlarını silkti; fareler tozlu kemikleri bile çekiştirirler.
Hancı yeniden gülüyordu. İngiliz’i sürekli güvende tutarak Kane’in etrafından dolandı, serbest eliyle kapıyı açtı. İçerisi tamamen karanlıktı, öyle ki Kane, yerdeki kemiklerin ışıltısını bile göremiyordu.
“Tüm insanlar düşmanımdır!” diye mırıldandı hancı, deliliğin tutarsız tavrıyla. “Niye birini bağışlayacakmışım? Karlsruhe’in iğrenç zindanlarında – hem de hiç kanıtlanmamış bir amel için – senelerce yatarken kimse bana yardım için elini oynattı mı? O zaman beynime bir şey oldu. Bir kurda – kurtulduğumda kaçtığım Kara Orman’daki kurtların kardeşine dönüştüm.
“Kardeşlerim, hanımda yatan herkesle şölen çekti – şimdi kemiklerini çınlatan şu Rus büyücü dışında herkesle. Dünyaya gece çöktüğünde kara gölgelerin arasından sinsice gelmesin ve beni öldürmesin diye – çünkü kim öldürebilir ölüleri? – kemiklerini sıyırıp onu zincirledim. Büyüsü onu benden kurtaracak güçte değildi ama ölü bir büyücünün yaşayan bir büyücüden daha kötü olduğunu herkes bilir. Kıpırdama İngiliz! Kemiklerini bu gizli odada onun yanında bırakacağım ki–”
Manyak, kısmen gizli odanın eşiğinde duruyordu, şu anda silahı hala Kane’i tehdit ediyordu. Aniden arkasına doğru devrildi ve karanlıkta kayboldu; aynı anda da dış koridordan başıboş bir rüzgar esti ve kapıyı arkasından çarparak kapattı. Duvardaki mum titreyerek söndü. Kane’in arayan elleri, zemini tararken bir tabanca buldu ve manyağın kaybolduğu kapıya bakarak doğruldu. Kanı donarak zifiri karanlıkta durdu, aynı anda gizli odadan etsiz kemiklerin kuru, korkunç takırtısına karışan korkunç, boğuk bir çığlık geldi. Sonra sessizlik çöktü.
Kane, çakmaktaşı ve çelik buldu ve mumu yaktı. Sonra bunu bir elinde, tabancayı öbüründe tutarak gizli kapıyı açtı.
“Yüce Tanrım!” diye mırıldandı bedeninde soğuk bir ter oluşurken. “Bu şey tüm mantığın ötesinde, yine de kendi gözlerimle görüyorum bunu! Burada iki yemin tutuldu, çünkü Kasap Gaston ölümde bile onu öldürenden öç alacağına yemin etti ve şuradaki etsiz canavarı serbest bırakan da onun eli oldu. Ve o–”
Çatlak Kafatası hanının sahibi gizli odanın zemininde cansız yatıyordu, hayvani suratı dehşetengiz korku çizgileriyle kaplıydı, büyücünün iskeletinin parmak kemikleri ise kırık boynunun derinliklerine gömülmüştü.