murtaza5
Yönetici
- 15 Tem 2009
- 14,826
- 429,974
HENÜZ İSTANBUL'UN GÜZEL ZAMANLARIYDI...
Nüfus daha üç milyon bile olmamıştı.
İstanbul dediğiniz; sur içinden ibaretti.
Eyüp'te Rami'de, Zeytinburnu'nda oturan insanlar sokakta karşılaştıklarında,
"nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorusuna
"İstanbul'dan geliyorum, İstanbul'a gidiyorum cevabını verirdi."
Yani: Rami'de, Eyüp'te oturan İstanbulluyum demezdi, diyemezdi.
Zira İstanbullu olmak ayrıcalıklı olmaktı ve başka bir şeydi.
O zaman Eminönü gündüz milyon nüfuslu, gece Arapların fink attığı bir semt değildi.
Azak yokuşunda tiyatro vardı.
Kocamustafapaşa'da merhum Nejat Uygur'un çevre tiyatrosu,
tiyatro bitişiğinde zamanın assolisti Alaaddin Şensoy'un kafeteryası…
ve daha da önemlisi o tiyatroyu her akşam dolduracak da seyirci vardı.
O yıllarda sanatçı dediklerimiz magazin haberleri
ve burnundan kıl aldırmaz kibirli halleri ile değil sanatları ve mütevazi kişilikleriyle anılırdı.
Alaaddin Şensoy; kafeteryası önünde bir çocuğa
25 kuruşluk dondurma doldururken, Nejat Uygur çocuklarla şakalaşırdı.
Günün 24 saati açık olan Koska kahvesi,
Çakıl ve Gar gazinosu sanatçılarının program çıkışında gelmesiyle dolar, sanat sokağa taşardı.
Ben udi Hırant'ı da, Arif Sami Toker'i de orada tanımış ve dinlemiştim.
Marmara ve Küllük kahvehaneleri devrin aydınlarının ufuk açan sohbetlerine sahne olurdu.
Şehzadebaşı'nda, Çemberlitaş'ta sinema vardı.
Gedikpaşa'da cadde üzerinde bir bakkalın önünde
bütün dekoru bir sandık üzerinde mavi muşamba ve camekan olan
kimsenin ismini bilmediği pala namıyla maruf biri, torik lakerda satar,
kunduracı kalfası öğle yemeğinde torik lakerda mor soğan yerdi.
O zamanlar Marmara'da torik olurdu, lakerda da bir ayakkabıcı kalfasının yiyebileceği fiyattı.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Naylon poşet, pet şişe ve gürültü kirliliği yoktu.
Cami avlularında güvercin,
ağaçta serçe,
denizde yelkovan kuşları ile martı sesleri olurdu.
Nişanca Kumkapı sokaklarında eşek üzerinde tel dolapta
güveç kaplarda yoğurt satan Bulgar sütçünün çıngırak irisi zilinin sesi,
Nişanca-Soğanağa arasında günün en sessiz zamanı kaldırımda duyulan tak-tak sesleri
ardından Davudî bir sesin, değme şarkıcıya taş çıkartacak biçimde icra ettiği bildiğim hi
ç bir şarkıya benzemeyen şarkı mı, gazel mi, mani mi? anlayamadığım bir musiki icrası..
"Isfahan'da var bir kuyu,
Kuyuda nane suyu
Her güzelin var bir huyu
Ne yaman acem güzeli."
Diz altında iptidai bir tahta bacağıyla gezen nane şekeri satıcısının muhteşem sesidir
bu ve o tak-tak sesleri de tahta bacağın musiki öncesi girizgâhı..
Boynunda çapraz biçimde asılı, deri kayışlardan oluşan bir kafes içinde billur kavanozda nane şekeri mi satmaktadır,
ya da sanat icra edip şeker mi ikram etmektedir?.
Güneş yanığı bronz bir tenle inanılmaz tezat bembeyaz saç ve sakal,
bir martının açık kanadını andıran gür, gümrah beyaz kaşlar...
Tepeden tırnağa sakız beyazı, kar beyazı bir gömlek
ve pantolon ve inadına dimdik ve eyvallahı olmayan bir baş.
Su deyince aklımıza, "Hamidiye ya da Taşdelen" suyu gelirdi,
su da henüz pet şişeye girmemişti, "cam sağlığı can sağlığıydı."
O sessizliğin hüküm sürdüğü tenhalıkta, açılan pencereler,
hafif bir meltemde dalgalanan perdelerin
ardında hayal-meyal genç, olgun, yaşlı kadın yüzleri
ve caddenin iki yakasındaki açık pencerelerden kaldırıma düşen
madeni paraların yağmur taneleri gibi sessizliği delen sesleri...
Sokağa dökülen paraları toplayıp kanadı açık
martı kaşlı, davudî sesli beyazlar içinde heykel duruşlu adama veren,
onun verdiği şekerleri saygıyla alan çocuklar.
Sonra da aralık pencere, dalgalanan perdeler ardındaki meçhul ve müphem hanımefendilere
bıçak sırtı gibi belli belirsiz bir tebessümle verilen baş selâmı.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Tepebaşı'nda çamlar arasında çay bahçesi,
Şişhane'de Haliç manzaralı Kanun-i esasî kıraathanesi,
Eyüp'te göç edemeyip insan merhametine sığınan leylekler...
Sirkeci'de Ali Muhittin Hacı Bekir'de demirhindi şerbeti,
Kapalıçarşı'da çukur muhallebicide sakızlı muhallebi,
Çemberlitaş'ta köfteci Saim babada şıra vardı.
İstanbul pet şişe, naylon poşet, lahmacun, arabesk ve mülteci istilası altında değildi.
Kebapçı deyince akla yumurtalı piyaz, Arnavut ciğeri, köfte ve külbastı yenilip,
şıra içilen menüsü fakir ama lezzeti gani mütevazi Arnavut köfteciler gelirdi.
Çiçek pasajında madam Anahit sağdı
ve akordeonuyla her masa müşterisine hitap edecek kadar zengin bir repertuarı vardı.
Sütçüler Bulgar, boza, dondurma, revani tulumba tatlısı satanlar Balkanlı,
en iyi aşçılar Bolulu, meyhanecilerin ünlüsü Rum olurdu.
Üsküdar'da Kanaat, Beyoğlu'nda Hacı Salih ve Hacı Abdullah,
Mısır çarşısında Pandeli, Kapalıçarşı'da Havuzlu,
Sirkeci'de Konyalı lokantaları İstanbul'lunun damağını şenlendirirdi.
Çatladıkapı'dan Yedikule'ye kadar olan sahilde "lodosçu" denilen
rızkını denizde, ve denizin karaya attıklarında arayan bir zanaat erbabı vardı.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Nüfus daha üç milyon bile olmamıştı.
Sokaklarında ayı oynatanlar, macun ve lahmacun satanlar vardı
ve Gülhane parkı ayni zamanda hayvanat bahçesiydi.
Beyoğlu İstiklal caddesinde, lâvanta ve kokina satan çingene kızları
ile Beyoğlu çikolatası satan küçücük dükkânlar vardı.
Caddelerde troleybüsler, troleybüs içinde önden arkaya yürüyüp, mesafeye göre bilet kesen biletçiler..
Mecidiyeköy'ün dut bahçelerini hatırlamam ama zaman Yedikule'de marul,
Çengelköy'de salatalık, Arnavutköy'de çilek, Langa'da bostan, Kanlıca'da yoğurt,
Beykoz'da paça, Emirgan'da çay, Sarıyer'de de börek, Vefa'da boza zamanlarıydı.
Çiçek pasajında madam Anahit sağdı
ve akordeonuyla her masa müşterisine hitap edecek kadar zengin bir repertuarı vardı.
Sütçüler Bulgar, boza, dondurma, revani tulumba tatlısı satanlar Balkanlı,
en iyi aşçılar Bolulu, meyhanecilerin ünlüsü Rum olurdu.
Üsküdar'da Kanaat, Beyoğlu'nda Hacı Salih ve Hacı Abdullah,
Mısır çarşısında Pandeli, Kapalıçarşı'da Havuzlu,
Sirkeci'de Konyalı lokantaları İstanbul'lunun damağını şenlendirirdi.
Çatladıkapı'dan Yedikule'ye kadar olan sahilde "lodosçu" denilen rızkını denizde,
ve denizin karaya attıklarında arayan bir zanaat erbabı vardı.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Nüfus daha üç milyon bile olmamıştı.
Sokaklarında ayı oynatanlar, macun ve lahmacun satanlar vardı
ve Gülhane parkı ayni zamanda hayvanat bahçesiydi.
Mecidiyeköy'ün dut bahçelerini hatırlamam ama zaman Yedikule'de marul,
Çengelköy'de salatalık, Arnavutköy'de çilek, Langa'da bostan, Kanlıca'da yoğurt,
Beykoz'da paça, Emirgan'da çay, Sarıyer'de de börek, Vefa'da boza zamanlarıydı.
Merhum Selahattin Pınar'ın tamburu elindeyken kalbinin durduğu Kalamış'ta Todori,
Beyoğlu Balık pazarındaki "Krependeki İmroz" Kumkapı'da kör Agop,
Tarlabaşı'nda bir çok Yeşilçam filmine sahne olmuş İmrozlu Nikoli'nin
Hasır, Yedikule'deki Sefa, Kurtuluş'ta adına şiirler yazılan İlk kadın meyhaneci,
madam Despina'nın meyhaneleri birer Dünya markasıydı.
Samatya'da İstanbul'un son koltuk meyhanesi Küçük Paris; şarabın bardakla satıldığı,
birkaç leblebi iki dilim elmayla ayaküstü içen müdavimlerinin hizmetindeydi.
Henüz ezan da merkezi sistemle okunmuyordu.
O meyhanelerden çıkıp çorbacıya,
çorbacıdan çıkıp sabahçı kahvesinde kahve içmeye gidenler;
hangi cami müezzininin sabah ezanının daha iyi kıraat ettiğini bilir
ve sabahın o sessizliğinde gözlerinde yaş,
dudaklarında pişmanlık ve tatlı bir ürpermeyle huşû içinde ezan dinlerdi.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Nüfus daha üç milyon bile olmamıştı.
Gürültü kirliliği de, tabelalardaki dil ve görüntü kirliliği de yoktu.
Cami avlularında güvercin, ağaçta serçe, denizde yelkovan kuşları ile martı sesleri olurdu.
Ve o zamanlar gerçekten güzel zamanlardı...
Selâm ve muhabbetle
Yahya Kaptan
Sefa Meyhanesi / Yedikule
Nüfus daha üç milyon bile olmamıştı.
İstanbul dediğiniz; sur içinden ibaretti.
Eyüp'te Rami'de, Zeytinburnu'nda oturan insanlar sokakta karşılaştıklarında,
"nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorusuna
"İstanbul'dan geliyorum, İstanbul'a gidiyorum cevabını verirdi."
Yani: Rami'de, Eyüp'te oturan İstanbulluyum demezdi, diyemezdi.
Zira İstanbullu olmak ayrıcalıklı olmaktı ve başka bir şeydi.
O zaman Eminönü gündüz milyon nüfuslu, gece Arapların fink attığı bir semt değildi.
Azak yokuşunda tiyatro vardı.
Kocamustafapaşa'da merhum Nejat Uygur'un çevre tiyatrosu,
tiyatro bitişiğinde zamanın assolisti Alaaddin Şensoy'un kafeteryası…
ve daha da önemlisi o tiyatroyu her akşam dolduracak da seyirci vardı.
O yıllarda sanatçı dediklerimiz magazin haberleri
ve burnundan kıl aldırmaz kibirli halleri ile değil sanatları ve mütevazi kişilikleriyle anılırdı.
Alaaddin Şensoy; kafeteryası önünde bir çocuğa
25 kuruşluk dondurma doldururken, Nejat Uygur çocuklarla şakalaşırdı.
Günün 24 saati açık olan Koska kahvesi,
Çakıl ve Gar gazinosu sanatçılarının program çıkışında gelmesiyle dolar, sanat sokağa taşardı.
Ben udi Hırant'ı da, Arif Sami Toker'i de orada tanımış ve dinlemiştim.
Marmara ve Küllük kahvehaneleri devrin aydınlarının ufuk açan sohbetlerine sahne olurdu.
Şehzadebaşı'nda, Çemberlitaş'ta sinema vardı.
Gedikpaşa'da cadde üzerinde bir bakkalın önünde
bütün dekoru bir sandık üzerinde mavi muşamba ve camekan olan
kimsenin ismini bilmediği pala namıyla maruf biri, torik lakerda satar,
kunduracı kalfası öğle yemeğinde torik lakerda mor soğan yerdi.
O zamanlar Marmara'da torik olurdu, lakerda da bir ayakkabıcı kalfasının yiyebileceği fiyattı.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Naylon poşet, pet şişe ve gürültü kirliliği yoktu.
Cami avlularında güvercin,
ağaçta serçe,
denizde yelkovan kuşları ile martı sesleri olurdu.
Nişanca Kumkapı sokaklarında eşek üzerinde tel dolapta
güveç kaplarda yoğurt satan Bulgar sütçünün çıngırak irisi zilinin sesi,
Nişanca-Soğanağa arasında günün en sessiz zamanı kaldırımda duyulan tak-tak sesleri
ardından Davudî bir sesin, değme şarkıcıya taş çıkartacak biçimde icra ettiği bildiğim hi
ç bir şarkıya benzemeyen şarkı mı, gazel mi, mani mi? anlayamadığım bir musiki icrası..
"Isfahan'da var bir kuyu,
Kuyuda nane suyu
Her güzelin var bir huyu
Ne yaman acem güzeli."
Diz altında iptidai bir tahta bacağıyla gezen nane şekeri satıcısının muhteşem sesidir
bu ve o tak-tak sesleri de tahta bacağın musiki öncesi girizgâhı..
Boynunda çapraz biçimde asılı, deri kayışlardan oluşan bir kafes içinde billur kavanozda nane şekeri mi satmaktadır,
ya da sanat icra edip şeker mi ikram etmektedir?.
Güneş yanığı bronz bir tenle inanılmaz tezat bembeyaz saç ve sakal,
bir martının açık kanadını andıran gür, gümrah beyaz kaşlar...
Tepeden tırnağa sakız beyazı, kar beyazı bir gömlek
ve pantolon ve inadına dimdik ve eyvallahı olmayan bir baş.
Su deyince aklımıza, "Hamidiye ya da Taşdelen" suyu gelirdi,
su da henüz pet şişeye girmemişti, "cam sağlığı can sağlığıydı."
O sessizliğin hüküm sürdüğü tenhalıkta, açılan pencereler,
hafif bir meltemde dalgalanan perdelerin
ardında hayal-meyal genç, olgun, yaşlı kadın yüzleri
ve caddenin iki yakasındaki açık pencerelerden kaldırıma düşen
madeni paraların yağmur taneleri gibi sessizliği delen sesleri...
Sokağa dökülen paraları toplayıp kanadı açık
martı kaşlı, davudî sesli beyazlar içinde heykel duruşlu adama veren,
onun verdiği şekerleri saygıyla alan çocuklar.
Sonra da aralık pencere, dalgalanan perdeler ardındaki meçhul ve müphem hanımefendilere
bıçak sırtı gibi belli belirsiz bir tebessümle verilen baş selâmı.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Tepebaşı'nda çamlar arasında çay bahçesi,
Şişhane'de Haliç manzaralı Kanun-i esasî kıraathanesi,
Eyüp'te göç edemeyip insan merhametine sığınan leylekler...
Sirkeci'de Ali Muhittin Hacı Bekir'de demirhindi şerbeti,
Kapalıçarşı'da çukur muhallebicide sakızlı muhallebi,
Çemberlitaş'ta köfteci Saim babada şıra vardı.
İstanbul pet şişe, naylon poşet, lahmacun, arabesk ve mülteci istilası altında değildi.
Kebapçı deyince akla yumurtalı piyaz, Arnavut ciğeri, köfte ve külbastı yenilip,
şıra içilen menüsü fakir ama lezzeti gani mütevazi Arnavut köfteciler gelirdi.
Çiçek pasajında madam Anahit sağdı
ve akordeonuyla her masa müşterisine hitap edecek kadar zengin bir repertuarı vardı.
Sütçüler Bulgar, boza, dondurma, revani tulumba tatlısı satanlar Balkanlı,
en iyi aşçılar Bolulu, meyhanecilerin ünlüsü Rum olurdu.
Üsküdar'da Kanaat, Beyoğlu'nda Hacı Salih ve Hacı Abdullah,
Mısır çarşısında Pandeli, Kapalıçarşı'da Havuzlu,
Sirkeci'de Konyalı lokantaları İstanbul'lunun damağını şenlendirirdi.
Çatladıkapı'dan Yedikule'ye kadar olan sahilde "lodosçu" denilen
rızkını denizde, ve denizin karaya attıklarında arayan bir zanaat erbabı vardı.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Nüfus daha üç milyon bile olmamıştı.
Sokaklarında ayı oynatanlar, macun ve lahmacun satanlar vardı
ve Gülhane parkı ayni zamanda hayvanat bahçesiydi.
Beyoğlu İstiklal caddesinde, lâvanta ve kokina satan çingene kızları
ile Beyoğlu çikolatası satan küçücük dükkânlar vardı.
Caddelerde troleybüsler, troleybüs içinde önden arkaya yürüyüp, mesafeye göre bilet kesen biletçiler..
Mecidiyeköy'ün dut bahçelerini hatırlamam ama zaman Yedikule'de marul,
Çengelköy'de salatalık, Arnavutköy'de çilek, Langa'da bostan, Kanlıca'da yoğurt,
Beykoz'da paça, Emirgan'da çay, Sarıyer'de de börek, Vefa'da boza zamanlarıydı.
Çiçek pasajında madam Anahit sağdı
ve akordeonuyla her masa müşterisine hitap edecek kadar zengin bir repertuarı vardı.
Sütçüler Bulgar, boza, dondurma, revani tulumba tatlısı satanlar Balkanlı,
en iyi aşçılar Bolulu, meyhanecilerin ünlüsü Rum olurdu.
Üsküdar'da Kanaat, Beyoğlu'nda Hacı Salih ve Hacı Abdullah,
Mısır çarşısında Pandeli, Kapalıçarşı'da Havuzlu,
Sirkeci'de Konyalı lokantaları İstanbul'lunun damağını şenlendirirdi.
Çatladıkapı'dan Yedikule'ye kadar olan sahilde "lodosçu" denilen rızkını denizde,
ve denizin karaya attıklarında arayan bir zanaat erbabı vardı.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Nüfus daha üç milyon bile olmamıştı.
Sokaklarında ayı oynatanlar, macun ve lahmacun satanlar vardı
ve Gülhane parkı ayni zamanda hayvanat bahçesiydi.
Mecidiyeköy'ün dut bahçelerini hatırlamam ama zaman Yedikule'de marul,
Çengelköy'de salatalık, Arnavutköy'de çilek, Langa'da bostan, Kanlıca'da yoğurt,
Beykoz'da paça, Emirgan'da çay, Sarıyer'de de börek, Vefa'da boza zamanlarıydı.
Merhum Selahattin Pınar'ın tamburu elindeyken kalbinin durduğu Kalamış'ta Todori,
Beyoğlu Balık pazarındaki "Krependeki İmroz" Kumkapı'da kör Agop,
Tarlabaşı'nda bir çok Yeşilçam filmine sahne olmuş İmrozlu Nikoli'nin
Hasır, Yedikule'deki Sefa, Kurtuluş'ta adına şiirler yazılan İlk kadın meyhaneci,
madam Despina'nın meyhaneleri birer Dünya markasıydı.
Samatya'da İstanbul'un son koltuk meyhanesi Küçük Paris; şarabın bardakla satıldığı,
birkaç leblebi iki dilim elmayla ayaküstü içen müdavimlerinin hizmetindeydi.
Henüz ezan da merkezi sistemle okunmuyordu.
O meyhanelerden çıkıp çorbacıya,
çorbacıdan çıkıp sabahçı kahvesinde kahve içmeye gidenler;
hangi cami müezzininin sabah ezanının daha iyi kıraat ettiğini bilir
ve sabahın o sessizliğinde gözlerinde yaş,
dudaklarında pişmanlık ve tatlı bir ürpermeyle huşû içinde ezan dinlerdi.
Henüz İstanbul'un güzel zamanlarıydı.
Nüfus daha üç milyon bile olmamıştı.
Gürültü kirliliği de, tabelalardaki dil ve görüntü kirliliği de yoktu.
Cami avlularında güvercin, ağaçta serçe, denizde yelkovan kuşları ile martı sesleri olurdu.
Ve o zamanlar gerçekten güzel zamanlardı...
Selâm ve muhabbetle
Yahya Kaptan
Sefa Meyhanesi / Yedikule