DEMİR İBLİS /The Devil in Iron
Balıkçı kınındaki bıçağı gevşetti. Hareketi içgüdüseldi, zira ne bir bıçağın öldürebileceği bir şeyden korkardı, ne de testere kenarlı, hilal biçimli Yuetshi bıçağının aşağıdan yukarı bir darbesiyle bağırsaklarını deşebileceği bir insandan. Kaleyi andıran Xapur adasında kol gezen ıssızlıkta ne bir insan ne de hayvan tehdit edebilirdi onu.
Kayalıklara tırmanmış, sınırladıkları ormanı geçmiş, kayıp bir devletin emareleriyle kuşatılmış halde duruyordu şimdi. Kırık sütunlar ağaçların arasında parlıyor, viran surların dağınık hatları gölgeler içinde döne döne uzaklaşıyordu; ayağının altındaysa, altında yetişen kökler yüzünden çatlayıp eğilmiş enli kaldırım taşları vardı.
Balıkçı, kökeni geçmişin gri şafağında kaybolmuş, ezelden beri Vilayet Denizi’nin güney sahilindeki kaba balıkçı kulübelerinde yaşayan tuhaf insanlar olan kavminin tipik örneğiydi. Uzun, maymunsu kolları ve güçlü göğsüyle enlice yapılıydı ama dar kalçalı, ince, çarpık bacaklıydı. Yüzü genişti, alnı basık ve geride, saçı gür ve dağınıktı. Tüm giyim kuşamı, bıçak için bir kemer ve peştamal yerine giydiği paçavradan ibaretti.
Merakının halkının çoğundan daha az köreldiğini kanıtlayan bir yerde bulunuyordu. Xapur’u nadiren ziyaret ederdi insanlar. Ada ıssızdı, büyük iç denizi benekleyen sayısız adadan yalnızca bir tanesi oluşu haricinde tümüyle unutulmuştu. İnsanlar Hyborialı fatihlerin güneye inişi öncesinde kaybolup unutulan tarihöncesi bir krallığın kalıntıları olan harabeler yüzünden Müstahkem Xapur derdi ona. Yuetshiler arasında halen yaşayan bulanık efsaneler, balıkçılarla meçhul ada krallığı arasında sonsuz eskilikte, yarı anlaşılır bir bağlantı olduğunu akla getirse de kimse bilmezdi o taşları kimin diktiğini.
Fakat bir Yuetshi’nin bu öykülerin önemini kavrayışından beri bin yıl geçmiş olmalıydı. Onları anlamsız bir formül, geleneğin dudakları için şekillendirdiği bir nakarat olarak tekrarlıyorlardı artık. Bir asırdır hiçbir Yuetshi Xapur’a gelmemişti. Anakaranın yırtıcı hayvanların kol gezdiği sazlık bataklıklardan ibaret olan komşu sahili meskûn değildi. Balıkçının köyü anakaranın biraz daha güneyinde kalıyordu. Bir fırtına, hafif balıkçı kayığını alışıldık yerlerden uzaklara sürüklemiş, şimşeklerin çaktığı, suların kükrediği bir gece vakti, adanın yüksek kayalıklarında harap etmişti. Şimdi şafak vaktiydi; gök mavi ve dupduru parlıyor, yükselen güneş ıslak yapraklardaki damlaları mücevhere dönüştürüyordu. Gece boyunca yapışıp kaldığı kayalıklara tırmanmıştı; çünkü fırtınanın ortasında ürkütücü bir yıldırım mızrağının zifiri gökte çatallandığını görmüştü. Yıldırımın düşüşünün tüm adayı sallayan darbesine, yıkılmış bir ağaçtan çıkabileceği şüpheli bir tufan çatırtısı eşlik etmişti.
Belirsiz bir merak araştırmaya sevk etmişti onu. Şimdi aradığını bulmuş, hayvani bir huzursuzluk, gizli bir tehlike duygusu çöküyordu üstüne.
Ağaçlar arasında, sadece Vilayet adalarında bulunan acayip, pas yeşili devasa taş bloklarla inşa edilmiş, kubbeye benzer harap bir yapı yükseliyordu. Bu blokların insan eliyle biçimlendirilip yerleştirilmiş olması inanılmaz görünüyordu; oluşturdukları yapıyı yıkmak da kesinlikle insan kudretinin ötesindeydi. Fakat yıldırım, tonlarca ağırlığında blokları camdan yapılmış gibi tuzla buz etmiş, kubbenin tüm kemerini parçalamıştı.
Balıkçı enkazın üstüne tırmanıp içeri baktı. Bir hırıltı çıkarmasına yol açtı gördükleri. Yıkık kubbe içinde, kaya tozu ve molozların ortasındaki altın blokta bir adam yatıyordu. Bir tür etek ve sahtiyan kemer giyiyordu. Koca omuzlarına düz kesilmiş bir yele halinde düşen kara saçı, alnının etrafında dar, altın bir taçla toplanmıştı. Çıplak, kaslı göğsünde mücevher topuzlu, sahtiyan sarılı kabza ve geniş, hilal biçimli ağzıyla acayip bir hançer vardı. Bu hançer, balıkçının belinde taşıdığına epey benziyordu ama ağzında testere dişleri yoktu ve çok daha üstün bir beceriyle yapılmıştı.
Balıkçı, silahı arzuladı. Adam ölüydü elbette; asırlardır ölü olmalıydı. Onun türbesiydi bu kubbe. Balıkçı, hangi kadim sanatın bu bedeni tüm kasları eksiksiz, buruşmamış, esmer teni dipdiri halde koruduğuna kafa yormadı. Yalnızca solgun solgun parlayan ağzında ince, dalgalı ışıltılar görünen bıçağa duyduğu arzuya yer vardı Yuetshi’nin kalın kafasında.
Kubbenin içine atlayarak silahı adamın göğsünden aldı. Tam bunu yaparken tuhaf, korkunç bir şey yaşandı. Adaleli, esmer eller kasılarak düğümlendi. Gözkapakları, bakışları irkilen balıkçıya yumruk gibi çarpan iri, kara, büyüleyici gözleri ortaya çıkararak açıldı. Şaşkınlıktan mücevherli hançeri düşürerek geriledi. Kürsüdeki adam oturur pozisyona doğrulunca, balıkçı adamın yapısının iriliğine şaşırıp kaldı. Adamın kısık gözleri Yuetshi’yi çekti; o aralık göz kürelerinde ne dostluk okunuyordu ne minnettarlık. Bir kaplan gözünde yanana benzer yabancı ve düşmanca bir ateş vardı sadece.
Adam aniden kalktı ve tepesinde yükseldi; her hali tehditkârdı. Balıkçının kalın kafasında korkuya yer yoktu. En azından doğal bir meydan okumanın geleneksel kurallarıyla karşılaşmış bir kişinin kapıldığı türden korkuya. Muazzam eller omuzlarına inerken, testere kenarlı bıçağına asılıp tek bir hareketle yukarı doğru vurdu. Bıçağın ağzı yabancının karnında sanki çelik bir sütuna çarpmış gibi parça parça oldu. Sonra da balıkçının kalın boynu dev ellerde çürük bir dal gibi kırıldı.
II
Khawarizm Beyi ve sahil boyları muhafızı Jehungir Ağa, şatafatlı, tavus kuşu mühürlü, süslü parşömen tomarı bir kez daha taradı ve kısa, acı bir alayla güldü.
“Eee?” diye dobra dobra sordu müşaviri Ghaznavi.
Jehungir omuzlarını silkti. Soyu ve başarının insafsız tafrası içinde, yakışıklı adamdı.
“Kral sabırsızlanıyor,” dedi. “Kendi el yazısıyla, sınırı korumadaki başarısızlığım saydığı işlerden acı acı şikâyet ediyor. Tarim adına, eğer şu bozkır eşkıyasına bir darbe indiremezsem, Khawarizm’in yeni bir beyi olabilir.”
Ghaznavi, kır düşmüş sakalını dalgın dalgın çekiştirdi. Turan kralı Yezdigerd, dünyanın en güçlü hükümdarıydı. Büyük liman kenti Aghrapur’daki sarayında imparatorluk ganimetleri yığılıydı. Mor yelkenli savaş kadırgası filoları Vilayet’i bir Hyrkania gölüne dönüştürmüştü. Zamora’nın esmer halkı, Koth’un doğu eyaletlerinin yaptığı gibi haraç öderdi ona. Shemliler ta batıdaki Shushan’a dek hâkimiyetine boyun eğiyordu. Orduları güneyde Stygia sınırlarını, kuzeyde karlı Hyperborea topraklarını kasıp kavuruyordu. Süvarileri batıya, Brythunia, Ophir ve Corinthia içlerine, hatta Nemedia sınırlarına dek meşale ve kılıç taşıyordu. Yaldızlı tolga giyen silahşorların nalları altında orduları ezmiş, surlu kentler onun talimatı üzerine yangın yerine dönmüştü. Aghrapur, Sultanapur, Khawarizm, Shahpur ve Khorosun’un tıklım tıkış köle pazarlarında kadınlar –kızıl saçlı Brythunialılar, esmer Stygialılar, kara saçlı Zamoralılar, bronz tenli Kushlular ve zeytin tenli Shemliler– üç küçük gümüş sikkeye satılırdı
Yine de, çevik süvarileri sınırlarından uzaklarda ordular devirirken, tam sınırındaki küstah bir düşman, kanlı, is lekeli elleriyle sakalını yoluyordu.
Geçen yarım asırda, Vilayet Denizi ve doğu Hyboria Krallıklarının hudutları arasındaki uçsuz bucaksız bozkırlarda, aslen firariler, düşmüş insanlar, köle ve asker kaçaklarından ibaret yeni bir kavim peyda olmuştu. Bunlar çok sayıda suç ve memleketin insanıydı. Bazıları bozkırlarda doğmuş, bazıları da batı krallıklarından kaçmıştı. Bunlara ‘işe yaramaz’ anlamında ‘Kozak’ deniyordu.
Kendilerine has değerleri dışında hiçbir yasaya uymadan, vahşi, uçsuz bucaksız bozkırları mesken tutarak Ulu Hakan’a bile meydan okuyacak yetenekte bir ahaliye dönüşmüşlerdi. Turan sınırlarına aralıksız akınlar düzenliyor, yenildiklerinde bozkırlara çekiliyorlardı; çoğuyla aynı soydan olan Vilayet korsanlarıyla da Hyrkania limanları arasında mekik dokuyan ticaret gemilerini avlayıp sahili kasıp kavuruyorlardı.
“Bu kurtları nasıl ezeyim ki?” diye sordu Jehungir. “Peşlerinden bozkır içlerine gitsem ya yolumun kesilerek imha edilme, ya da beni büsbütün atlatıp yokluğumda şehri yakmaları riskine giriyorum. Son dönemde her zamankinden de cüretkâr oldular.”
“Aralarında yükselen yeni şef yüzünden,” diye cevapladı Ghaznavi. “Kimden söz ettiğimi biliyorsun.”
“Evet” Jehungir hassas bir edayla karşılık verdi. “O iblis Conan; Kozaklardan bile vahşi, yine de bir dağ aslanı kadar kurnaz.”
“Zekâsından ziyade hayvani içgüdüleri sayesinde,” diye cevapladı Ghaznavi. “Öteki Kozaklar hiç değilse uygar insanların torunları. O ise bir barbar. Fakat onun devreden çıkarılması Kozaklar için felç edici bir darbe olurdu.”
“Ama nasıl” diye sordu Jehungir. “Defalarca onun için kesin ölüm gibi görünen noktalarda yolu kesildi. İster içgüdü, ister kurnazlık, kurulan tüm tuzaklardan ya sakındı, ya da kaçtı.”
“Her hayvanın, her insanın kurtulamayacağı bir kapan vardır,” dedi Ghaznavi. “Esir fidyeleri için kozaklarla görüşürken Conan denen bu adamı inceledim. Kadınlar ve sert içkiye fazla düşkün. Köleniz Octavia’yı getirtin hele.”
Jehungir ellerini çırptı, ipek pantolonu içinde ışıl ışıl bronz bir heykele benzeyen hissiz bir Kushlu haremağası önünde eğildi ve söyleneni yapmaya gitti. Az sonra boylu poslu, güzel bir kızı bileğinden çekerek döndü. Kızın sarı saçları, duru gözleri ve açık teni kavminin safkan bir üyesi olduğunu ortaya koyuyordu. Belden kuşaklı kısa entarisi, şahane bedeninin harikulade hatlarını sergiliyordu. Güzel gözleri güceniklikle parlıyordu, kızıl dudakları somurtkandı. Oysa itaat esaret esnasında öğretilmişti ona. Yanındaki bir divana oturmasını işaret edene dek başını eğerek efendisinin karşısında durdu. Sonra Jehungir, sorar gibi baktı Ghaznavi’ye.
“Conan’ı Kozaklardan uzağa çekmeliyiz,” dedi müşavir birden. “Savaş kampları bugünlerde Zaporoska Nehrinin aşağısında bir mıntıkada kurulu—şey, sizin de iyi bildiğiniz gibi, son seferimizin o sahipsiz zebaniler tarafından bozguna uğratıldığı kamışlarla kaplı, bataklık bir cangıldır oralar.”
“Bunu unutmam ne mümkün,” dedi Jehungir acı acı.
“Anakara yakınında ıssız bir ada var,” dedi Ghaznavi, “Üstündeki bazı kalıntılar yüzünden Müstahkem Xapur adıyla biliniyor. Amacımız için biçilmiş kaftan. Denizden dimdik yükselen elli metrelik uçurum haricinde sahil şeridi yok. Bir maymun bile onları aşamaz. Birinin inip çıkabileceği tek yer, uçurumun batısında masif kayaya oyulmuş eski, merdiveni andıran dar patika.
“Conan’ı o adada tek başına tuzağa düşürebilirsek yaylarla, bir aslan avlar gibi rahatça avlayabiliriz.”
“Balık kavağa çıksın desene,” dedi Jehungir sabırsızlıkla. “Kayalıklara tırmanıp gelişimizi beklemesini söyleyecek bir ulak mı göndereceğiz ona?”
“Aslında evet!” Ghaznavi, Jehungir’in şaşkın şaşkın baktığını görünce devam etti: “Kozaklarla, Ghori Kalesi civarında, bozkır kenarında esirler için bir müzakere talep edelim. Her zaman yaptığımız gibi askeri bir kuvvetle gider, şato dışında kamp kurarız. Onlar da eşit güçle gelir ve görüşmeler alışıldık güvensizlik ve şüphelerle gelişir. Ama bu kez tesadüf eseri gibi güzel esirini da yanımızda götürelim.” Olivia’nın rengi değişti ve danışman kendisine doğru kafasını sallarken, daha yoğun bir dikkatle dinlemeye başladı. “Kız tüm cazibesini Conan’ın dikkatini çekmek için kullansın. Bu zor olmaz. O, vahşi yağmacıya, göz kamaştırıcı güzellikte görünse gerek. Kızın zindeliği fiziki yapısı, haremindeki bebek yüzlü güzellerden fazla ilgisini çekecektir.”
Octavia ayağa fırladı; aşağılanmanın kızgınlığıyla gözleri yanıp bedeni titreyerek ak yumruklarını sıktı.
“O barbarla fingirdeşmeye mi zorlayacaksınız beni?” diye haykırdı. “Bunu yapmam. Ben bozkır haydutlarına göz süzüp sırıtan piyasa fahişelerinden değilim. Bir Nemedia Lordunun kızıyım–”
“Senin Nemedialı asaletin, süvarilerim seni kaçırmadan önceydi,” diye karşılık verdi Jehungir alaycı bir tavırla. “Sadece ne söylenirse yapacak bir kölesin artık.”
“Yapmam!” dedi öfkeyle.
“Tam tersi,” Jehungir çalışılmış bir zalimlikle cevabı yapıştırdı, “Yapacaksın, Ghaznavi’nin planını beğendim. Devam et müşavirlerin prensi.”
“Conan muhtemelen onu satın almak isteyecek. Satmayı da Hyrkanialı mahkûmlarla değiştirmeyi de reddederiz. Bunun üzerine onu kaçırmayı veya zorla el koymayı deneyebilir. Gerçi sanmam ki ateşkesi bozsun. Her halükarda neye kalkışırsa kalkışsın hazırlıklı olmamız gerek.
“Sonra görüşmelerin hemen ertesinde, daha kızı tümüyle unutmadan ateşkes bayrağı altında, onu kızı kaçırmakla suçlayıp iade etmesini isteyen bir ulak yollarız. Ulağı öldürebilir ama sonuçta kızın kaçtığını zannedecektir.
“Ardından Kozak kampına gidip Conan’a Octavia’nın Xapur’da saklandığını söylemesi için bir casus –Bir Yuetshi balıkçı yapar bunu– göndeririz. Eğer adamımı tanıyorsam doğruca oraya gidecektir.”
“Ama yalnız gider mi bilmiyoruz,” Jehungir akıl yürüttü.
“Bir adam, arzuladığı kadınla buluşmaya giderken, bir bölük savaşçı mı götürür?” diye itiraz etti Ghaznavi. “Bahse girerim tek başına gidecek. Ama biz diğer seçeneği de dikkate alırız. Onu kendimizin tuzağa düşebileceği adada değil, Xapur’a bin metre mesafedeki bir burunda, bataklık bir noktadaki sazlıkların arasında bekleriz. Eğer büyük bir kuvvet getirirse, geri çekilip başka bir plan düşünürüz. Yalnız veya küçük bir birlikle gelirse işini bitiririz. Hepsi senin alımlı kölenin tebessümü ve kaş göz edişlerini hatırlayarak gelmesine bağlı…”
“Asla bu kadar alçalmam!” Octavia öfke ve utançtan vahşileşmişti. “Ölürüm daha iyi!”
“Ölmeyeceksin, benim asi güzelim,” dedi Jehungir, “Ama çok can yakıcı, aşağılayıcı bir tecrübeye maruz kalacaksın.”
Ellerini çırptı ve Octavia’ın benzi attı. Bu kez Kushlu değil, kısa, kıvırcık, mavi-kara renkte sakalıyla, orta boylu, güçlü kuvvetli bir Shemliydi giren.
“İşte tam sana göre bir iş, Gilzan,” dedi Jehungir, “Bu aptalı al da onunla biraz oyna. Fakat dikkat et de güzelliği bozulmasın.”
Shemli anlaşılmaz bir homurtuyla Octavia’nın bileğini yakaladı; demir parmakların kavrayışı üzerine kızın tüm meydan okumaları sönüverdi. Acınası bir çığlıkla kendini kurtardı, hıçkıra hıçkıra aman dilenerek zalim efendisi önünde dizüstü attı kendini.
Jehungir hayalleri kırılan işkenceciyi bir işaretle savdı, Ghaznavi’ye dönerek “Eğer planın başarılı olursa kucağını altınla dolduracağım,” dedi.
III
Şafaktan önceki karanlıkta, sazlık bataklıklar ve sisli sahilin sularında uyuklayan sessizliği alışılmadık bir ses bozdu. Ne mahmur bir su kuşuydu bu, ne de uyanan bir hayvan. Adam boyundan uzun gür sazlıkların arasında debelenen bir insandı.
Görecek kimse olmasa da, şahane uzuvları pasaklı entarisiyle biçimlendirilen uzun boylu, sarı saçlı bir kadındı bu. Octavia sahiden de kaçıp kurtulmuştu; katlanılmaz bir hal alan esarette yaşadıklarından her çilekeş zerresi tir tir titriyordu hala.
Jehungir’in sahibi olması zaten yeterince kötüydü; Oysa Jehungir, kasıtlı bir hinlikle, adı Khawarizm’de bile yozlaşma tabiri sayılan bir soyluya vermişti onu.
Octavia’nın sağlıklı teni hatıralardan karıncalanıp ürperdi. Çaresizlik ona, yırtık perde şeritlerinden yapılan bir iple Jelal Han’ın şatosundan inecek cesareti vermiş, talihi de kazığa bağlı bir ata götürmüştü. Gece boyunca at sürmüş, şafak onu denizin bataklık sahilinde sakatlanmış bir atla bulmuştu. Jelal Han’ın onun için hazırladığı iğrenç yazgıya mahkûm kalmaktan duyduğu tiksintiden ürpererek olası takipçilerden gizlenebileceği bir yer bulmak üzere bataklığa daldı. Sazlıklar etrafında seyrelip, su kalçalarına kadar yükseldiği anda ileride bir ada karaltısı gördü. Arada hayli geniş bir mesafe vardı ama tereddüt etmedi. Alçak dalgalar belini kucaklayana dek yürüdü, sonra sıra dışı bir dayanıklılık vaat eden bir zindelikle güçlü kulaçlar atmaya koyuldu.
Adaya yaklaşırken, kaleye benzer kayalıkların sudan dimdik yükseldiğini gördü. Nihayet oraya ulaştı ama ne suyun altında üzerinde durabilecek bir çıkıntı vardı, ne de suyun üzerinde tutunabilecek bir yer. Uzun kaçışın yorgunluğu, kol ve bacaklarını ağırlaştırmaya başlarken kayalıkların kavisini izleyerek yüzmeyi sürdürdü. Yekpare taşta çırpınan elleri birden bir girintiyle karşılaştı. Hıçkırıklı bir rahatlama soluğuyla kendini sudan çekip çıkardı ve loş yıldız ışığında sırılsıklam, ak bir tanrıça halinde oraya tutundu.
Kayalığa yontulmuş basamaklara benzer bir yere çıkmıştı. Kayaya yaslanarak bunu tırmanıyordu ki, kulağı boğuk, alçak bir kürek sesi yakaladı. Gözlerini zorlayınca, az önce ayrıldığı sazlık noktaya doğru hareket eden belirsiz bir kütle gördüğü vehmine kapıldı. Ama karanlıkta ne olduğundan emin olamayacağı kadar uzaktaydı. Az sonra ses kesildi ve tırmanışa devam etti. Eğer bu takipçileriyse, adada saklanmaktan başka hal çaresi gelmiyordu aklına. Bu bataklık sahilin açığındaki adaların çoğu meskûn değildi diye biliyordu. Burası bir korsan ini olabilirdi ama korsanlar bile yeğ tutulabilirdi kaçtığı hayvana.
Tırmanırken başıboş bir düşünce geçti içinden. Eski efendisini, Hyrkania beylerinin bozkır savaşçılarıyla görüştüğü Ghori Kalesi yakınındaki kamp çadırlarında–zoraki şekilde–utanmadan kaş göz ettiği Kozak şefiyle karşılaştırdı. Adamın yakıcı bakışı Olivia’yı korkutmuş, küçük düşürmüştü. Ancak adamın tertemiz, doğal vahşiliği, sadece aşırı gelişmiş bir uygarlığın üretebileceği tıynette bir canavar olan Jelal Han’dan üstün kılıyordu onu.
Kayalık çıkıntıya sıçrayıp karşılaştığı koyu gölgelere çekinerek baktı. Yeknesak bir siyahlık kütlesi oluşturan ağaçlar, kayalığın yakınına dek sokulmuştu. Başının üzerinde bir şeyler pırpır etti; bunun yalnızca bir yarasa olduğunu fark etmesine rağmen dizlerinin bağı çözüldü.
O abanoz gölgelerin görünüşünden hoşlanmadı ama dişini sıktı ve yılanları düşünmemeye çalışarak onlara doğru ilerledi. Çıplak ayağı ağaçların altındaki süngersi toprakta hiç ses çıkarmıyordu.
Bir kez içine girince, karanlık korkutucu şekilde etrafına kapandı. Geriye bakıp da kayalık ve ötesindeki denizi göremez olduğunda daha bir düzine adım bile atmamıştı. Birkaç adım sonra kafası umutsuz bir şekilde allak bullak oldu ve yön duygusunu yitirdi. Arapsaçı gibi dallar arasında tek bir yıldız bile görünmüyordu. El yordamıyla bata çıka devam etti ve sonra ani bir mola geldi.
İleride bir yerlerde bir davulun ritmik gürlemesi başladı. Böyle bir zaman ve mekânda işitmeyi umduğu türden bir ses değildi bu. Sonra yakınında bir varlığın farkına varınca onu unuttu. Göremiyordu ama karanlıkta yanında bir yaratığın olduğunu biliyordu.
Boğuk bir çığlıkla geri sindi; tam bunu yaparken, o panik anında bile bir insan kolu olarak tanımladığı bir şey dolandı beline. Feryadı bastı ve kıvrak, genç gücünün tümünü vahşi bir özgürlük hamlesi için kullandı ama onu yakalayan kişi, çılgın direnişini rahatlıkla ezerek bir çocuk gibi tuttu. Karanlığın içinde hala zonklayıp mırıldanan davullara doğru taşındığını algılarken, çılgın yalvarış ve itirazlarına karşılık veren sessizlik dehşetinin artmasına yol açtı.
IV
Şafağın ilk rengi denizi kızıllaştırırken, tek yolcusuyla ufak bir sandal kayalıklara yanaştı. Görülmeye değer biriydi kayıktaki adam. Başına kırmızı bir eşarp bağlanmış, alev rengi bol ipek pantolonu, aynı zamanda sahtiyan bir kındaki palayı taşıyan enli kuşakla tutturulmuştu. Yaldız işlemeli deri çizmeleri, denizciden ziyade bir süvari olduğunu getiriyordu akla; oysa kayığını da ustaca yönetiyordu. Ardına dek açık ak ipekten gömleği, güneşte yanmış, geniş, kaslı göğsünü sergiliyordu.
Neredeyse kedilere has rahat hareketlerle kürek çekerken, kalın, bronz kollarının pazıları kabarıyordu. Her halinde, her hareketinde belli olan vahşi zindeliği onu sıradan insanlardan ayırıyordu. Gerçi içten içe yanan mavi gözleri kolay uyanan bir vahşete işaret etse de yüz ifadesi ne yabaniydi, ne de karanlık. Aklı ve kılıcından başka şeyi olmadan Kozak savaş kampına gelip aralarında liderliğe yükselen Conan’dı bu.
Ortama aşina biri gibi yontma merdivene kürek çekti ve kayığı bir kaya çıkıntısına bağladı. Ardından duraksamadan yıpranmış basamaklardan tırmandı. Duyuları tetikteydi. Bilinçli şekilde gizli bir tehlikeden şüphelendiğinden değil, sırf tetikte olmak izlediği vahşi varoluş tarafından bilenen bir parçası olduğundan.
Ghaznavi’nin hayvani önsezi veya bir tür altıncı his saydığı şey, barbarın ustura gibi keskin duyuları ve yabanıl zekâsıydı sadece. Conan’ın anakara sazlıkları arasındaki bir kuytudan onu gözleyen adamlar olduğunu söyleyecek bir içgüdüsü yoktu.
O kayalığa tırmanırken bu adamlardan biri derin bir nefes aldı ve usulca bir yayı kaldırdı. Jehungir adamın bileğini tutarak kulağına bir küfür fısıldadı. “Aptal! Bizi ele mi vereceksin? Menzil dışında olduğunu görmüyor musun? Bırak adaya çıksın. Kızı aramaya gidecek. Biz bir süre daha burada kalalım. Varlığımızı hissedebilir yahut komplomuzu tahmin edebilir. Biryerlerde gizli savaşçıları olabilir. Bekleyelim. Bir saat içinde şüpheli hiçbir şey olmazsa merdivenin dibine kürek çekip orada bekleriz. Makul bir sürede dönmezse içimizden bir kısmı adaya çıkarak onu avlar. Aslında elden gelirse bunu yapmak istemem. Peşinden çalılıklara girmeye mecbur kalırsak bazılarımızın öleceği kesin. Onu güvenli bir mesafeden ok atabileceğimiz merdivenden iniş anında yakalamayı tercih ederim.”
Bu esnada şüphelenmeyen Kozak ormana dalmıştı. Ghori Kalesi yanındaki Jehungir Ağa’nın otağında gördüğünden beri düşlediği muhteşem, açık kumral güzelden iz bulmak için her gölgeyi hevesle gözden geçirerek, yumuşak deri çizmelerle sessizce ilerledi. Ona karşı isteksiz olsa da arzulardı kadını. Oysa onun gizemli tebessüm ve bakışları kanını ateşlemişti; soyunun tüm kanun tanımaz şiddetiyle arzuluyordu uygarlığın o ak tenli, altın saçlı kadınını.
Daha önce Xapur’da bulunmuştu. Bir aydan kısa süre önce bir korsan mürettebatıyla gizli bir meclis kurmuştu burada. Adaya ismini veren gizemli harabeleri görebileceği bir noktaya yaklaşmakta olduğunu biliyor, kızı bunların arasında gizlenirken bulup bulmayacağını merak ediyordu. Tam bunu düşünüyordu ki ölü gibi kalakaldı.
İlerisinde, ağaçlar arasında mantığın mümkün olmadığını söylediği bir şey yükseliyordu. Mazgallı siperlerin ardında yükselen kuleler ve devasa, koyu yeşil bir surdu bu.
Conan olanaksız bir mantık reddiyle karşılaşıp allak bullak olan birinin yeti kopukluğu içinde, felç olmuş gibi durdu. Ne gördüğünden şüphe etti, ne aklından; yine de bir şeyler korkunç şekilde değişmişti. Bir aydan kısa bir süre önce yalnızca harabeler görünüyordu ağaçlar arasında. Hangi insan eli böyle devasa bir moloz yığınını birkaç haftada karşısındaki hale getirebilirdi? Kaldı ki Vilayet’te mekik dokuyan korsanlar, bu büyüklükte herhangi bir faaliyeti devam ederken öğrenmiş ve Kozaklara bildirmiş olurdu.
Bu işin hiçbir açıklaması falan yoktu ama kendisi vardı. Conan Xapur’daydı; bu fantastik duvar yığını da Xapur’daydı; delice ve çelişkiliydi hepsi. Yine de hepsi gerçekti.
Ormanın arasından geçip merdivenden inmek, mavi suların karşısında, Zaporoska ağzındaki kampa koşmak için hızla döndü. O mantıksız panik anında, iç denizin bu denli yakınında durma düşüncesi bile tiksindiriciydi. Onu arkasında bırakacak, ordugâhlarla bozkırları terk edecek ve doğanın en temel kanunlarının bile ne idüğü belirsiz iblislikler yüzünden anlamsız kaldığı mavi, gizemli doğu ile arasına bin mil koyacaktı.
Bir an için krallıkların bu rengârenk giyimli barbara bağlı mukadderatı dengede kaldı. Ufak bir şey–sadece huzursuz bakışına takılan bir çalıya asılı bir ipek parçası–oldu terazinin dengesini bozan. Burun delikleri genişledi, sinirleri tatlı bir kokuyla titreşerek üstüne eğildi. Bu yırtık kumaş parçasındaki koku öyle zayıftı ki Jehungir’in otağında gördüğü gürbüz kadının açık teniyle ilişkilendirdiği umut verici kokuyu tanıması fiziksel yetilerinden çok bazı bulanık içgüdüler vasıtasıyla oldu. Balıkçı, yalan söylememişti demek; o buradaydı! Sonra humuslu toprakta tek bir iz gördü. Bu uzun, ince, çıplak bir ayak iziydi ama bir kadına değil, bir erkeğe aitti ve olağandan derindi. Kanaati belliydi; izi bırakan bir yük taşıyordu, bu yük Kozak’ın aradığı kız dışında ne olacaktı?
Mavi ateş yarıkları gibi gözlerle, ağaçlar arasında karaltısı görünen karanlık kulelere bakarak sessizce durdu. Sarışın kadına duyduğu arzu, kim olursa olsun, onu kaçırana yönelik kasvetli, ilkel bir öfkeyle yarışıyordu. İnsan arzusu doğaüstü korkuları yendi ve mazgallı siperlerdeki gözlerden sakınmak için bir avcı panter gibi sessizce çömelip yoğun yaprak örtüsü avantajını kullanarak surlara süzüldü.
Yaklaşırken, surların harabeleri oluşturan yeşil taşın aynısından yapıldığını gördü ve bulanık bir aşinalık hissine kapıldı. Sanki daha önce hiç görmediği, ancak rüyasına giren yahut zihninde canlandırdığı bir şeye bakmaya benziyordu bu. Nihayet sezgisini kabullendi. Sur ve kuleler harabelerin planını takip ediyordu. Ufalanmış hatlar tekrar asılları olan yapılara dönüştürülmüş gibiydi.
Bereketli topraktan dimdik yükselen surun dibine sokulurken sabah sükûnetini hiçbir ses bozmuyordu. İç denizin güney mıntıkasındaki bitki örtüsü neredeyse tropikti. Burçlarda kimseyi görmedi, içeriden hiç ses gelmedi. Sol tarafında az ileride kocaman bir kapı gördü. Bu kapının kilitli ve muhafızsız olduğunu farz etmek için neden yoktu. Fakat inanıyordu ki aradığı kadın bu surun ardında bir yerlerdeydi ve seçtiği yol da her zamanki gibi pervasız oldu.
Üstündeki sarmaşıklı dallar mazgallı siperlere doğru uzanıyordu. Koca bir ağaca kedi gibi tırmandı, balkon duvarı üstünde bir noktaya ulaşarak kalın bir dalı iki eliyle kavradı; kollarıyla gerekli momentumu kazanana dek ileri geri sallandı; sonra bıraktı ve sapanla atılmış gibi uçarak kedi gibi burca kondu. Orada çömelerek kentin sokaklarına baktı.
Surun çevrelediği alan fazla büyük değildi ama içindeki yeşil taş binaların sayısı şaşırtıcıydı. Hoş bir mimari tarzını yansıtan, üç dört kat yüksekliğinde, genelde düz çatılı binalardı bunlar. Caddeler bir tekerleğin parmaklıkları gibi, şehrin merkezinde, kubbe ve kuleleriyle tüm şehre hâkim yüksek bir yapı bulunan altıgen şekilli avluda birleşiyordu. Gün doğduğu halde ne sokaklarda bir hareket vardı, ne de pencerelerden bakan birileri. Burada hüküm süren sessizlik, yalnızca ölü ve terk edilmiş bir kentte olabilirdi. Az ilerisinde taştan yapılmış dar bir merdiven sura çıkıyordu. Buradan indi.
Evler sura öyle yakındı ki yarı yolda kendini bir pencereden bir kol boyu mesafede buldu ve içeriyi kolaçan etmek için durdu. Parmaklık yoktu ve ipek perdeler saten kordonlarla toplanmıştı. Duvarları koyu renk kadife perdelerle örtülmüş bir odaya bakıyordu. Zemin pahalı halılarla kaplıydı ve cilalı bronzdan sıralarla kürkler yığılmış fildişi bir kürsü de vardı.
Alt sokaktan yaklaşan birinin sesini işittiğinde inişine devam etmek üzereydi. Meçhul şahıs köşeyi dönüp onu merdivende göremeden aradaki boşluğu çabucak aştı, usulca odaya inip kılıcını çekti. Bir an için heykel gibi durdu, tam bir şey olmadı diye halıların üstünden kemerli girişe doğru hareketleniyordu ki, perdelerden biri minderlerle kaplı bir kameriyeyi açığa çıkararak yana çekiliverdi. Bu kameriyede narin, kara saçlı bir kız, mahmur gözlerle ona bakıyordu.
Conan anında bağırmaya başlamasını bekleyerek gergin gergin baktı ona. Ama kız, sadece zarif bir elle bir esnemeyi boğdu, kameriyeden kalktı ve bir eliyle tuttuğu perdeye lakayt bir tavırla yaslandı.
Teni hayli esmer olsa da beyaz ırkın üyesiydi muhakkak. Düz kesimli saçı gece yarısı kadar siyah, tek giysisi esnek kalçasındaki bir tutam ipekti.
Şu an konuşuyordu ama lisanı yabancıydı; Conan başını iki yana salladı. Kız yeniden esnedi, gerindi ve korku veya şaşkınlık göstermeden anlayabildiği bir dile geçti. Tuhaf şekilde eski gelen bir Yuetshi lehçesiydi bu.
“Birini mi arıyorsun?” diye sordu kayıtsızca; odasının silahlı bir yabancı tarafından işgali, hayal edilebilecek en sıradan şeydi adeta.
“Kimsin sen?” diye sordu Conan.
“Ben Yateli,” diye cevapladı tembel tembel. “Akşamdan kalma olsam gerek. Öyle uykum var ki şimdi. Sen kimsin?”
“Ben Conan, Kozakların atamanlarından biriyim.” Conan gözünün ucuyla kızı süzerek cevap verdi. Kızın tavrının sahte olduğuna inandığından, ya odadan kaçmaya yeltenmesini ya da evi ayağa kaldırmasını bekliyordu. Fakat yanında sinyal kordonu olabilecek kadife bir ip olmasına rağmen, kız buna uzanmadı.
“Conan,” diye tekrarladı mahmur mahmur. “Dagonialı değilsin, Bir paralı askersin zannımca. Çok Yuetshi kellesi uçurdun mu?”
“Su sıçanlarıyla savaşmam ben!” diye hırladı.
“Oysa onlar çok korkunçlar,” diye mırıldandı. “Kölemiz oldukları zamanları anımsarım. Ama isyan ettiler, yaktılar, katlettiler. Sadece Khosatral Khel’in büyüsü surlardan uzak tutuyordu onları–” Durdu, şaşkın bir bakış, yüzündeki mahmurlukla boğuştu. “Unuttum,” diye mırıldandı. “Dün gece surlara tırmandılar. Naralar ve ateş vardı, insanlar Khosatral’a boşu boşuna yakarıyordu.” Sanki berraklaştırmak ister gibi başını salladı. “Ama bu olamaz,” diye mırıldandı, “Çünkü ben sağım, oysa öldüm sandım. Oh lanet!”
Odaya girdi, elini tutarak Conan’ı kürsüye çekti. Barbar, hayret ve kararsızlık içinde boyun eğdi. Kız ona uykulu bir çocuk gibi gülümsüyor, uzun ipeksi kirpikleri kara, bulutlu gözlere düşüyordu. Sanki kendisini gerçekliğine ikna etmek ister gibi erkeğin gür, kara buklelerinde gezdirdi parmaklarını.
“Bir rüyaydı,” esnedi, “Galiba hepsi bir rüya. Artık bir düşte gibi hissediyorum kendimi. Umurumda değil. Bazı şeyleri hatırlayamıyorum –Unutmuşum– anlayamadığım şeyler var, oysa düşünmeye çalıştığımda öyle uykum geliyor ki. Zaten dert de değil.”
“Ne demek istiyorsun?” Huzursuzlanarak sordu. “Dün gece surlara tırmandılar mı dedin? Kim?”
“Yuetshiler. Galiba öyle. Bir sis bulutu her şeyi gizliyor ama çıplak, kan lekeli bir iblis beni boğazımdan yakaladı ve bıçağını göğsüme sapladı. Ah, bu canımı yaktı! Fakat bir rüyaydı bu, zira bak, yara falan yok.” Aylak aylak pürüzsüz göğsünü araştırdı, sonra Conan’ın kucağına gömülüp yumuşak kollarını kalın boynuna doladı. “Hatırlayamıyorum,” diye mırıldandı, esmer başını adamın güçlü göğsüne yaslayarak. “Her şey bulanık ve sisli. Boş ver. Sen rüya değilsin. Güçlüsün. Bırak da yaşayalım elden gelirken. Sev beni!”
Kızın şahane başını kalın kolunun kavisine yatırdı ve dolgun, kızıl dudaklarını içten bir hevesle öptü.
“Güçlüsün,” diye tekrarladı sesi azalarak. “Sev beni–Sev–” uykulu mırıltı soldu, siyahımsı gözler kapandı ve uzun kirpikler çekici yanaklara düştü. Kıvrak beden Conan’ın kollarında gevşedi.
Kaşlarını çatarak baktı kıza. Tüm kentin yakasına yapışan yanılsamanın bir parçası gibi görünüyordu ama araştıran parmaklarının altındaki kol ve bacakların dinçliği, kollarında bir rüya gölgesi değil, kanlı canlı bir kız tuttuğuna ikna etti onu. Daha fazla kafa yormadan, onu çabucak kaidedeki kürklerin üstüne yatırdı. Uykusu doğal olamayacak kadar derindi. Conan kızın bir tür ilaç, belki de Xuthal kara nilüferi müptelası olduğuna kanaat getirdi.
Sonra onu hayrete düşüren başka bir şey buldu. Kaidenin üstündeki kürkler arasında hâkim rengi altın sarısı olan muhteşem, benekli bir post vardı. Bu ustaca bir taklit değil, gerçek bir hayvan postuydu. Bu hayvanın soyunun da en azından bin yıl önce tükenmiş olması gerektiğini biliyordu Conan; Hyboria efsanelerinde önemli yer tutan ve ezelin ressamlarının renkli pigment veya mermerle tasvir etmekten keyif aldığı büyük altın leopardı bu.
Kafasını hayretle sallayan Conan, eşikten dolambaçlı bir koridora geçti. Eve sükûnet hâkimdi ama keskin kulakları sura çıkan, binaya girdiği merdivenden tırmanan bir şey olarak tanımladığı bir ses işitti dışarıdan. Bir an sonra, yumuşak ama ağır bir şeyin az evvel ayrıldığı odaya tok bir sesle indiğini işitince irkildi. Çabucak dönüp, yerde yatan bir şey durmasına yol açana dek kıvrımlı koridorda hızla ilerledi.
Yarısı koridorun ortasında, diğer yarısı duvardaki panellerden biri süsü verilen bir kapıyla gizlenmiş bir açıklıkta duran bir insan bedeniydi bu. Traşlı kafası ve zalim ifadesiyle, sadece ipek bir peştamal giyen esmer, zayıf bir erkekti. Sanki ecel tam kapıdan çıkarken vurmuş gibi yatıyordu. Conan ölüm nedenini araştırmak için eğilince, bunun da sadece odadaki kızınkiyle aynı derin uykuda olduğunu gördü.
Fakat neden uyumak için böyle bir yeri seçmesi gereksindi ki? Bu problem üzerinde düşünüp taşınırken, arkasından gelen bir sesle canlandı. Bir şey koridordan ona doğru geliyordu. Aşağı doğru çabuk bir bakış, koridorun kilitli olabilecek koca bir kapıyla son bulduğunu gösterdi. Conan yatan bedeni panel girişinden çekti ve içeri girerek kapıyı arkasından kapadı. Bir tıkırtı kilidin yerine oturduğunu söyledi. Zifiri karanlıkta dikilirken, bir ayak sürüme sesinin tam kapının arkasında durduğunu işitti ve belkemiğinden hafif bir ürperti geçti. Bu ses ne bir insan ayağına aitti, ne de daha önce karşılaştığı türden bir hayvana.
Bir sessizlik anı oldu, ardından da hafif bir ahşap ve metal gıcırtısı. Elini kapıya koyunca kapının sanki dışarıdan aralıksız muazzam bir ağırlık uygulanmakta gibi gerilerek içeri büküldüğünü hissetti. Tam kılıcına uzanırken zorlama kesildi ve ensesindeki tüyleri diken diken eden tuhaf, salyalı bir konuşma işitti. Pala elde geri geri gitmeye başladı ve topukları basamakları hissetti; az kalsın tepetaklak yuvarlanıyordu. Aşağı doğru inen dar bir merdivendeydi.
Yoklasa da duvarlarda başka bir açıklık bulamadan siyahlığın içinde el yordamıyla indi. Nihayet artık evde değil, altındaki toprağın derinliklerinde olduğu kanaatine vardı. Basamaklar yatay bir tünelde son buluyordu.
V
Conan, bir an için görünmez bir çukura düşmekten korkarak siyah, sessiz tünelde el yordamıyla ilerledi; ancak nihayet ayakları yeniden basamaklara çarptı ve yoklayan parmaklarının üstünde metal bir kulp bulduğu bir kapıya dek tırmandı. Muazzam ölçülerde yüksek, loş bir odaya girmişti. Benekli duvarların önüne dizili fantastik sütunlar yarı saydam, karanlık bir tavanı taşıyordu. Tavana olanaksız bir yükseklik yanılsaması vererek, bulutlu bir gece yarısı göğü gibi gösteriyordu bu durum. Dışarıdan herhangi bir ışık süzülüyorsa da, acayip şekilde değiştiriliyordu.
Kasvetli alacakaranlıkta çıplak, yeşil zeminde ilerledi. Büyük oda çember şeklindeydi ve bir tarafından devasa bir kapının muazzam bronz kanatlarınca delinmişti. Bu kapının karşısında, geniş, yılankavi bir merdivenle çıkılan bir kaide, üstünde de bakır bir taht vardı. Conan bu tahtın üstünde çöreklenen şeyi görünce palasını kaldırarak telaşla geriledi.
Sonra, yaratık kımıldamayınca daha yakından inceledi; birazdan da cam basamaklara tırmanmış ona bakıyordu. Bu yeşime benzer bir maddeden yontulmuş bir yılandı anlaşılan. Her pul gerçek yaşamdaki kadar net gözüküyordu. Yanardöner renkleri dahi ikna edici şekilde kopyalanmıştı. Büyük, takoz biçimli kafa, yarı yarıya kangallara gömülüydü. Bu yüzden ne gözleri görünüyordu ne çenesi. Beyninde bir tanıma kıpırdandı. Bu yılan, geçmiş çağlarda Vilayet Denizi’nin güney kıyılarının sazlık kesimlerini mesken tutan o korkunç bataklık canavarlarından birini tasvir ediyordu görünüşe göre. Fakat altın leopar gibi bunların da nesli yüzlerce yıl önce tükenmişti. Conan Yuetshi’lerin put kulübelerinde bunların kaba, minyatür tasvirlerini görmüştü, tarihöncesi kaynaklara dayanan Skelos Kitabı’nda da tarifleri de vardı.
Conan kalçası kalınlığında, muazzam uzunluğu aşikâr pullu gövdeye hayran kaldı. Uzandı ve meraklı bir eli yaratığın üzerine koydu. Koyar koymaz da, kalbi durur gibi oldu. Buz gibi bir üşüme damarlarındaki kanı dondurdu, ensesindeki tüyler dikildi. Elinin altında cam, metal veya taşın kırılgan pürüzsüz yüzeyi değil, canlı bir varlığın esnek, yumuşak dokusu vardı. Soğuk, uyuşuk bir yaşam akışını hissediyordu parmaklarının altında.
Gayrı ihtiyari bir tiksintiyle çekti elini. Elindeki kılıç onu neredeyse boğan dehşet, tiksinti ve korkudan titreyerek geri geri gitti ve bakır tahtta uyuklayan korkunç yaratığa müthiş bir çekimle bakarak, sancılı bir özenle indi cam basamakları. Hayvan kımıldamadı.
Bronz kapıya ulaştı, kendisini o yapışkan dehşetle birlikte kilitli bulacağı korkusundan ecel terleri dökerek yüreği ağzında yokladı. Fakat kanatlar dokunuşuna boyun eğdi, aradan süzüldü ve arkasından kapadı.
Kendini yüksek, perdeli duvarlarıyla geniş bir koridorda buldu. Burada da aynı alacakaranlık ışık vardı. Uzaktaki nesneleri belirsizleştiren ışık, karanlıkta görünmeden süzülen yılanları hatırına getirerek tedirgin etti onu. Diğer uçtaki kapı yanıltıcı ışıkta millerce ırak geldi ona. Daha yakında arkasında bir açıklık olduğunu akla getiren bir perde asılıydı, onu ihtiyatla kaldırınca, yukarı çıkan dar bir merdiven keşfetti.
İkirciklenirken, az önce ayrıldığı büyük odadan, kilitli panelin dışındakine benzer bir ayak sürüme sesi işitti. Tünelde takip mi edilmişti? Perdeyi arkasından kapatarak, süratle merdiveni tırmandı.
Az sonra, dolambaçlı bir koridora çıktı ve rastladığı ilk eşikten daldı. Görünüşte maksatsız gezisinin hedefi ikiye çıkmıştı; bu bina ile gizemlerinden kaçmak ve saray mı, mabet mi her neyse bu binanın bir yerinde hapis tutulduğunu hissettiği Nemedialı kızı bulmak. Buranın kent merkezinde, tutsak bir kadının getirileceği kuşku götürmeyen, muhtemelen şehir efendisinin de yaşadığı büyük, kubbeli yapı olduğuna kanaat getirdi.
Kendini başka bir koridorda değil bir odada buldu, duvarlardan birinin arkasından gelen bir ses işittiğinde basamaklara dönmek üzereydi. Bu duvarda kapı falan yoktu ama yakına sokulunca net olarak işitti. Ve belkemiği boyunca buz gibi bir üşüme gezindi. Lisan Nemedia lisanıydı ama ses insana ait değildi. Geceyarısı çalan bir çana benzer ürkütücü bir titreşimi vardı.
“Boşluk’da, beni bir arada tutan dışında yaşam yoktu,” diye çınlıyordu. “Ne ışık, ne hareket, ne de herhangi bir ses. Sadece yukarıya doğru karşı konulmaz yolculuğumda bana yol gösterip sevk eden yaşamın ötesinde ve ardındaki kör, duygusuz bir dürtü. Asırlar, çağlar boyunca tırmandım değişmez karanlık katlarına—”
O çın çın öten sesle büyülenen Conan başka her şeyi unutarak çömeldi; ta ki sesin hipnotik gücü, yeti ve sezgilerinde tuhaf bir yer değişikliğine yol açıp, görüşünde yanılsamalar yaratana dek. Conan artık uzak, ritmik dalgalar haricinde sesin farkında değildi. Kendi çağı ve kimliğinin ötesine geçti. Maddi evrenin cismine bürünmek üzere çağlar önce Gece ve Boşluk’tan sürünerek çıkan Khosatral Khel adındaki yaratığın dönüşümünü canlandırdı gözlerinin önünde.
Oysa insan bedeni Khostral Khel’in dehşetengiz varlığını barındırmak için çok cılız, çok değersizdi. Böylece bir insan şekli ve görünümünde ayağa kalktı ama eti et değildi, kemiği kemik, kanı da kan. Daha önce canlı varlığın nabzı ve kıpırtısını hiç tanımamış temel bir maddenin yaşaması, düşünmesi ve hareket etmesine yol açtığından tüm doğaya karşı bir küfre dönüştü.
Dünyada bir tanrı gibi azametle yürüdü, zira hiçbir dünyevi silahı ona zarar veremezdi; bir asır onun için bir saat gibiydi. Gezileri sırasında Dagonia adasını mesken tutan ilkel insanlara rastladı, bu kavme bir kültür ve medeniyet vermekten keyif aldı. Onun yardımıyla Dagon şehrini inşa ettiler; oraya yerleştiler ve ona ibadet ettiler. Tuhaf ve ürperticiydi, unutulmuş çağların zalim canlılarının hala kol gezdiği gezegenin karanlık köşelerinden çağrılan hizmetkârları. Dagon’daki evi, kafaları kazınmış papazların adak için kurbanlar getirdiği tünellerle tüm diğer evlere bağlandı.
Ancak birçok devrin ardından, deniz sahilinde vahşi, kaba insanlar peyda oldu. Kendilerine Yuetshi diyorlardı, vahşi bir çatışmada yenilip köle edildiler ve neredeyse bir kuşak Khosatral’ın mihraplarında can verdi.
Büyüsü tutuyordu onları orada. Sonra, meçhul bir kavimden tuhaf, cılız bir adam olan rahipleri yabanlıklara daldı. Döndüğünde hiçbir dünyevi maddeden yapılmamış bir bıçak taşıyordu. Gökyüzünde bir ateş oku gibi parlayarak uzak bir vadiye düşen meteordan dövülmüştü. Köleler ayaklandı. Testere ağızlı hilal hançerleri Dagon erkeklerini koyun gibi boğazladı. O dünya dışı bıçağın karşısında Khosatral’ın büyüsü aciz kaldı. Caddeleri tıkayan kızıl dumanlar arasında katliam ve kasaplık böğürürken, o zalim dramanın en zalim sahnesi yılan derisi gibi benekli duvarlar ve bakır tahtıyla, muazzam kaideli odanın arkasındaki gizemli kubbede oynandı.
Yuetshi rahibi tek başına çıktı o kubbeden. Düşmanının canına kıymamıştı zira onu salma tehdidini asi kullarının başı üstünde tutmak istiyordu. Kıyamete dek baygın ve kıpırtısız tutan bir büyü olarak göğsüne koyduğu gizemli bıçakla birlikte, altın kürsüde yatar halde bıraktı Khosatral’ı.
Ancak çağlar geçti ve rahip öldü, terkedilmiş Dagon kuleleri yıkıldı, efsaneler soldu, Yuetshi nüfusu kıtlık, veba, açlık ve savaş nedeniyle, sahil boylarında sefalet içinde yaşayan dağınık kalıntılara dönüştü.
Sadece gizemli kubbe direndi zamanın çürütüşüne; ta ki tesadüfen bir yıldırım düşüp de meraklı bir balıkçı büyülü bıçağı tanrının göğsünden kaldırıp büyüyü bozana dek. Khosatral Khel kalktı, canlandı ve bir kez daha güçlendi. Şehri yıkılmadan önceki günlerdeki şekilde onarmak ona keyif verdi. Kara büyüsüyle unutuluş binyıllarının tozlarından kuleleri yükseltti, çağlardır toz halindeki halkı da yeniden hayata döndü.
Ancak ölümü tadan halk yalnızca kısmen diriydi. Ruh ve akıllarının karanlık köşelerinde ölüm hala mağlup edilmeden gizleniyordu. Dagon halkı gece vakti hareket ediyor, seviyor, nefret ediyor, yiyip içiyor ve Dagon’un çöküşü ile kendi katledilişlerini yalnızca bulanık bir rüya gibi de olsa hatırlıyordu. Büyülü bir yanılsama sisi içinde varlıklarının acayipliğini hissederek, fakat nedenini sorgulamadan var oldular. Günün gelişiyle, geceleyin yeniden kalkmak üzere ölümün akrabası olan derin uykuya gömüldüler.
Tüm bunlar, perdeli duvarın yanında çömelirken korkunç bir panorama halinde dalgalandı Conan’ın bilinci önünde. Mantığı bocaladı. Tüm kesinlik ve muhakeme yeteneği, içinde korkunç olasılıkların kukuletalı varlıklarının kol gezdiği hayal meyal bir evren bırakarak silinip süpürüldü. Nizamı âlemi düzenleyen kanunlar üstünde bir zafer çanı gibi öten ses arasında, Conan’ın aklına, çılgınlık katmanlarını aşan bir insan sesi demir attı. Bir kadının histerik hıçkırığıydı bu...
Gayri ihtiyari ayağa fırladı.
VI
Jehungir Ağa, sazlıklar arasındaki kayığında artan bir sabırsızlıkla bekledi. Bir saatten fazla geçmiş, Conan yeniden ortaya çıkmamıştı. Hala adada gizlendiğini zannettiği kızı arıyordu mutlaka. Oysa başka bir ihtimal geliyordu Ağa’nın aklına.. Ya Ataman savaşçılarını yakında bir yerde bıraktıysa, onlar da kuşkulanarak bu uzun yokluğun nedenini araştırmaya gelirse? Jehungir kürekçilere seslendi ve uzun sandal sazlıklar arasından yontma basamaklara süzüldü.
Kayıkta yarım düzine adam bırakıp kalanları yanına aldı. Sivri tepeli tolga ve kaplan derisinden pelerinler içinde on güçlü Khawarizm okçusuydu bunlar Aslanın inini istila eden avcılar gibi oklar kirişte sokuldular ağaçların dibine. Büyük bir papağan olması muhtemel kocaman yeşil bir yaratığın geniş kanatların pes gürleyişiyle başları üstünde fırıl fırıl döndüğü, ardından ağaçların arasında kaybolduğu zaman haricinde ormanda sessizlik hüküm sürüyordu. Jehungir ani bir hareketle ekibini durdurdu ve uzaklardaki yeşillikte görünen kulelere gözlerine inanamadan baktılar.
“Tarim!” diye mırıldandı Jehungir. “Korsanlar harabeleri yeniden inşa etmiş! Conan da orada mutlaka. Bunu araştıralım. Anakaranın bu denli yakınında müstahkem bir kasaba! Gelin!”
Yenilenen bir ihtiyatla süzüldüler ağaçların arasında. Oyun değişmişti; izci ve avcıyken casuslara dönüşmüşlerdi.
Onlar, arap saçı gibi bitki örtüsünün arasında sürünedursun, aradıkları adam onların filigranlı oklarından daha ölümcül bir tehlike içindeydi.
Conan duvarın ötesinde çınlayan sesin kesildiğini ürpererek fark etti. Bir heykel gibi kıpırdamadan durdu, bakışı birazdan zirvedeki bir dehşetin belireceğini bildiği perdeli kapıya odaklandı.
Yaratık odanın içindeyken bulanık ve pusluydu, baktıkça Conan’ın saçı kafa derisinde dikilmeye başladı. Alacakaranlıkta bir baş ve bir çift devasa omzun peyda olduğunu gördü. Hiç ayak sesi gelmedi ama muazzam esmer beden Conan bir insan bedenini tanıyana dek netleşti. Sandaletler, bir etek ve enli sahtiyan bir kemer giymişti. Düz kesilmiş yelesi altın bir taçla toplanmıştı. Conan devasa omuzların kavisine, kabaran göğsün genişliğine, gövde ve uzuvlarındaki adalelerin lifleri, kabartı ve kümelerine bakakaldı. Çehresi zayıflık ve merhametten yoksundu. Gözleri kara ateş toplarıydı. Conan anladı ki Dagonia ilahı, Boşluk’un yaşlısı Khosatral Khel buydu.
Tek laf edilmedi. Konuşmaya hacet yoktu. Khosatral iri kollarını açtı ve bunların altına çömelen Conan devin karnına rastgele vurdu. O anda hayretten gözleri yanarak geri sıçradı. Keskin ağız kesmeden sekerken, güçlü bedende bir örse çarpmış gibi çınlamıştı. Ve Khosatral amansız bir dalga halinde saldırdı.
Saliselik bir sarsıntı, uzuvlar ve gövdelerin vahşi bir çırpınışıyla birbirine girişi ve çabasının büyüklüğünden tüm kasları titreyip, sıyıran parmakların berelediği derisi kanayan Conan açığa fırladı. O temas anında, doğaya küfrün nihai çılgınlığını tecrübe etmişti. İnsan eti değil, yaşayan, duyarlı metaldi kendisini bereleyen; canlı demirden bir gövde vardı karşısında.
Khosatral karanlıkta savaşçının üstünde yükseldi. O muazzam parmaklar bir kilitlendi mi, pençesindeki insan etini hamura çevirene kadar gevşemezdi. Adeta bir kâbusta, bir insanın bir rüya
Yararsız kılıcını fırlatıp atan Conan, ağır bir sırayı kaptı ve tüm gücüyle fırlattı. Kaldırmayı bile sadece birkaç kişinin başarabileceği türden bir mermiydi bu. Sıra Khosatral’ın geniş göğsüne çarparak kıymık kıymık oldu. Darbe bacaklarını iki yana açan devi sarsmadı bile. Yüzü insan görüntüsünden bir şeyler kaybetti, ürkütücü baş çevresinde bir alev halkası dalgalandı ve hareketli bir savaş kulesi gibi saldırdı.
Conan umutsuz bir asılışla duvardaki perdeden koca bir bölüm yırttı, sırayı fırlatmak için gerekenden daha büyük bir güçle çevirerek devin başına doladı. Bir an için bocaladı Khosatral; gücüne ahşap veya çelikten daha fazla direnen yapışkan kumaş tarafından boğularak körleştirildi. O anda Conan palasını kaptığı gibi koridora fırladı. Hızını kontrol etmeden kendini bitişikteki odanın kapısından içeri attı, kapıyı çarparak kapattı ve sürgüledi.
Sonra hızla dönerken, içindeki tüm kan beynine çıkmış gibi bir anda durdu. Bir ipek minder yığınına çömelerek altın saçını çıplak omuzlarına akıtan, gözleri dehşetle boş boş bakan, uğruna bunca şeyi göze aldığı kadındı. Arkasında bir parçalanma sesi aklını başına getirene dek peşindeki dehşeti neredeyse unuttu. Kızı kaptığı gibi karşı kapıya atıldı. Korkudan karşı koyamayacak, yardım da edemeyecek kadar biçareydi. Zayıf bir iniltiydi elinden tek gelen.
Conan kapıyı yoklayarak zaman kaybetmedi. Palasının tahripkâr bir darbesi kilidi ikiye böldü, ötesinde karaltısı görünen merdivenlere atılırken, diğer kapıyı kıran Khosatral’ın baş ve omuzlarını gördü. Dev, koca panelleri mukavva gibi parçalıyordu.
Conan, koca kızı bir çocuk gibi zorlanmadan omzunda taşıyarak merdivenlerden yukarı koştu. Nereye gidiyordu fikri yoktu ama merdiven yuvarlak, kubbeli bir odanın kapısında son buldu. Khosatral arkadaki merdivenlerden bir ölüm rüzgârı kadar sessizce ve süratle geliyordu.
Odanın duvarları masif çelikti, kapısı da öyle. Conan kapıyı kapattı, üstüne döşeli iri sürgüleri yerlerine indirdi. Buranın, Khosatral’ın, emirlerini yapmaları için çukurlardan salıverdiği canavarlara karşı güvenle uyumak için kendisini kilitlediği özel odası olduğu sonucuna vardı.
Muazzam kapı, devin saldırısı altında sarsılıp titrediğinde sürgüler ancak yerine oturmuştu. Conan omuz silkti. Yolun sonuydu bu. Odada ne başka bir kapı vardı ne de pencere. Hava ve tuhaf, puslu ışık kubbedeki yarıklardan geliyordu anlaşılan. Köşesinde durduğu şu anda, gayet sakin halde, palasının çentilmiş ağzını yokladı. Kurtulmak için en şiddetli hamlesini yapmıştı; dev o kapıyı kırarak geldiğinde, yararsız kılıcıyla başka bir vahşi saldırı patlatacaktı. Herhangi bir netice beklediğinden değil; savaşarak ölmek mizacında olduğundan. O an başka bir hareket tarzı yoktu, sükûneti de zorlama veya yapmacık değildi.
Güzel yoldaşına dönen bakışı, sanki yaşamak için yüz yılı daha varmış gibi hayranlık ve ilgi doluydu. Kapıyı kapatmaya döndüğünde kızı çuval gibi yere atmış, o da mekanik olarak çağıldayan saçlarıyla kıt giysisini düzelterek dizüstü doğrulmuştu. Kızın koyu altın rengi saçlarını açık renkli iri gözlerini; her tarafından hayat akan sağlıklı, süt beyaz tenini, göğüslerinin sağlıklı kabartılarını, muhteşem kalçalarının çizgilerini yiyip bitirirken beğeniyle parladı Conan’ın gözleri.
Kapı sarsılıp, bir sürgü inleyerek yol verirken, kız alçak bir çığlık kaçırdı.
Conan dönüp bakmadı, kapının biraz daha dayanacağını biliyordu.
“Bana kaçtığını anlattılar,” dedi. “Bir Yuetshi Balıkçısı burada gizlendiğini söyledi. Adın ne senin?”
“Octavia,” Mekanik şekilde hıçkırdı. Ardından sözcükler sel gibi aktı. Umutsuz parmaklarla onu yakaladı. “Oh Mitra! Bu kâbus ta nesi? Halk–Esmer tenli ahali–İçlerinden biri beni ormanda yakaladı ve buraya getirdi. Beni ona getirdiler– Ona—O şeye. Bana dedi ki–dedi ki–ben deli miyim? Bu bir düş mü?
Conan bir şahmerdan yemiş gibi içeri bel veren kapıya baktı.
“Hayır” dedi; “bu rüya değil. O menteşe gevşiyor. Bir iblisin de sıradan bir insan gibi kapıyı kırmaya mecbur oluşu tuhaf; fakat her halükarda gücünün kendisi bile şeytanca.”
“Onu öldürebilir misin?” diye soludu kız. “Güçlüsün.”
Conan ona yalan söylemek için fazla dürüsttü. “Bir fani onu öldürebilse zaten ölmüş olurdu,” diye cevapladı. “Kılıcım karnında çentik çentik oldu.”
Kızın gözleri camlaştı. “Demek ki ölmen gerek. Sonra ben de–Ey Mitra!” ani bir delilikle haykırdı. Conan kendisine zarar vermesinden korkarak onun ellerini tuttu. “Bana ne yapacağını anlattı!” diye hıçkırdı kız. “Öldür beni! Kapıyı kırmadan kılıcınla öldür beni!”
Conan ona baktı ve başını salladı.
“Elimden ne gelirse yapacağım,” dedi. “Fazla değil ama sana yanından geçip merdivenlerden aşağı kaçma fırsatı verir. Sonra kayalıklara koş. Basamakların dibine bir kayık bağladım. Saraydan çıkabilirsen ondan da kaçabilirsin. Bu kentin halkının hepsi uykuda.”
Kız, başını ellerinin arasına gömdü. Conan palasını kaldırıp gümleyen kapının önünde durmak için ilerledi. Gören, kaçınılmaz bir ölümü bekliyor demezdi. Gözleri daha canlı parlıyor; kaslı eli kabzasında daha sıkı düğümleniyordu o kadar.
Menteşeler devin korkunç saldırısı altında gevşemişti; sadece sürgüler tarafından tutulan kapı şiddetle sallanıyordu. O saf çelik çubuklar yuvalarından dışarı doğru bükülüyor, yamuluyor, eğiliyordu. Conan, canavarın insanüstü gücüne gıpta ederek, neredeyse kayıtsız bir hayranlıkla seyretti.
Sonra hiçbir uyarı olmaksızın bombardıman kesildi. Sessizlikte, dışarıdaki sahanlıkta başka sesler işitti Conan—kanat vuruşu ve gece yarısı dalların arasında inleyen rüzgâr gibi bir mırıltı. Az sonra sessizlik çöktü ama havada yeni bir duygu vardı. Sadece barbarlığın bilenmiş içgüdüleri sezebilirdi bunu. Ayrılışına dair bir şey işitmese, görmese de Dagon efendisinin artık kapının ardında olmadığını anladı.
Kapının çeliğinde açılan yarıktan dışarıya bakındı. Sahanlık boştu. Yamulan sürgüleri çekti ve sarkan kapıyı dikkatle yana çekti. Khosatral merdivende değildi ama epey aşağıda bir metal kapı çınlaması işitti. Devin yeni şeytanlıklar mı planladığını, yoksa o mırıltı tarafından mı çağrıldığını bilmiyordu ama varsayımlarla boşa vakit harcamadı.
Octavia’ya seslendi; sesindeki yeni tını, kızı neredeyse gayrı iradi şekilde ayağa kaldırıp yanına getirdi.
“Bu da nesi?” diye hıçkırdı kız...
“Konuşmak için durma!” kızın bileğini tuttu. “Haydi,” eylem şansı değiştirmişti onu; gözleri parlıyor, sesi çatlıyordu. “Bıçak!” diye mırıldandı vahşi bir telaşla kızı merdivenlerden sürüklerken. “Büyülü Yuetshi bıçağı! Onu kubbede bıraktı! Ben–” Berrak bir zihin resmi önünde belirirken sesi birden kesildi. Bakır tahtın bulunduğu büyük odanın bitişiğindeydi o kubbe–bedeninden ter boşandı. O kubbeye ulaşmanın tek yolu, bakır tahtla üstünde uyuklayan iğrenç yaratığın bulunduğu odadan geçiyordu.
Fakat tereddüt etmedi. Merdiveni çabucak indiler, salonu geçtiler, bir sonraki merdiveni indiler ve gizemli perdeleriyle muazzam, loş koridora vardılar. Devin imi timi yoktu etrafta. Büyük, bronz kanatlı kapının önünde duran Conan, Octavia’yı omzundan tutup şiddetle silkeledi:
“Dinle!” dedi birden. “Şimdi odanın içine girip kapıyı sıkıca kapatacağım. Burada kal ve dinle; eğer Khosatral gelirse bana seslen. Eğer sana kaçmanı bağırdığımı işitirsen peşinde iblis varmış gibi kaç–ki öyle olacaktır muhtemelen. Holün diğer ucundaki şu kapıdan kaç, zira sana yardım elimden gelmeyecek. Yuetshi bıçağı için gidiyorum ben!”
Kız dudaklarının şekillendirdiği itirazı seslendiremeden, kapının kanatları arasından süzülüp arkasından kapatmıştı. Dışarıdan çalışıyor mu diye bakmadan sürgüyü dikkatle indirdi. Alacakaranlıkta o merhametsiz bakır tahtı aradı gözleri. Evet, pullu hayvan hala oradaydı; iğrenç kangallarıyla tahtı dolduruyordu. Tahtın arkasında bir kapı gördü ve kubbeye açıldığını anladı. Ama ona ulaşmak için tahtın bir metre yanından kaideye çıkması gerekiyordu.
Yeşil zeminde esen bir rüzgâr bile Conan’ın sessiz ayaklarından fazla gürültü çıkarırdı. Gözleri sürüngene yapışmış halde kaideye ulaştı, cam basamakları tırmandı. Yılan kıpırdamamıştı. Tam kapıya uzanıyordu ki…
Bronz kapının sürgüsü çınladı ve Conan Octavia’nın odaya girdiğini görünce sunturlu bir küfrü boğdu. Kız derin karanlıkta, kararsızca etrafa bakındı; o da bir uyarı bağırmayı göze alamadan donakaldı. Sonra kız onun karaltısını gördü ve bağırarak kaideye koştu: “Ben de seninle gitmek istiyorum, yalnız kalmaktan korkuyorum–Oh!” Tahtın sakinini görür görmez müthiş bir çığlıkla ellerini kaldırdı. Takoz biçimli kafa kangallarından kalktı, ışıl ışıl boynun bir metresi ona doğru uzandı.
Sonra çirkin kafası felç halindeki kızdan yana sallanarak düz, akıcı bir hareketle, kangal kangal tahttan süzülmeye başladı.
Conan palasını tüm gücüyle sallayarak kendisiyle taht arasındaki boşluğu umutsuz bir sıçrayışla aştı. Yılan öyle göz kamaştıran bir hızla çırpınarak döndü ki Cimmerialı’yı beden ve uzuvlarını yarım düzine kangalla sararak havada karşıladı. Conan düşerken, pullu gövdeyi kesen fakat bölmeyen yarı kontrollü darbesi boşa gitti.
Sonra bükülüp ezerek onu öldüren yapış yapış, kat kat kangalla cam basamaklarda kıvranıyordu. Sağ kolu hala serbestti ama öldürücü bir darbe için fırsat bulamıyordu; tek darbenin kâfi gelmesi gerektiğini de biliyordu. Şakaklarında damarları neredeyse patlatan, adalelerini titrek, acılı düğümler haline getirerek inim inim inleten bir kas genişlemesiyle on beş metrelik iblisin neredeyse tüm ağırlığını da kaldırarak doğruldu.
Palası başı üstünde ışıldarken, kaburgalarının hayati organlarını deldiğini, gözlerinin karardığını hissederek iki yana açtığı bacaklar üstünde bir an sendeledi. Sonra pala, pul, et ve omurgayı yararak indi. Orada tek bir koca bir halat olması gereken yerde, ölüm sancılarıyla çırpınıp dövünen iki iğrenç halat vardı artık. Conan sendeleyerek onların rastgele darbelerinden uzaklaştı. Başı dönüyor, midesi bulanıyor, burnundan kan süzülüyordu. Karanlık bir sis içinde el yordamıyla Octavia’yı yakaladı ve soluğu kesilene dek silkeledi.
“Bir daha bir yerde kalmanı söylersem,” diye soludu, “Orada kal!”
Kız cevap verdi mi, vermedi mi, anlayamayacak kadar başı dönüyordu. Onu kaçak bir okul kızı gibi bileğinden tutarak hala zeminde çırpınan iğrenç kalıntının etrafından geçirdi. Uzaklarda bir yerlerden insan feryatları işittiğini zannetti ama kulakları hala öyle uğulduyordu ki emin olamadı.
Kapı çabasına boyun eğdi. Khosatral oraya bıçağı korumak için bir yılan daha yerleştirdiyse diye korktu ama dev önlemlerini kâfi bulmuştu anlaşılan. Conan açılan kapıdan başka canavarların saldırmasını neredeyse bekledi ama daha da kararan ışıkta tek gördüğü, tepedeki kemerin bulanık kavisi, donuk donuk parlayan altın blok ve taşın üstünde yarım ayın ışıltısı oldu.
Bir memnuniyet nefesiyle bıçağı kaptı ve daha fazla keşif için oyalanmadı. Döndü ve odadan kaçtı, büyük koridorda, açık havaya açıldığını hissettiği kapıya koştu. Haklıydı. Birkaç dakika sonra, yoldaşını kâh taşıyarak, kâh yol göstererek sessiz caddelere çıktı. Görünürde kimse yoktu ama batı duvarının ötesinden Octavia’yı ürperten çığlıklar ve ağlayıp sızlamalar geliyordu. Conan kızı şehrin güneybatı duvarına götürdü ve zorluk yaşamadan sura çıkan bir taş merdiven buldu. Büyük holde kalın bir perde ipine el koymuştu. Şimdi surun üstündeki duvara varmış, yumuşak, sağlam ipi kalçasına bağladığı kızı yere indiriyordu. Sonra ipin ucunu bir burca sıkıca bağladı ve kızı izledi. Adadan kaçmanın sadece bir yolu vardı–batı uçurumundaki merdiven. Çığlıklar ve müthiş darbe sesleri gelen noktanın açığından dolanarak o yöne hızlandılar.
Octavia o yapraklı sığınakların içinde zalim bir tehlikenin pusuya yattığını sezinledi. Nefesi kesik kesik çıkıyordu; koruyucusuna iyice sokuldu. Oysa artık orman sessizdi ve ağaçlardan çıkıp uçurum kenarında duran birini fark edene dek hiç tehdit görmediler.
Jehungir ağa, demir bir dev birdenbire kapıdan hücum edip, onları lokma lokma et ve kırık kemik parçaları halinde ezdiğinde, askerlerini yakalayan ecelden kurtulmuştu. Okçularının kılıçlarının demir devin bedeninde kırıldığını görünce, karşılaştıklarının fani bir hasım olmadığını anlamış, katliamın sesi kesilene dek derin ormanlarda saklanarak kurtulmuştu. Sonra gerisingeri merdivene sürünmüştü ama kayıkçıları onu beklemiyordu.
Çığlıkları duymuşlar, az sonra kaygıyla beklerken, üstlerindeki kayalıkta müthiş bir zaferle devasa kollarını sallayan kanla kaplı bir canavar görmüşlerdi. Daha fazla beklememişti onlar da. Jehungir kayalıklara çıktığında işitme menzili dışındaki sazlıklarda kaybolmak üzereydiler. Khosatral gitmişti–ya şehre dönmüş, ya da surların dışında ondan kaçan adamı arayarak ormanı tarıyordu.
Jehungir, ataman ve kızın ağaçlıktan çıktığını gördüğünde, merdivenden inip Conan’ın kayığıyla ayrılmaya hazırlanıyordu. Kanını donduran ve az kalsın onu dumura uğratan tecrübe, Kozak şefine yönelik niyetini değiştirmemişti. Öldürmeye geldiği adamı görmek içini tatminle doldurdu. Jelal Han’a verdiği kızı gördüğüne de şaşmıştı ama bununla zaman harcamadı. Yayını kaldırdı, oku sonuna dek çekip bıraktı. Conan çömeldi ve ok bir ağaçta parçalandı. Conan güldü.
“Köpek!” diye alay etti. “Vuramadın! Hyrkanialı çeliğiyle ölmek için doğmadım ben. Tekrar dene Turan domuzu!”
Jehungir tekrar denemedi. O son okuydu. Palasını çekip, sivri tolgasıyla örgü zırhına güvenerek ilerledi. Conan onu yarı yolda, göz kamaştırıcı bir kılıç manevrasıyla karşıladı. Eğri kılıçlar buluşup sekti ve takip etmeye çalışanın görüşünü bulandıran ışıltılı yaylar halinde döndü. Seyreden Olivia darbeyi görmedi ama doğrama sesini işitti ve Cimmerialının çeliğinin zırhı yarıp belkemiğine kadar böldüğü böğründen kan püsküren Jehungir’in düştüğünü gördü.
Ancak Octavia’nın feryadı, sabık efendisinin ölümü yüzünden değildi. Bükülen dalların çatırtısıyla Khosatral Khel tepelerindeydi. Kız kaçamadı; dizleri boşanıp çimlere kapaklanırken ağzından bir boğuk bir çığlık kaçırdı.
Ağa’nın bedeninin üstüne eğilen Conan kaçmaya yeltenmedi. Kızıllaşan palasını sol eline geçirip muhteşem Yuetshi melezi bıçağını çekti. Khosatral Khel tepesinde yükseliyor, kollarını balyoz gibi kaldırıyordu ama bıçak güneş ışınlarıyla tutuşurken, dev birden geriledi.
Ancak Conan’ın kanı kaynıyordu. Hilal bıçakla vurarak daldı. Bıçak parçalanmadı. Bıçağın ağzı altında bir satır altındaki alelade et gibi boyun eğdi Khosatral’ın gövdesinin kara metali. Derin kesikten tuhaf bir cerahat aktı, Khosatral da koca bir çan gibi haykırdı. Dehşetli kolları savrularak indi ama Conan o müthiş darbelerle ölen okçulardan çevikti, darbelerden sakındı ve peş peşe vurdu. Khosatral sersemleyip yalpaladı; feryatlarını dinlemek korkunçtu. Sanki metal acıdan uluyor, demir işkence altında feryat edip böğürüyor gibiydi.
Sonra hızla dönerek, ormana doğru sendeledi; adımları bocaladı, çalılara çarptı ve ağaçlardan sekti. Fakat Conan hırsla takip ediyordu hala. İnsan devin hançer menziline gelmeden, Dagon’un sur ve kulelerinin karaltısı ağaçlar arasında göründü.
Sonra Khosatral, umutsuz darbelerle havayı döverek yeniden döndü. Fakat Conan, çılgın bir öfkeyle tutuşmuştu ve karşı konulmazdı. Bir panterin sıkıştırdığı erkek geyiğe saldırdığı gibi dövünen kolların altına daldı ve hilal biçimli hançeri insan kalbinin bulunması gereken noktanın altına kabzasına dek sapladı.
Khosatral sendeledi ve düştü. İnsan biçiminde sendeledi ama killi toprağa düşen insan bedeni değildi. Daha önce insan yüzü taklidi bulunan yerde, tam anlamıyla bir yüz yoktu artık; metal uzuvlar eriyip değişiyordu… Khosatral’ın dirisinden çekinmeyen Conan, ölüsünden sakınarak geriledi, çünkü korkunç bir dönüşüme tanıklık ediyordu. Ecel çırpınışları içindeki Khosatral Khel binlerce yıl önce Gayya Kuyusundan sürünerek çıkan mahluka dönüşmüştü yeniden. Katlanılmaz bir tiksintiyle öğüren Conan, gözünü kaçırmak için döndü ve Dagon zirvelerinin artık ağaçların arasında parlamadığını fark etti birden. Duman gibi solmuşlardı–mazgallı siperler, burçlu kuleler, büyük tunç kapılar, kadife, altın, fildişi; kara saçlı kadınlarla kafaları traşlı adamlar. Onlara yeniden doğuş veren insanüstü zekânın göçüşüyle hepsi sayısız çağ boyunca oldukları toza dönüşmüştü. Viran surlar, çatlak kaldırımlar ve paramparça kubbe üstünde sadece kırık sütun kökleri yükseliyordu. Conan, hatırladığı şekliyle Xapur harabelerine bakıyordu yine.
Vahşi ataman, insanlık denilen kısa ömürlü böceğin ve onu avlayan karanlığın kukuletalı mahlûklarının kozmik trajedisinden bir şeyleri belli belirsiz kavrayarak heykel gibi durdu bir süre. Sonra kızın korkuyla ona seslendiğini işitince rüyadan uyanmış gibi irkildi; yerdeki yaratığa yeniden baktı, ürperdi ve kayalıklar ve orada bekleyen kıza döndü.
Kız ağaçların altından korkuyla gözetliyordu; yarı boğuk bir rahatlama çığlığıyla selamladı onu. Conan bir an üstüne çöken loş, korkunç görüntülerden silkinmiş ve yeniden canlanmıştı.
“Nerede o?” kız ürperdi.
“Süründüğü cehenneme döndü,” diye cevapladı neşeyle. “Niye merdivenden inip kayığımla kaçmadın?”
“Bırakmamam gerek–” diye başladı, sonra fikrini değiştirdi ve nispeten somurtkan bir ifade takındı, “Gidecek yerim yok, Hyrkanialılar beni yeniden köle eder, korsanlar da–”
“Ya Kozaklar?” diye önerdi.
“Onlar korsanlardan daha mı iyi sanki?” diye sordu küçümseyerek. Katlandığı bunca çılgın dehşetin ardından, özgüvenini kazandığını görünce, Conan’ın kıza hayranlığı arttı. Küstahlığı eğlendiriyordu onu.
“Ghori’deki kampta öyle düşünüyor gibiydin,” diye cevap verdi. “O zaman tebessümlerde hayli serbesttin.”
Kızıl dudağı kibirle kıvrıldı, “Aklımı başımdan aldığını mı sandın? Mecbur kalmamış olsam bira içip et tıkınan bir barbar önünde kendimi küçültür müyüm zannettin? Efendim–ki cesedi şurada yatıyor–bunu yapmaya zorladı beni.”
“Oh!” Conan’ın süngüsü düşer gibi oldu. Sonra eksilmemiş bir keyifle güldü. “Olsun. Artık benimsin. Hadi bir öpücük ver.”
“Cüret edemez–” diye öfkeyle başlıyordu ki, ayaklarının yerden kesildiğini, atamanın kaslı göğsünde ezildiğini hissetti. Şahane gençliğinin tüm gücüyle, vahşice karşı koydu. Oysa adam sadece neşeyle güldü; kollarında kıvranan bu harika yaratığa sahip olmaktan ötürü mest olmuştu.
Ona direnen kollar yumuşayıp, gayrı ihtiyari kalın boynuna dolanana dek, içindeki tüm karşı konulmaz tutkuyla dudaklarının nektarını içerek kızın çırpınışlarını ezdi. Sonra duru gözleri bakıp gülerek konuştu: “Niye Hür Ahali’den bir şef, Turan’dan bir şehir itine tercih edilmesin?”
Kız, buselerinin hararetinden tüm sinirleri hala sızlayarak kumral saçlarını geri salladı. Kollarını erkeğin boynundan çözmedi ”Kendini bir Ağanın dengi mi zannettin?” diye meydan okudu.
Güldü ve kollarında kızla merdivene yürüdü. “Kendin karar verirsin,” diye övündü. “Çadırıma giderken yolunu aydınlatmak için meşale olsun diye Khawarizm’i yakacağım.”
Balıkçı kınındaki bıçağı gevşetti. Hareketi içgüdüseldi, zira ne bir bıçağın öldürebileceği bir şeyden korkardı, ne de testere kenarlı, hilal biçimli Yuetshi bıçağının aşağıdan yukarı bir darbesiyle bağırsaklarını deşebileceği bir insandan. Kaleyi andıran Xapur adasında kol gezen ıssızlıkta ne bir insan ne de hayvan tehdit edebilirdi onu.
Kayalıklara tırmanmış, sınırladıkları ormanı geçmiş, kayıp bir devletin emareleriyle kuşatılmış halde duruyordu şimdi. Kırık sütunlar ağaçların arasında parlıyor, viran surların dağınık hatları gölgeler içinde döne döne uzaklaşıyordu; ayağının altındaysa, altında yetişen kökler yüzünden çatlayıp eğilmiş enli kaldırım taşları vardı.
Balıkçı, kökeni geçmişin gri şafağında kaybolmuş, ezelden beri Vilayet Denizi’nin güney sahilindeki kaba balıkçı kulübelerinde yaşayan tuhaf insanlar olan kavminin tipik örneğiydi. Uzun, maymunsu kolları ve güçlü göğsüyle enlice yapılıydı ama dar kalçalı, ince, çarpık bacaklıydı. Yüzü genişti, alnı basık ve geride, saçı gür ve dağınıktı. Tüm giyim kuşamı, bıçak için bir kemer ve peştamal yerine giydiği paçavradan ibaretti.
Merakının halkının çoğundan daha az köreldiğini kanıtlayan bir yerde bulunuyordu. Xapur’u nadiren ziyaret ederdi insanlar. Ada ıssızdı, büyük iç denizi benekleyen sayısız adadan yalnızca bir tanesi oluşu haricinde tümüyle unutulmuştu. İnsanlar Hyborialı fatihlerin güneye inişi öncesinde kaybolup unutulan tarihöncesi bir krallığın kalıntıları olan harabeler yüzünden Müstahkem Xapur derdi ona. Yuetshiler arasında halen yaşayan bulanık efsaneler, balıkçılarla meçhul ada krallığı arasında sonsuz eskilikte, yarı anlaşılır bir bağlantı olduğunu akla getirse de kimse bilmezdi o taşları kimin diktiğini.
Fakat bir Yuetshi’nin bu öykülerin önemini kavrayışından beri bin yıl geçmiş olmalıydı. Onları anlamsız bir formül, geleneğin dudakları için şekillendirdiği bir nakarat olarak tekrarlıyorlardı artık. Bir asırdır hiçbir Yuetshi Xapur’a gelmemişti. Anakaranın yırtıcı hayvanların kol gezdiği sazlık bataklıklardan ibaret olan komşu sahili meskûn değildi. Balıkçının köyü anakaranın biraz daha güneyinde kalıyordu. Bir fırtına, hafif balıkçı kayığını alışıldık yerlerden uzaklara sürüklemiş, şimşeklerin çaktığı, suların kükrediği bir gece vakti, adanın yüksek kayalıklarında harap etmişti. Şimdi şafak vaktiydi; gök mavi ve dupduru parlıyor, yükselen güneş ıslak yapraklardaki damlaları mücevhere dönüştürüyordu. Gece boyunca yapışıp kaldığı kayalıklara tırmanmıştı; çünkü fırtınanın ortasında ürkütücü bir yıldırım mızrağının zifiri gökte çatallandığını görmüştü. Yıldırımın düşüşünün tüm adayı sallayan darbesine, yıkılmış bir ağaçtan çıkabileceği şüpheli bir tufan çatırtısı eşlik etmişti.
Belirsiz bir merak araştırmaya sevk etmişti onu. Şimdi aradığını bulmuş, hayvani bir huzursuzluk, gizli bir tehlike duygusu çöküyordu üstüne.
Ağaçlar arasında, sadece Vilayet adalarında bulunan acayip, pas yeşili devasa taş bloklarla inşa edilmiş, kubbeye benzer harap bir yapı yükseliyordu. Bu blokların insan eliyle biçimlendirilip yerleştirilmiş olması inanılmaz görünüyordu; oluşturdukları yapıyı yıkmak da kesinlikle insan kudretinin ötesindeydi. Fakat yıldırım, tonlarca ağırlığında blokları camdan yapılmış gibi tuzla buz etmiş, kubbenin tüm kemerini parçalamıştı.
Balıkçı enkazın üstüne tırmanıp içeri baktı. Bir hırıltı çıkarmasına yol açtı gördükleri. Yıkık kubbe içinde, kaya tozu ve molozların ortasındaki altın blokta bir adam yatıyordu. Bir tür etek ve sahtiyan kemer giyiyordu. Koca omuzlarına düz kesilmiş bir yele halinde düşen kara saçı, alnının etrafında dar, altın bir taçla toplanmıştı. Çıplak, kaslı göğsünde mücevher topuzlu, sahtiyan sarılı kabza ve geniş, hilal biçimli ağzıyla acayip bir hançer vardı. Bu hançer, balıkçının belinde taşıdığına epey benziyordu ama ağzında testere dişleri yoktu ve çok daha üstün bir beceriyle yapılmıştı.
Balıkçı, silahı arzuladı. Adam ölüydü elbette; asırlardır ölü olmalıydı. Onun türbesiydi bu kubbe. Balıkçı, hangi kadim sanatın bu bedeni tüm kasları eksiksiz, buruşmamış, esmer teni dipdiri halde koruduğuna kafa yormadı. Yalnızca solgun solgun parlayan ağzında ince, dalgalı ışıltılar görünen bıçağa duyduğu arzuya yer vardı Yuetshi’nin kalın kafasında.
Kubbenin içine atlayarak silahı adamın göğsünden aldı. Tam bunu yaparken tuhaf, korkunç bir şey yaşandı. Adaleli, esmer eller kasılarak düğümlendi. Gözkapakları, bakışları irkilen balıkçıya yumruk gibi çarpan iri, kara, büyüleyici gözleri ortaya çıkararak açıldı. Şaşkınlıktan mücevherli hançeri düşürerek geriledi. Kürsüdeki adam oturur pozisyona doğrulunca, balıkçı adamın yapısının iriliğine şaşırıp kaldı. Adamın kısık gözleri Yuetshi’yi çekti; o aralık göz kürelerinde ne dostluk okunuyordu ne minnettarlık. Bir kaplan gözünde yanana benzer yabancı ve düşmanca bir ateş vardı sadece.
Adam aniden kalktı ve tepesinde yükseldi; her hali tehditkârdı. Balıkçının kalın kafasında korkuya yer yoktu. En azından doğal bir meydan okumanın geleneksel kurallarıyla karşılaşmış bir kişinin kapıldığı türden korkuya. Muazzam eller omuzlarına inerken, testere kenarlı bıçağına asılıp tek bir hareketle yukarı doğru vurdu. Bıçağın ağzı yabancının karnında sanki çelik bir sütuna çarpmış gibi parça parça oldu. Sonra da balıkçının kalın boynu dev ellerde çürük bir dal gibi kırıldı.
II
Khawarizm Beyi ve sahil boyları muhafızı Jehungir Ağa, şatafatlı, tavus kuşu mühürlü, süslü parşömen tomarı bir kez daha taradı ve kısa, acı bir alayla güldü.
“Eee?” diye dobra dobra sordu müşaviri Ghaznavi.
Jehungir omuzlarını silkti. Soyu ve başarının insafsız tafrası içinde, yakışıklı adamdı.
“Kral sabırsızlanıyor,” dedi. “Kendi el yazısıyla, sınırı korumadaki başarısızlığım saydığı işlerden acı acı şikâyet ediyor. Tarim adına, eğer şu bozkır eşkıyasına bir darbe indiremezsem, Khawarizm’in yeni bir beyi olabilir.”
Ghaznavi, kır düşmüş sakalını dalgın dalgın çekiştirdi. Turan kralı Yezdigerd, dünyanın en güçlü hükümdarıydı. Büyük liman kenti Aghrapur’daki sarayında imparatorluk ganimetleri yığılıydı. Mor yelkenli savaş kadırgası filoları Vilayet’i bir Hyrkania gölüne dönüştürmüştü. Zamora’nın esmer halkı, Koth’un doğu eyaletlerinin yaptığı gibi haraç öderdi ona. Shemliler ta batıdaki Shushan’a dek hâkimiyetine boyun eğiyordu. Orduları güneyde Stygia sınırlarını, kuzeyde karlı Hyperborea topraklarını kasıp kavuruyordu. Süvarileri batıya, Brythunia, Ophir ve Corinthia içlerine, hatta Nemedia sınırlarına dek meşale ve kılıç taşıyordu. Yaldızlı tolga giyen silahşorların nalları altında orduları ezmiş, surlu kentler onun talimatı üzerine yangın yerine dönmüştü. Aghrapur, Sultanapur, Khawarizm, Shahpur ve Khorosun’un tıklım tıkış köle pazarlarında kadınlar –kızıl saçlı Brythunialılar, esmer Stygialılar, kara saçlı Zamoralılar, bronz tenli Kushlular ve zeytin tenli Shemliler– üç küçük gümüş sikkeye satılırdı
Yine de, çevik süvarileri sınırlarından uzaklarda ordular devirirken, tam sınırındaki küstah bir düşman, kanlı, is lekeli elleriyle sakalını yoluyordu.
Geçen yarım asırda, Vilayet Denizi ve doğu Hyboria Krallıklarının hudutları arasındaki uçsuz bucaksız bozkırlarda, aslen firariler, düşmüş insanlar, köle ve asker kaçaklarından ibaret yeni bir kavim peyda olmuştu. Bunlar çok sayıda suç ve memleketin insanıydı. Bazıları bozkırlarda doğmuş, bazıları da batı krallıklarından kaçmıştı. Bunlara ‘işe yaramaz’ anlamında ‘Kozak’ deniyordu.
Kendilerine has değerleri dışında hiçbir yasaya uymadan, vahşi, uçsuz bucaksız bozkırları mesken tutarak Ulu Hakan’a bile meydan okuyacak yetenekte bir ahaliye dönüşmüşlerdi. Turan sınırlarına aralıksız akınlar düzenliyor, yenildiklerinde bozkırlara çekiliyorlardı; çoğuyla aynı soydan olan Vilayet korsanlarıyla da Hyrkania limanları arasında mekik dokuyan ticaret gemilerini avlayıp sahili kasıp kavuruyorlardı.
“Bu kurtları nasıl ezeyim ki?” diye sordu Jehungir. “Peşlerinden bozkır içlerine gitsem ya yolumun kesilerek imha edilme, ya da beni büsbütün atlatıp yokluğumda şehri yakmaları riskine giriyorum. Son dönemde her zamankinden de cüretkâr oldular.”
“Aralarında yükselen yeni şef yüzünden,” diye cevapladı Ghaznavi. “Kimden söz ettiğimi biliyorsun.”
“Evet” Jehungir hassas bir edayla karşılık verdi. “O iblis Conan; Kozaklardan bile vahşi, yine de bir dağ aslanı kadar kurnaz.”
“Zekâsından ziyade hayvani içgüdüleri sayesinde,” diye cevapladı Ghaznavi. “Öteki Kozaklar hiç değilse uygar insanların torunları. O ise bir barbar. Fakat onun devreden çıkarılması Kozaklar için felç edici bir darbe olurdu.”
“Ama nasıl” diye sordu Jehungir. “Defalarca onun için kesin ölüm gibi görünen noktalarda yolu kesildi. İster içgüdü, ister kurnazlık, kurulan tüm tuzaklardan ya sakındı, ya da kaçtı.”
“Her hayvanın, her insanın kurtulamayacağı bir kapan vardır,” dedi Ghaznavi. “Esir fidyeleri için kozaklarla görüşürken Conan denen bu adamı inceledim. Kadınlar ve sert içkiye fazla düşkün. Köleniz Octavia’yı getirtin hele.”
Jehungir ellerini çırptı, ipek pantolonu içinde ışıl ışıl bronz bir heykele benzeyen hissiz bir Kushlu haremağası önünde eğildi ve söyleneni yapmaya gitti. Az sonra boylu poslu, güzel bir kızı bileğinden çekerek döndü. Kızın sarı saçları, duru gözleri ve açık teni kavminin safkan bir üyesi olduğunu ortaya koyuyordu. Belden kuşaklı kısa entarisi, şahane bedeninin harikulade hatlarını sergiliyordu. Güzel gözleri güceniklikle parlıyordu, kızıl dudakları somurtkandı. Oysa itaat esaret esnasında öğretilmişti ona. Yanındaki bir divana oturmasını işaret edene dek başını eğerek efendisinin karşısında durdu. Sonra Jehungir, sorar gibi baktı Ghaznavi’ye.
“Conan’ı Kozaklardan uzağa çekmeliyiz,” dedi müşavir birden. “Savaş kampları bugünlerde Zaporoska Nehrinin aşağısında bir mıntıkada kurulu—şey, sizin de iyi bildiğiniz gibi, son seferimizin o sahipsiz zebaniler tarafından bozguna uğratıldığı kamışlarla kaplı, bataklık bir cangıldır oralar.”
“Bunu unutmam ne mümkün,” dedi Jehungir acı acı.
“Anakara yakınında ıssız bir ada var,” dedi Ghaznavi, “Üstündeki bazı kalıntılar yüzünden Müstahkem Xapur adıyla biliniyor. Amacımız için biçilmiş kaftan. Denizden dimdik yükselen elli metrelik uçurum haricinde sahil şeridi yok. Bir maymun bile onları aşamaz. Birinin inip çıkabileceği tek yer, uçurumun batısında masif kayaya oyulmuş eski, merdiveni andıran dar patika.
“Conan’ı o adada tek başına tuzağa düşürebilirsek yaylarla, bir aslan avlar gibi rahatça avlayabiliriz.”
“Balık kavağa çıksın desene,” dedi Jehungir sabırsızlıkla. “Kayalıklara tırmanıp gelişimizi beklemesini söyleyecek bir ulak mı göndereceğiz ona?”
“Aslında evet!” Ghaznavi, Jehungir’in şaşkın şaşkın baktığını görünce devam etti: “Kozaklarla, Ghori Kalesi civarında, bozkır kenarında esirler için bir müzakere talep edelim. Her zaman yaptığımız gibi askeri bir kuvvetle gider, şato dışında kamp kurarız. Onlar da eşit güçle gelir ve görüşmeler alışıldık güvensizlik ve şüphelerle gelişir. Ama bu kez tesadüf eseri gibi güzel esirini da yanımızda götürelim.” Olivia’nın rengi değişti ve danışman kendisine doğru kafasını sallarken, daha yoğun bir dikkatle dinlemeye başladı. “Kız tüm cazibesini Conan’ın dikkatini çekmek için kullansın. Bu zor olmaz. O, vahşi yağmacıya, göz kamaştırıcı güzellikte görünse gerek. Kızın zindeliği fiziki yapısı, haremindeki bebek yüzlü güzellerden fazla ilgisini çekecektir.”
Octavia ayağa fırladı; aşağılanmanın kızgınlığıyla gözleri yanıp bedeni titreyerek ak yumruklarını sıktı.
“O barbarla fingirdeşmeye mi zorlayacaksınız beni?” diye haykırdı. “Bunu yapmam. Ben bozkır haydutlarına göz süzüp sırıtan piyasa fahişelerinden değilim. Bir Nemedia Lordunun kızıyım–”
“Senin Nemedialı asaletin, süvarilerim seni kaçırmadan önceydi,” diye karşılık verdi Jehungir alaycı bir tavırla. “Sadece ne söylenirse yapacak bir kölesin artık.”
“Yapmam!” dedi öfkeyle.
“Tam tersi,” Jehungir çalışılmış bir zalimlikle cevabı yapıştırdı, “Yapacaksın, Ghaznavi’nin planını beğendim. Devam et müşavirlerin prensi.”
“Conan muhtemelen onu satın almak isteyecek. Satmayı da Hyrkanialı mahkûmlarla değiştirmeyi de reddederiz. Bunun üzerine onu kaçırmayı veya zorla el koymayı deneyebilir. Gerçi sanmam ki ateşkesi bozsun. Her halükarda neye kalkışırsa kalkışsın hazırlıklı olmamız gerek.
“Sonra görüşmelerin hemen ertesinde, daha kızı tümüyle unutmadan ateşkes bayrağı altında, onu kızı kaçırmakla suçlayıp iade etmesini isteyen bir ulak yollarız. Ulağı öldürebilir ama sonuçta kızın kaçtığını zannedecektir.
“Ardından Kozak kampına gidip Conan’a Octavia’nın Xapur’da saklandığını söylemesi için bir casus –Bir Yuetshi balıkçı yapar bunu– göndeririz. Eğer adamımı tanıyorsam doğruca oraya gidecektir.”
“Ama yalnız gider mi bilmiyoruz,” Jehungir akıl yürüttü.
“Bir adam, arzuladığı kadınla buluşmaya giderken, bir bölük savaşçı mı götürür?” diye itiraz etti Ghaznavi. “Bahse girerim tek başına gidecek. Ama biz diğer seçeneği de dikkate alırız. Onu kendimizin tuzağa düşebileceği adada değil, Xapur’a bin metre mesafedeki bir burunda, bataklık bir noktadaki sazlıkların arasında bekleriz. Eğer büyük bir kuvvet getirirse, geri çekilip başka bir plan düşünürüz. Yalnız veya küçük bir birlikle gelirse işini bitiririz. Hepsi senin alımlı kölenin tebessümü ve kaş göz edişlerini hatırlayarak gelmesine bağlı…”
“Asla bu kadar alçalmam!” Octavia öfke ve utançtan vahşileşmişti. “Ölürüm daha iyi!”
“Ölmeyeceksin, benim asi güzelim,” dedi Jehungir, “Ama çok can yakıcı, aşağılayıcı bir tecrübeye maruz kalacaksın.”
Ellerini çırptı ve Octavia’ın benzi attı. Bu kez Kushlu değil, kısa, kıvırcık, mavi-kara renkte sakalıyla, orta boylu, güçlü kuvvetli bir Shemliydi giren.
“İşte tam sana göre bir iş, Gilzan,” dedi Jehungir, “Bu aptalı al da onunla biraz oyna. Fakat dikkat et de güzelliği bozulmasın.”
Shemli anlaşılmaz bir homurtuyla Octavia’nın bileğini yakaladı; demir parmakların kavrayışı üzerine kızın tüm meydan okumaları sönüverdi. Acınası bir çığlıkla kendini kurtardı, hıçkıra hıçkıra aman dilenerek zalim efendisi önünde dizüstü attı kendini.
Jehungir hayalleri kırılan işkenceciyi bir işaretle savdı, Ghaznavi’ye dönerek “Eğer planın başarılı olursa kucağını altınla dolduracağım,” dedi.
III
Şafaktan önceki karanlıkta, sazlık bataklıklar ve sisli sahilin sularında uyuklayan sessizliği alışılmadık bir ses bozdu. Ne mahmur bir su kuşuydu bu, ne de uyanan bir hayvan. Adam boyundan uzun gür sazlıkların arasında debelenen bir insandı.
Görecek kimse olmasa da, şahane uzuvları pasaklı entarisiyle biçimlendirilen uzun boylu, sarı saçlı bir kadındı bu. Octavia sahiden de kaçıp kurtulmuştu; katlanılmaz bir hal alan esarette yaşadıklarından her çilekeş zerresi tir tir titriyordu hala.
Jehungir’in sahibi olması zaten yeterince kötüydü; Oysa Jehungir, kasıtlı bir hinlikle, adı Khawarizm’de bile yozlaşma tabiri sayılan bir soyluya vermişti onu.
Octavia’nın sağlıklı teni hatıralardan karıncalanıp ürperdi. Çaresizlik ona, yırtık perde şeritlerinden yapılan bir iple Jelal Han’ın şatosundan inecek cesareti vermiş, talihi de kazığa bağlı bir ata götürmüştü. Gece boyunca at sürmüş, şafak onu denizin bataklık sahilinde sakatlanmış bir atla bulmuştu. Jelal Han’ın onun için hazırladığı iğrenç yazgıya mahkûm kalmaktan duyduğu tiksintiden ürpererek olası takipçilerden gizlenebileceği bir yer bulmak üzere bataklığa daldı. Sazlıklar etrafında seyrelip, su kalçalarına kadar yükseldiği anda ileride bir ada karaltısı gördü. Arada hayli geniş bir mesafe vardı ama tereddüt etmedi. Alçak dalgalar belini kucaklayana dek yürüdü, sonra sıra dışı bir dayanıklılık vaat eden bir zindelikle güçlü kulaçlar atmaya koyuldu.
Adaya yaklaşırken, kaleye benzer kayalıkların sudan dimdik yükseldiğini gördü. Nihayet oraya ulaştı ama ne suyun altında üzerinde durabilecek bir çıkıntı vardı, ne de suyun üzerinde tutunabilecek bir yer. Uzun kaçışın yorgunluğu, kol ve bacaklarını ağırlaştırmaya başlarken kayalıkların kavisini izleyerek yüzmeyi sürdürdü. Yekpare taşta çırpınan elleri birden bir girintiyle karşılaştı. Hıçkırıklı bir rahatlama soluğuyla kendini sudan çekip çıkardı ve loş yıldız ışığında sırılsıklam, ak bir tanrıça halinde oraya tutundu.
Kayalığa yontulmuş basamaklara benzer bir yere çıkmıştı. Kayaya yaslanarak bunu tırmanıyordu ki, kulağı boğuk, alçak bir kürek sesi yakaladı. Gözlerini zorlayınca, az önce ayrıldığı sazlık noktaya doğru hareket eden belirsiz bir kütle gördüğü vehmine kapıldı. Ama karanlıkta ne olduğundan emin olamayacağı kadar uzaktaydı. Az sonra ses kesildi ve tırmanışa devam etti. Eğer bu takipçileriyse, adada saklanmaktan başka hal çaresi gelmiyordu aklına. Bu bataklık sahilin açığındaki adaların çoğu meskûn değildi diye biliyordu. Burası bir korsan ini olabilirdi ama korsanlar bile yeğ tutulabilirdi kaçtığı hayvana.
Tırmanırken başıboş bir düşünce geçti içinden. Eski efendisini, Hyrkania beylerinin bozkır savaşçılarıyla görüştüğü Ghori Kalesi yakınındaki kamp çadırlarında–zoraki şekilde–utanmadan kaş göz ettiği Kozak şefiyle karşılaştırdı. Adamın yakıcı bakışı Olivia’yı korkutmuş, küçük düşürmüştü. Ancak adamın tertemiz, doğal vahşiliği, sadece aşırı gelişmiş bir uygarlığın üretebileceği tıynette bir canavar olan Jelal Han’dan üstün kılıyordu onu.
Kayalık çıkıntıya sıçrayıp karşılaştığı koyu gölgelere çekinerek baktı. Yeknesak bir siyahlık kütlesi oluşturan ağaçlar, kayalığın yakınına dek sokulmuştu. Başının üzerinde bir şeyler pırpır etti; bunun yalnızca bir yarasa olduğunu fark etmesine rağmen dizlerinin bağı çözüldü.
O abanoz gölgelerin görünüşünden hoşlanmadı ama dişini sıktı ve yılanları düşünmemeye çalışarak onlara doğru ilerledi. Çıplak ayağı ağaçların altındaki süngersi toprakta hiç ses çıkarmıyordu.
Bir kez içine girince, karanlık korkutucu şekilde etrafına kapandı. Geriye bakıp da kayalık ve ötesindeki denizi göremez olduğunda daha bir düzine adım bile atmamıştı. Birkaç adım sonra kafası umutsuz bir şekilde allak bullak oldu ve yön duygusunu yitirdi. Arapsaçı gibi dallar arasında tek bir yıldız bile görünmüyordu. El yordamıyla bata çıka devam etti ve sonra ani bir mola geldi.
İleride bir yerlerde bir davulun ritmik gürlemesi başladı. Böyle bir zaman ve mekânda işitmeyi umduğu türden bir ses değildi bu. Sonra yakınında bir varlığın farkına varınca onu unuttu. Göremiyordu ama karanlıkta yanında bir yaratığın olduğunu biliyordu.
Boğuk bir çığlıkla geri sindi; tam bunu yaparken, o panik anında bile bir insan kolu olarak tanımladığı bir şey dolandı beline. Feryadı bastı ve kıvrak, genç gücünün tümünü vahşi bir özgürlük hamlesi için kullandı ama onu yakalayan kişi, çılgın direnişini rahatlıkla ezerek bir çocuk gibi tuttu. Karanlığın içinde hala zonklayıp mırıldanan davullara doğru taşındığını algılarken, çılgın yalvarış ve itirazlarına karşılık veren sessizlik dehşetinin artmasına yol açtı.
IV
Şafağın ilk rengi denizi kızıllaştırırken, tek yolcusuyla ufak bir sandal kayalıklara yanaştı. Görülmeye değer biriydi kayıktaki adam. Başına kırmızı bir eşarp bağlanmış, alev rengi bol ipek pantolonu, aynı zamanda sahtiyan bir kındaki palayı taşıyan enli kuşakla tutturulmuştu. Yaldız işlemeli deri çizmeleri, denizciden ziyade bir süvari olduğunu getiriyordu akla; oysa kayığını da ustaca yönetiyordu. Ardına dek açık ak ipekten gömleği, güneşte yanmış, geniş, kaslı göğsünü sergiliyordu.
Neredeyse kedilere has rahat hareketlerle kürek çekerken, kalın, bronz kollarının pazıları kabarıyordu. Her halinde, her hareketinde belli olan vahşi zindeliği onu sıradan insanlardan ayırıyordu. Gerçi içten içe yanan mavi gözleri kolay uyanan bir vahşete işaret etse de yüz ifadesi ne yabaniydi, ne de karanlık. Aklı ve kılıcından başka şeyi olmadan Kozak savaş kampına gelip aralarında liderliğe yükselen Conan’dı bu.
Ortama aşina biri gibi yontma merdivene kürek çekti ve kayığı bir kaya çıkıntısına bağladı. Ardından duraksamadan yıpranmış basamaklardan tırmandı. Duyuları tetikteydi. Bilinçli şekilde gizli bir tehlikeden şüphelendiğinden değil, sırf tetikte olmak izlediği vahşi varoluş tarafından bilenen bir parçası olduğundan.
Ghaznavi’nin hayvani önsezi veya bir tür altıncı his saydığı şey, barbarın ustura gibi keskin duyuları ve yabanıl zekâsıydı sadece. Conan’ın anakara sazlıkları arasındaki bir kuytudan onu gözleyen adamlar olduğunu söyleyecek bir içgüdüsü yoktu.
O kayalığa tırmanırken bu adamlardan biri derin bir nefes aldı ve usulca bir yayı kaldırdı. Jehungir adamın bileğini tutarak kulağına bir küfür fısıldadı. “Aptal! Bizi ele mi vereceksin? Menzil dışında olduğunu görmüyor musun? Bırak adaya çıksın. Kızı aramaya gidecek. Biz bir süre daha burada kalalım. Varlığımızı hissedebilir yahut komplomuzu tahmin edebilir. Biryerlerde gizli savaşçıları olabilir. Bekleyelim. Bir saat içinde şüpheli hiçbir şey olmazsa merdivenin dibine kürek çekip orada bekleriz. Makul bir sürede dönmezse içimizden bir kısmı adaya çıkarak onu avlar. Aslında elden gelirse bunu yapmak istemem. Peşinden çalılıklara girmeye mecbur kalırsak bazılarımızın öleceği kesin. Onu güvenli bir mesafeden ok atabileceğimiz merdivenden iniş anında yakalamayı tercih ederim.”
Bu esnada şüphelenmeyen Kozak ormana dalmıştı. Ghori Kalesi yanındaki Jehungir Ağa’nın otağında gördüğünden beri düşlediği muhteşem, açık kumral güzelden iz bulmak için her gölgeyi hevesle gözden geçirerek, yumuşak deri çizmelerle sessizce ilerledi. Ona karşı isteksiz olsa da arzulardı kadını. Oysa onun gizemli tebessüm ve bakışları kanını ateşlemişti; soyunun tüm kanun tanımaz şiddetiyle arzuluyordu uygarlığın o ak tenli, altın saçlı kadınını.
Daha önce Xapur’da bulunmuştu. Bir aydan kısa süre önce bir korsan mürettebatıyla gizli bir meclis kurmuştu burada. Adaya ismini veren gizemli harabeleri görebileceği bir noktaya yaklaşmakta olduğunu biliyor, kızı bunların arasında gizlenirken bulup bulmayacağını merak ediyordu. Tam bunu düşünüyordu ki ölü gibi kalakaldı.
İlerisinde, ağaçlar arasında mantığın mümkün olmadığını söylediği bir şey yükseliyordu. Mazgallı siperlerin ardında yükselen kuleler ve devasa, koyu yeşil bir surdu bu.
Conan olanaksız bir mantık reddiyle karşılaşıp allak bullak olan birinin yeti kopukluğu içinde, felç olmuş gibi durdu. Ne gördüğünden şüphe etti, ne aklından; yine de bir şeyler korkunç şekilde değişmişti. Bir aydan kısa bir süre önce yalnızca harabeler görünüyordu ağaçlar arasında. Hangi insan eli böyle devasa bir moloz yığınını birkaç haftada karşısındaki hale getirebilirdi? Kaldı ki Vilayet’te mekik dokuyan korsanlar, bu büyüklükte herhangi bir faaliyeti devam ederken öğrenmiş ve Kozaklara bildirmiş olurdu.
Bu işin hiçbir açıklaması falan yoktu ama kendisi vardı. Conan Xapur’daydı; bu fantastik duvar yığını da Xapur’daydı; delice ve çelişkiliydi hepsi. Yine de hepsi gerçekti.
Ormanın arasından geçip merdivenden inmek, mavi suların karşısında, Zaporoska ağzındaki kampa koşmak için hızla döndü. O mantıksız panik anında, iç denizin bu denli yakınında durma düşüncesi bile tiksindiriciydi. Onu arkasında bırakacak, ordugâhlarla bozkırları terk edecek ve doğanın en temel kanunlarının bile ne idüğü belirsiz iblislikler yüzünden anlamsız kaldığı mavi, gizemli doğu ile arasına bin mil koyacaktı.
Bir an için krallıkların bu rengârenk giyimli barbara bağlı mukadderatı dengede kaldı. Ufak bir şey–sadece huzursuz bakışına takılan bir çalıya asılı bir ipek parçası–oldu terazinin dengesini bozan. Burun delikleri genişledi, sinirleri tatlı bir kokuyla titreşerek üstüne eğildi. Bu yırtık kumaş parçasındaki koku öyle zayıftı ki Jehungir’in otağında gördüğü gürbüz kadının açık teniyle ilişkilendirdiği umut verici kokuyu tanıması fiziksel yetilerinden çok bazı bulanık içgüdüler vasıtasıyla oldu. Balıkçı, yalan söylememişti demek; o buradaydı! Sonra humuslu toprakta tek bir iz gördü. Bu uzun, ince, çıplak bir ayak iziydi ama bir kadına değil, bir erkeğe aitti ve olağandan derindi. Kanaati belliydi; izi bırakan bir yük taşıyordu, bu yük Kozak’ın aradığı kız dışında ne olacaktı?
Mavi ateş yarıkları gibi gözlerle, ağaçlar arasında karaltısı görünen karanlık kulelere bakarak sessizce durdu. Sarışın kadına duyduğu arzu, kim olursa olsun, onu kaçırana yönelik kasvetli, ilkel bir öfkeyle yarışıyordu. İnsan arzusu doğaüstü korkuları yendi ve mazgallı siperlerdeki gözlerden sakınmak için bir avcı panter gibi sessizce çömelip yoğun yaprak örtüsü avantajını kullanarak surlara süzüldü.
Yaklaşırken, surların harabeleri oluşturan yeşil taşın aynısından yapıldığını gördü ve bulanık bir aşinalık hissine kapıldı. Sanki daha önce hiç görmediği, ancak rüyasına giren yahut zihninde canlandırdığı bir şeye bakmaya benziyordu bu. Nihayet sezgisini kabullendi. Sur ve kuleler harabelerin planını takip ediyordu. Ufalanmış hatlar tekrar asılları olan yapılara dönüştürülmüş gibiydi.
Bereketli topraktan dimdik yükselen surun dibine sokulurken sabah sükûnetini hiçbir ses bozmuyordu. İç denizin güney mıntıkasındaki bitki örtüsü neredeyse tropikti. Burçlarda kimseyi görmedi, içeriden hiç ses gelmedi. Sol tarafında az ileride kocaman bir kapı gördü. Bu kapının kilitli ve muhafızsız olduğunu farz etmek için neden yoktu. Fakat inanıyordu ki aradığı kadın bu surun ardında bir yerlerdeydi ve seçtiği yol da her zamanki gibi pervasız oldu.
Üstündeki sarmaşıklı dallar mazgallı siperlere doğru uzanıyordu. Koca bir ağaca kedi gibi tırmandı, balkon duvarı üstünde bir noktaya ulaşarak kalın bir dalı iki eliyle kavradı; kollarıyla gerekli momentumu kazanana dek ileri geri sallandı; sonra bıraktı ve sapanla atılmış gibi uçarak kedi gibi burca kondu. Orada çömelerek kentin sokaklarına baktı.
Surun çevrelediği alan fazla büyük değildi ama içindeki yeşil taş binaların sayısı şaşırtıcıydı. Hoş bir mimari tarzını yansıtan, üç dört kat yüksekliğinde, genelde düz çatılı binalardı bunlar. Caddeler bir tekerleğin parmaklıkları gibi, şehrin merkezinde, kubbe ve kuleleriyle tüm şehre hâkim yüksek bir yapı bulunan altıgen şekilli avluda birleşiyordu. Gün doğduğu halde ne sokaklarda bir hareket vardı, ne de pencerelerden bakan birileri. Burada hüküm süren sessizlik, yalnızca ölü ve terk edilmiş bir kentte olabilirdi. Az ilerisinde taştan yapılmış dar bir merdiven sura çıkıyordu. Buradan indi.
Evler sura öyle yakındı ki yarı yolda kendini bir pencereden bir kol boyu mesafede buldu ve içeriyi kolaçan etmek için durdu. Parmaklık yoktu ve ipek perdeler saten kordonlarla toplanmıştı. Duvarları koyu renk kadife perdelerle örtülmüş bir odaya bakıyordu. Zemin pahalı halılarla kaplıydı ve cilalı bronzdan sıralarla kürkler yığılmış fildişi bir kürsü de vardı.
Alt sokaktan yaklaşan birinin sesini işittiğinde inişine devam etmek üzereydi. Meçhul şahıs köşeyi dönüp onu merdivende göremeden aradaki boşluğu çabucak aştı, usulca odaya inip kılıcını çekti. Bir an için heykel gibi durdu, tam bir şey olmadı diye halıların üstünden kemerli girişe doğru hareketleniyordu ki, perdelerden biri minderlerle kaplı bir kameriyeyi açığa çıkararak yana çekiliverdi. Bu kameriyede narin, kara saçlı bir kız, mahmur gözlerle ona bakıyordu.
Conan anında bağırmaya başlamasını bekleyerek gergin gergin baktı ona. Ama kız, sadece zarif bir elle bir esnemeyi boğdu, kameriyeden kalktı ve bir eliyle tuttuğu perdeye lakayt bir tavırla yaslandı.
Teni hayli esmer olsa da beyaz ırkın üyesiydi muhakkak. Düz kesimli saçı gece yarısı kadar siyah, tek giysisi esnek kalçasındaki bir tutam ipekti.
Şu an konuşuyordu ama lisanı yabancıydı; Conan başını iki yana salladı. Kız yeniden esnedi, gerindi ve korku veya şaşkınlık göstermeden anlayabildiği bir dile geçti. Tuhaf şekilde eski gelen bir Yuetshi lehçesiydi bu.
“Birini mi arıyorsun?” diye sordu kayıtsızca; odasının silahlı bir yabancı tarafından işgali, hayal edilebilecek en sıradan şeydi adeta.
“Kimsin sen?” diye sordu Conan.
“Ben Yateli,” diye cevapladı tembel tembel. “Akşamdan kalma olsam gerek. Öyle uykum var ki şimdi. Sen kimsin?”
“Ben Conan, Kozakların atamanlarından biriyim.” Conan gözünün ucuyla kızı süzerek cevap verdi. Kızın tavrının sahte olduğuna inandığından, ya odadan kaçmaya yeltenmesini ya da evi ayağa kaldırmasını bekliyordu. Fakat yanında sinyal kordonu olabilecek kadife bir ip olmasına rağmen, kız buna uzanmadı.
“Conan,” diye tekrarladı mahmur mahmur. “Dagonialı değilsin, Bir paralı askersin zannımca. Çok Yuetshi kellesi uçurdun mu?”
“Su sıçanlarıyla savaşmam ben!” diye hırladı.
“Oysa onlar çok korkunçlar,” diye mırıldandı. “Kölemiz oldukları zamanları anımsarım. Ama isyan ettiler, yaktılar, katlettiler. Sadece Khosatral Khel’in büyüsü surlardan uzak tutuyordu onları–” Durdu, şaşkın bir bakış, yüzündeki mahmurlukla boğuştu. “Unuttum,” diye mırıldandı. “Dün gece surlara tırmandılar. Naralar ve ateş vardı, insanlar Khosatral’a boşu boşuna yakarıyordu.” Sanki berraklaştırmak ister gibi başını salladı. “Ama bu olamaz,” diye mırıldandı, “Çünkü ben sağım, oysa öldüm sandım. Oh lanet!”
Odaya girdi, elini tutarak Conan’ı kürsüye çekti. Barbar, hayret ve kararsızlık içinde boyun eğdi. Kız ona uykulu bir çocuk gibi gülümsüyor, uzun ipeksi kirpikleri kara, bulutlu gözlere düşüyordu. Sanki kendisini gerçekliğine ikna etmek ister gibi erkeğin gür, kara buklelerinde gezdirdi parmaklarını.
“Bir rüyaydı,” esnedi, “Galiba hepsi bir rüya. Artık bir düşte gibi hissediyorum kendimi. Umurumda değil. Bazı şeyleri hatırlayamıyorum –Unutmuşum– anlayamadığım şeyler var, oysa düşünmeye çalıştığımda öyle uykum geliyor ki. Zaten dert de değil.”
“Ne demek istiyorsun?” Huzursuzlanarak sordu. “Dün gece surlara tırmandılar mı dedin? Kim?”
“Yuetshiler. Galiba öyle. Bir sis bulutu her şeyi gizliyor ama çıplak, kan lekeli bir iblis beni boğazımdan yakaladı ve bıçağını göğsüme sapladı. Ah, bu canımı yaktı! Fakat bir rüyaydı bu, zira bak, yara falan yok.” Aylak aylak pürüzsüz göğsünü araştırdı, sonra Conan’ın kucağına gömülüp yumuşak kollarını kalın boynuna doladı. “Hatırlayamıyorum,” diye mırıldandı, esmer başını adamın güçlü göğsüne yaslayarak. “Her şey bulanık ve sisli. Boş ver. Sen rüya değilsin. Güçlüsün. Bırak da yaşayalım elden gelirken. Sev beni!”
Kızın şahane başını kalın kolunun kavisine yatırdı ve dolgun, kızıl dudaklarını içten bir hevesle öptü.
“Güçlüsün,” diye tekrarladı sesi azalarak. “Sev beni–Sev–” uykulu mırıltı soldu, siyahımsı gözler kapandı ve uzun kirpikler çekici yanaklara düştü. Kıvrak beden Conan’ın kollarında gevşedi.
Kaşlarını çatarak baktı kıza. Tüm kentin yakasına yapışan yanılsamanın bir parçası gibi görünüyordu ama araştıran parmaklarının altındaki kol ve bacakların dinçliği, kollarında bir rüya gölgesi değil, kanlı canlı bir kız tuttuğuna ikna etti onu. Daha fazla kafa yormadan, onu çabucak kaidedeki kürklerin üstüne yatırdı. Uykusu doğal olamayacak kadar derindi. Conan kızın bir tür ilaç, belki de Xuthal kara nilüferi müptelası olduğuna kanaat getirdi.
Sonra onu hayrete düşüren başka bir şey buldu. Kaidenin üstündeki kürkler arasında hâkim rengi altın sarısı olan muhteşem, benekli bir post vardı. Bu ustaca bir taklit değil, gerçek bir hayvan postuydu. Bu hayvanın soyunun da en azından bin yıl önce tükenmiş olması gerektiğini biliyordu Conan; Hyboria efsanelerinde önemli yer tutan ve ezelin ressamlarının renkli pigment veya mermerle tasvir etmekten keyif aldığı büyük altın leopardı bu.
Kafasını hayretle sallayan Conan, eşikten dolambaçlı bir koridora geçti. Eve sükûnet hâkimdi ama keskin kulakları sura çıkan, binaya girdiği merdivenden tırmanan bir şey olarak tanımladığı bir ses işitti dışarıdan. Bir an sonra, yumuşak ama ağır bir şeyin az evvel ayrıldığı odaya tok bir sesle indiğini işitince irkildi. Çabucak dönüp, yerde yatan bir şey durmasına yol açana dek kıvrımlı koridorda hızla ilerledi.
Yarısı koridorun ortasında, diğer yarısı duvardaki panellerden biri süsü verilen bir kapıyla gizlenmiş bir açıklıkta duran bir insan bedeniydi bu. Traşlı kafası ve zalim ifadesiyle, sadece ipek bir peştamal giyen esmer, zayıf bir erkekti. Sanki ecel tam kapıdan çıkarken vurmuş gibi yatıyordu. Conan ölüm nedenini araştırmak için eğilince, bunun da sadece odadaki kızınkiyle aynı derin uykuda olduğunu gördü.
Fakat neden uyumak için böyle bir yeri seçmesi gereksindi ki? Bu problem üzerinde düşünüp taşınırken, arkasından gelen bir sesle canlandı. Bir şey koridordan ona doğru geliyordu. Aşağı doğru çabuk bir bakış, koridorun kilitli olabilecek koca bir kapıyla son bulduğunu gösterdi. Conan yatan bedeni panel girişinden çekti ve içeri girerek kapıyı arkasından kapadı. Bir tıkırtı kilidin yerine oturduğunu söyledi. Zifiri karanlıkta dikilirken, bir ayak sürüme sesinin tam kapının arkasında durduğunu işitti ve belkemiğinden hafif bir ürperti geçti. Bu ses ne bir insan ayağına aitti, ne de daha önce karşılaştığı türden bir hayvana.
Bir sessizlik anı oldu, ardından da hafif bir ahşap ve metal gıcırtısı. Elini kapıya koyunca kapının sanki dışarıdan aralıksız muazzam bir ağırlık uygulanmakta gibi gerilerek içeri büküldüğünü hissetti. Tam kılıcına uzanırken zorlama kesildi ve ensesindeki tüyleri diken diken eden tuhaf, salyalı bir konuşma işitti. Pala elde geri geri gitmeye başladı ve topukları basamakları hissetti; az kalsın tepetaklak yuvarlanıyordu. Aşağı doğru inen dar bir merdivendeydi.
Yoklasa da duvarlarda başka bir açıklık bulamadan siyahlığın içinde el yordamıyla indi. Nihayet artık evde değil, altındaki toprağın derinliklerinde olduğu kanaatine vardı. Basamaklar yatay bir tünelde son buluyordu.
V
Conan, bir an için görünmez bir çukura düşmekten korkarak siyah, sessiz tünelde el yordamıyla ilerledi; ancak nihayet ayakları yeniden basamaklara çarptı ve yoklayan parmaklarının üstünde metal bir kulp bulduğu bir kapıya dek tırmandı. Muazzam ölçülerde yüksek, loş bir odaya girmişti. Benekli duvarların önüne dizili fantastik sütunlar yarı saydam, karanlık bir tavanı taşıyordu. Tavana olanaksız bir yükseklik yanılsaması vererek, bulutlu bir gece yarısı göğü gibi gösteriyordu bu durum. Dışarıdan herhangi bir ışık süzülüyorsa da, acayip şekilde değiştiriliyordu.
Kasvetli alacakaranlıkta çıplak, yeşil zeminde ilerledi. Büyük oda çember şeklindeydi ve bir tarafından devasa bir kapının muazzam bronz kanatlarınca delinmişti. Bu kapının karşısında, geniş, yılankavi bir merdivenle çıkılan bir kaide, üstünde de bakır bir taht vardı. Conan bu tahtın üstünde çöreklenen şeyi görünce palasını kaldırarak telaşla geriledi.
Sonra, yaratık kımıldamayınca daha yakından inceledi; birazdan da cam basamaklara tırmanmış ona bakıyordu. Bu yeşime benzer bir maddeden yontulmuş bir yılandı anlaşılan. Her pul gerçek yaşamdaki kadar net gözüküyordu. Yanardöner renkleri dahi ikna edici şekilde kopyalanmıştı. Büyük, takoz biçimli kafa, yarı yarıya kangallara gömülüydü. Bu yüzden ne gözleri görünüyordu ne çenesi. Beyninde bir tanıma kıpırdandı. Bu yılan, geçmiş çağlarda Vilayet Denizi’nin güney kıyılarının sazlık kesimlerini mesken tutan o korkunç bataklık canavarlarından birini tasvir ediyordu görünüşe göre. Fakat altın leopar gibi bunların da nesli yüzlerce yıl önce tükenmişti. Conan Yuetshi’lerin put kulübelerinde bunların kaba, minyatür tasvirlerini görmüştü, tarihöncesi kaynaklara dayanan Skelos Kitabı’nda da tarifleri de vardı.
Conan kalçası kalınlığında, muazzam uzunluğu aşikâr pullu gövdeye hayran kaldı. Uzandı ve meraklı bir eli yaratığın üzerine koydu. Koyar koymaz da, kalbi durur gibi oldu. Buz gibi bir üşüme damarlarındaki kanı dondurdu, ensesindeki tüyler dikildi. Elinin altında cam, metal veya taşın kırılgan pürüzsüz yüzeyi değil, canlı bir varlığın esnek, yumuşak dokusu vardı. Soğuk, uyuşuk bir yaşam akışını hissediyordu parmaklarının altında.
Gayrı ihtiyari bir tiksintiyle çekti elini. Elindeki kılıç onu neredeyse boğan dehşet, tiksinti ve korkudan titreyerek geri geri gitti ve bakır tahtta uyuklayan korkunç yaratığa müthiş bir çekimle bakarak, sancılı bir özenle indi cam basamakları. Hayvan kımıldamadı.
Bronz kapıya ulaştı, kendisini o yapışkan dehşetle birlikte kilitli bulacağı korkusundan ecel terleri dökerek yüreği ağzında yokladı. Fakat kanatlar dokunuşuna boyun eğdi, aradan süzüldü ve arkasından kapadı.
Kendini yüksek, perdeli duvarlarıyla geniş bir koridorda buldu. Burada da aynı alacakaranlık ışık vardı. Uzaktaki nesneleri belirsizleştiren ışık, karanlıkta görünmeden süzülen yılanları hatırına getirerek tedirgin etti onu. Diğer uçtaki kapı yanıltıcı ışıkta millerce ırak geldi ona. Daha yakında arkasında bir açıklık olduğunu akla getiren bir perde asılıydı, onu ihtiyatla kaldırınca, yukarı çıkan dar bir merdiven keşfetti.
İkirciklenirken, az önce ayrıldığı büyük odadan, kilitli panelin dışındakine benzer bir ayak sürüme sesi işitti. Tünelde takip mi edilmişti? Perdeyi arkasından kapatarak, süratle merdiveni tırmandı.
Az sonra, dolambaçlı bir koridora çıktı ve rastladığı ilk eşikten daldı. Görünüşte maksatsız gezisinin hedefi ikiye çıkmıştı; bu bina ile gizemlerinden kaçmak ve saray mı, mabet mi her neyse bu binanın bir yerinde hapis tutulduğunu hissettiği Nemedialı kızı bulmak. Buranın kent merkezinde, tutsak bir kadının getirileceği kuşku götürmeyen, muhtemelen şehir efendisinin de yaşadığı büyük, kubbeli yapı olduğuna kanaat getirdi.
Kendini başka bir koridorda değil bir odada buldu, duvarlardan birinin arkasından gelen bir ses işittiğinde basamaklara dönmek üzereydi. Bu duvarda kapı falan yoktu ama yakına sokulunca net olarak işitti. Ve belkemiği boyunca buz gibi bir üşüme gezindi. Lisan Nemedia lisanıydı ama ses insana ait değildi. Geceyarısı çalan bir çana benzer ürkütücü bir titreşimi vardı.
“Boşluk’da, beni bir arada tutan dışında yaşam yoktu,” diye çınlıyordu. “Ne ışık, ne hareket, ne de herhangi bir ses. Sadece yukarıya doğru karşı konulmaz yolculuğumda bana yol gösterip sevk eden yaşamın ötesinde ve ardındaki kör, duygusuz bir dürtü. Asırlar, çağlar boyunca tırmandım değişmez karanlık katlarına—”
O çın çın öten sesle büyülenen Conan başka her şeyi unutarak çömeldi; ta ki sesin hipnotik gücü, yeti ve sezgilerinde tuhaf bir yer değişikliğine yol açıp, görüşünde yanılsamalar yaratana dek. Conan artık uzak, ritmik dalgalar haricinde sesin farkında değildi. Kendi çağı ve kimliğinin ötesine geçti. Maddi evrenin cismine bürünmek üzere çağlar önce Gece ve Boşluk’tan sürünerek çıkan Khosatral Khel adındaki yaratığın dönüşümünü canlandırdı gözlerinin önünde.
Oysa insan bedeni Khostral Khel’in dehşetengiz varlığını barındırmak için çok cılız, çok değersizdi. Böylece bir insan şekli ve görünümünde ayağa kalktı ama eti et değildi, kemiği kemik, kanı da kan. Daha önce canlı varlığın nabzı ve kıpırtısını hiç tanımamış temel bir maddenin yaşaması, düşünmesi ve hareket etmesine yol açtığından tüm doğaya karşı bir küfre dönüştü.
Dünyada bir tanrı gibi azametle yürüdü, zira hiçbir dünyevi silahı ona zarar veremezdi; bir asır onun için bir saat gibiydi. Gezileri sırasında Dagonia adasını mesken tutan ilkel insanlara rastladı, bu kavme bir kültür ve medeniyet vermekten keyif aldı. Onun yardımıyla Dagon şehrini inşa ettiler; oraya yerleştiler ve ona ibadet ettiler. Tuhaf ve ürperticiydi, unutulmuş çağların zalim canlılarının hala kol gezdiği gezegenin karanlık köşelerinden çağrılan hizmetkârları. Dagon’daki evi, kafaları kazınmış papazların adak için kurbanlar getirdiği tünellerle tüm diğer evlere bağlandı.
Ancak birçok devrin ardından, deniz sahilinde vahşi, kaba insanlar peyda oldu. Kendilerine Yuetshi diyorlardı, vahşi bir çatışmada yenilip köle edildiler ve neredeyse bir kuşak Khosatral’ın mihraplarında can verdi.
Büyüsü tutuyordu onları orada. Sonra, meçhul bir kavimden tuhaf, cılız bir adam olan rahipleri yabanlıklara daldı. Döndüğünde hiçbir dünyevi maddeden yapılmamış bir bıçak taşıyordu. Gökyüzünde bir ateş oku gibi parlayarak uzak bir vadiye düşen meteordan dövülmüştü. Köleler ayaklandı. Testere ağızlı hilal hançerleri Dagon erkeklerini koyun gibi boğazladı. O dünya dışı bıçağın karşısında Khosatral’ın büyüsü aciz kaldı. Caddeleri tıkayan kızıl dumanlar arasında katliam ve kasaplık böğürürken, o zalim dramanın en zalim sahnesi yılan derisi gibi benekli duvarlar ve bakır tahtıyla, muazzam kaideli odanın arkasındaki gizemli kubbede oynandı.
Yuetshi rahibi tek başına çıktı o kubbeden. Düşmanının canına kıymamıştı zira onu salma tehdidini asi kullarının başı üstünde tutmak istiyordu. Kıyamete dek baygın ve kıpırtısız tutan bir büyü olarak göğsüne koyduğu gizemli bıçakla birlikte, altın kürsüde yatar halde bıraktı Khosatral’ı.
Ancak çağlar geçti ve rahip öldü, terkedilmiş Dagon kuleleri yıkıldı, efsaneler soldu, Yuetshi nüfusu kıtlık, veba, açlık ve savaş nedeniyle, sahil boylarında sefalet içinde yaşayan dağınık kalıntılara dönüştü.
Sadece gizemli kubbe direndi zamanın çürütüşüne; ta ki tesadüfen bir yıldırım düşüp de meraklı bir balıkçı büyülü bıçağı tanrının göğsünden kaldırıp büyüyü bozana dek. Khosatral Khel kalktı, canlandı ve bir kez daha güçlendi. Şehri yıkılmadan önceki günlerdeki şekilde onarmak ona keyif verdi. Kara büyüsüyle unutuluş binyıllarının tozlarından kuleleri yükseltti, çağlardır toz halindeki halkı da yeniden hayata döndü.
Ancak ölümü tadan halk yalnızca kısmen diriydi. Ruh ve akıllarının karanlık köşelerinde ölüm hala mağlup edilmeden gizleniyordu. Dagon halkı gece vakti hareket ediyor, seviyor, nefret ediyor, yiyip içiyor ve Dagon’un çöküşü ile kendi katledilişlerini yalnızca bulanık bir rüya gibi de olsa hatırlıyordu. Büyülü bir yanılsama sisi içinde varlıklarının acayipliğini hissederek, fakat nedenini sorgulamadan var oldular. Günün gelişiyle, geceleyin yeniden kalkmak üzere ölümün akrabası olan derin uykuya gömüldüler.
Tüm bunlar, perdeli duvarın yanında çömelirken korkunç bir panorama halinde dalgalandı Conan’ın bilinci önünde. Mantığı bocaladı. Tüm kesinlik ve muhakeme yeteneği, içinde korkunç olasılıkların kukuletalı varlıklarının kol gezdiği hayal meyal bir evren bırakarak silinip süpürüldü. Nizamı âlemi düzenleyen kanunlar üstünde bir zafer çanı gibi öten ses arasında, Conan’ın aklına, çılgınlık katmanlarını aşan bir insan sesi demir attı. Bir kadının histerik hıçkırığıydı bu...
Gayri ihtiyari ayağa fırladı.
VI
Jehungir Ağa, sazlıklar arasındaki kayığında artan bir sabırsızlıkla bekledi. Bir saatten fazla geçmiş, Conan yeniden ortaya çıkmamıştı. Hala adada gizlendiğini zannettiği kızı arıyordu mutlaka. Oysa başka bir ihtimal geliyordu Ağa’nın aklına.. Ya Ataman savaşçılarını yakında bir yerde bıraktıysa, onlar da kuşkulanarak bu uzun yokluğun nedenini araştırmaya gelirse? Jehungir kürekçilere seslendi ve uzun sandal sazlıklar arasından yontma basamaklara süzüldü.
Kayıkta yarım düzine adam bırakıp kalanları yanına aldı. Sivri tepeli tolga ve kaplan derisinden pelerinler içinde on güçlü Khawarizm okçusuydu bunlar Aslanın inini istila eden avcılar gibi oklar kirişte sokuldular ağaçların dibine. Büyük bir papağan olması muhtemel kocaman yeşil bir yaratığın geniş kanatların pes gürleyişiyle başları üstünde fırıl fırıl döndüğü, ardından ağaçların arasında kaybolduğu zaman haricinde ormanda sessizlik hüküm sürüyordu. Jehungir ani bir hareketle ekibini durdurdu ve uzaklardaki yeşillikte görünen kulelere gözlerine inanamadan baktılar.
“Tarim!” diye mırıldandı Jehungir. “Korsanlar harabeleri yeniden inşa etmiş! Conan da orada mutlaka. Bunu araştıralım. Anakaranın bu denli yakınında müstahkem bir kasaba! Gelin!”
Yenilenen bir ihtiyatla süzüldüler ağaçların arasında. Oyun değişmişti; izci ve avcıyken casuslara dönüşmüşlerdi.
Onlar, arap saçı gibi bitki örtüsünün arasında sürünedursun, aradıkları adam onların filigranlı oklarından daha ölümcül bir tehlike içindeydi.
Conan duvarın ötesinde çınlayan sesin kesildiğini ürpererek fark etti. Bir heykel gibi kıpırdamadan durdu, bakışı birazdan zirvedeki bir dehşetin belireceğini bildiği perdeli kapıya odaklandı.
Yaratık odanın içindeyken bulanık ve pusluydu, baktıkça Conan’ın saçı kafa derisinde dikilmeye başladı. Alacakaranlıkta bir baş ve bir çift devasa omzun peyda olduğunu gördü. Hiç ayak sesi gelmedi ama muazzam esmer beden Conan bir insan bedenini tanıyana dek netleşti. Sandaletler, bir etek ve enli sahtiyan bir kemer giymişti. Düz kesilmiş yelesi altın bir taçla toplanmıştı. Conan devasa omuzların kavisine, kabaran göğsün genişliğine, gövde ve uzuvlarındaki adalelerin lifleri, kabartı ve kümelerine bakakaldı. Çehresi zayıflık ve merhametten yoksundu. Gözleri kara ateş toplarıydı. Conan anladı ki Dagonia ilahı, Boşluk’un yaşlısı Khosatral Khel buydu.
Tek laf edilmedi. Konuşmaya hacet yoktu. Khosatral iri kollarını açtı ve bunların altına çömelen Conan devin karnına rastgele vurdu. O anda hayretten gözleri yanarak geri sıçradı. Keskin ağız kesmeden sekerken, güçlü bedende bir örse çarpmış gibi çınlamıştı. Ve Khosatral amansız bir dalga halinde saldırdı.
Saliselik bir sarsıntı, uzuvlar ve gövdelerin vahşi bir çırpınışıyla birbirine girişi ve çabasının büyüklüğünden tüm kasları titreyip, sıyıran parmakların berelediği derisi kanayan Conan açığa fırladı. O temas anında, doğaya küfrün nihai çılgınlığını tecrübe etmişti. İnsan eti değil, yaşayan, duyarlı metaldi kendisini bereleyen; canlı demirden bir gövde vardı karşısında.
Khosatral karanlıkta savaşçının üstünde yükseldi. O muazzam parmaklar bir kilitlendi mi, pençesindeki insan etini hamura çevirene kadar gevşemezdi. Adeta bir kâbusta, bir insanın bir rüya
Yararsız kılıcını fırlatıp atan Conan, ağır bir sırayı kaptı ve tüm gücüyle fırlattı. Kaldırmayı bile sadece birkaç kişinin başarabileceği türden bir mermiydi bu. Sıra Khosatral’ın geniş göğsüne çarparak kıymık kıymık oldu. Darbe bacaklarını iki yana açan devi sarsmadı bile. Yüzü insan görüntüsünden bir şeyler kaybetti, ürkütücü baş çevresinde bir alev halkası dalgalandı ve hareketli bir savaş kulesi gibi saldırdı.
Conan umutsuz bir asılışla duvardaki perdeden koca bir bölüm yırttı, sırayı fırlatmak için gerekenden daha büyük bir güçle çevirerek devin başına doladı. Bir an için bocaladı Khosatral; gücüne ahşap veya çelikten daha fazla direnen yapışkan kumaş tarafından boğularak körleştirildi. O anda Conan palasını kaptığı gibi koridora fırladı. Hızını kontrol etmeden kendini bitişikteki odanın kapısından içeri attı, kapıyı çarparak kapattı ve sürgüledi.
Sonra hızla dönerken, içindeki tüm kan beynine çıkmış gibi bir anda durdu. Bir ipek minder yığınına çömelerek altın saçını çıplak omuzlarına akıtan, gözleri dehşetle boş boş bakan, uğruna bunca şeyi göze aldığı kadındı. Arkasında bir parçalanma sesi aklını başına getirene dek peşindeki dehşeti neredeyse unuttu. Kızı kaptığı gibi karşı kapıya atıldı. Korkudan karşı koyamayacak, yardım da edemeyecek kadar biçareydi. Zayıf bir iniltiydi elinden tek gelen.
Conan kapıyı yoklayarak zaman kaybetmedi. Palasının tahripkâr bir darbesi kilidi ikiye böldü, ötesinde karaltısı görünen merdivenlere atılırken, diğer kapıyı kıran Khosatral’ın baş ve omuzlarını gördü. Dev, koca panelleri mukavva gibi parçalıyordu.
Conan, koca kızı bir çocuk gibi zorlanmadan omzunda taşıyarak merdivenlerden yukarı koştu. Nereye gidiyordu fikri yoktu ama merdiven yuvarlak, kubbeli bir odanın kapısında son buldu. Khosatral arkadaki merdivenlerden bir ölüm rüzgârı kadar sessizce ve süratle geliyordu.
Odanın duvarları masif çelikti, kapısı da öyle. Conan kapıyı kapattı, üstüne döşeli iri sürgüleri yerlerine indirdi. Buranın, Khosatral’ın, emirlerini yapmaları için çukurlardan salıverdiği canavarlara karşı güvenle uyumak için kendisini kilitlediği özel odası olduğu sonucuna vardı.
Muazzam kapı, devin saldırısı altında sarsılıp titrediğinde sürgüler ancak yerine oturmuştu. Conan omuz silkti. Yolun sonuydu bu. Odada ne başka bir kapı vardı ne de pencere. Hava ve tuhaf, puslu ışık kubbedeki yarıklardan geliyordu anlaşılan. Köşesinde durduğu şu anda, gayet sakin halde, palasının çentilmiş ağzını yokladı. Kurtulmak için en şiddetli hamlesini yapmıştı; dev o kapıyı kırarak geldiğinde, yararsız kılıcıyla başka bir vahşi saldırı patlatacaktı. Herhangi bir netice beklediğinden değil; savaşarak ölmek mizacında olduğundan. O an başka bir hareket tarzı yoktu, sükûneti de zorlama veya yapmacık değildi.
Güzel yoldaşına dönen bakışı, sanki yaşamak için yüz yılı daha varmış gibi hayranlık ve ilgi doluydu. Kapıyı kapatmaya döndüğünde kızı çuval gibi yere atmış, o da mekanik olarak çağıldayan saçlarıyla kıt giysisini düzelterek dizüstü doğrulmuştu. Kızın koyu altın rengi saçlarını açık renkli iri gözlerini; her tarafından hayat akan sağlıklı, süt beyaz tenini, göğüslerinin sağlıklı kabartılarını, muhteşem kalçalarının çizgilerini yiyip bitirirken beğeniyle parladı Conan’ın gözleri.
Kapı sarsılıp, bir sürgü inleyerek yol verirken, kız alçak bir çığlık kaçırdı.
Conan dönüp bakmadı, kapının biraz daha dayanacağını biliyordu.
“Bana kaçtığını anlattılar,” dedi. “Bir Yuetshi Balıkçısı burada gizlendiğini söyledi. Adın ne senin?”
“Octavia,” Mekanik şekilde hıçkırdı. Ardından sözcükler sel gibi aktı. Umutsuz parmaklarla onu yakaladı. “Oh Mitra! Bu kâbus ta nesi? Halk–Esmer tenli ahali–İçlerinden biri beni ormanda yakaladı ve buraya getirdi. Beni ona getirdiler– Ona—O şeye. Bana dedi ki–dedi ki–ben deli miyim? Bu bir düş mü?
Conan bir şahmerdan yemiş gibi içeri bel veren kapıya baktı.
“Hayır” dedi; “bu rüya değil. O menteşe gevşiyor. Bir iblisin de sıradan bir insan gibi kapıyı kırmaya mecbur oluşu tuhaf; fakat her halükarda gücünün kendisi bile şeytanca.”
“Onu öldürebilir misin?” diye soludu kız. “Güçlüsün.”
Conan ona yalan söylemek için fazla dürüsttü. “Bir fani onu öldürebilse zaten ölmüş olurdu,” diye cevapladı. “Kılıcım karnında çentik çentik oldu.”
Kızın gözleri camlaştı. “Demek ki ölmen gerek. Sonra ben de–Ey Mitra!” ani bir delilikle haykırdı. Conan kendisine zarar vermesinden korkarak onun ellerini tuttu. “Bana ne yapacağını anlattı!” diye hıçkırdı kız. “Öldür beni! Kapıyı kırmadan kılıcınla öldür beni!”
Conan ona baktı ve başını salladı.
“Elimden ne gelirse yapacağım,” dedi. “Fazla değil ama sana yanından geçip merdivenlerden aşağı kaçma fırsatı verir. Sonra kayalıklara koş. Basamakların dibine bir kayık bağladım. Saraydan çıkabilirsen ondan da kaçabilirsin. Bu kentin halkının hepsi uykuda.”
Kız, başını ellerinin arasına gömdü. Conan palasını kaldırıp gümleyen kapının önünde durmak için ilerledi. Gören, kaçınılmaz bir ölümü bekliyor demezdi. Gözleri daha canlı parlıyor; kaslı eli kabzasında daha sıkı düğümleniyordu o kadar.
Menteşeler devin korkunç saldırısı altında gevşemişti; sadece sürgüler tarafından tutulan kapı şiddetle sallanıyordu. O saf çelik çubuklar yuvalarından dışarı doğru bükülüyor, yamuluyor, eğiliyordu. Conan, canavarın insanüstü gücüne gıpta ederek, neredeyse kayıtsız bir hayranlıkla seyretti.
Sonra hiçbir uyarı olmaksızın bombardıman kesildi. Sessizlikte, dışarıdaki sahanlıkta başka sesler işitti Conan—kanat vuruşu ve gece yarısı dalların arasında inleyen rüzgâr gibi bir mırıltı. Az sonra sessizlik çöktü ama havada yeni bir duygu vardı. Sadece barbarlığın bilenmiş içgüdüleri sezebilirdi bunu. Ayrılışına dair bir şey işitmese, görmese de Dagon efendisinin artık kapının ardında olmadığını anladı.
Kapının çeliğinde açılan yarıktan dışarıya bakındı. Sahanlık boştu. Yamulan sürgüleri çekti ve sarkan kapıyı dikkatle yana çekti. Khosatral merdivende değildi ama epey aşağıda bir metal kapı çınlaması işitti. Devin yeni şeytanlıklar mı planladığını, yoksa o mırıltı tarafından mı çağrıldığını bilmiyordu ama varsayımlarla boşa vakit harcamadı.
Octavia’ya seslendi; sesindeki yeni tını, kızı neredeyse gayrı iradi şekilde ayağa kaldırıp yanına getirdi.
“Bu da nesi?” diye hıçkırdı kız...
“Konuşmak için durma!” kızın bileğini tuttu. “Haydi,” eylem şansı değiştirmişti onu; gözleri parlıyor, sesi çatlıyordu. “Bıçak!” diye mırıldandı vahşi bir telaşla kızı merdivenlerden sürüklerken. “Büyülü Yuetshi bıçağı! Onu kubbede bıraktı! Ben–” Berrak bir zihin resmi önünde belirirken sesi birden kesildi. Bakır tahtın bulunduğu büyük odanın bitişiğindeydi o kubbe–bedeninden ter boşandı. O kubbeye ulaşmanın tek yolu, bakır tahtla üstünde uyuklayan iğrenç yaratığın bulunduğu odadan geçiyordu.
Fakat tereddüt etmedi. Merdiveni çabucak indiler, salonu geçtiler, bir sonraki merdiveni indiler ve gizemli perdeleriyle muazzam, loş koridora vardılar. Devin imi timi yoktu etrafta. Büyük, bronz kanatlı kapının önünde duran Conan, Octavia’yı omzundan tutup şiddetle silkeledi:
“Dinle!” dedi birden. “Şimdi odanın içine girip kapıyı sıkıca kapatacağım. Burada kal ve dinle; eğer Khosatral gelirse bana seslen. Eğer sana kaçmanı bağırdığımı işitirsen peşinde iblis varmış gibi kaç–ki öyle olacaktır muhtemelen. Holün diğer ucundaki şu kapıdan kaç, zira sana yardım elimden gelmeyecek. Yuetshi bıçağı için gidiyorum ben!”
Kız dudaklarının şekillendirdiği itirazı seslendiremeden, kapının kanatları arasından süzülüp arkasından kapatmıştı. Dışarıdan çalışıyor mu diye bakmadan sürgüyü dikkatle indirdi. Alacakaranlıkta o merhametsiz bakır tahtı aradı gözleri. Evet, pullu hayvan hala oradaydı; iğrenç kangallarıyla tahtı dolduruyordu. Tahtın arkasında bir kapı gördü ve kubbeye açıldığını anladı. Ama ona ulaşmak için tahtın bir metre yanından kaideye çıkması gerekiyordu.
Yeşil zeminde esen bir rüzgâr bile Conan’ın sessiz ayaklarından fazla gürültü çıkarırdı. Gözleri sürüngene yapışmış halde kaideye ulaştı, cam basamakları tırmandı. Yılan kıpırdamamıştı. Tam kapıya uzanıyordu ki…
Bronz kapının sürgüsü çınladı ve Conan Octavia’nın odaya girdiğini görünce sunturlu bir küfrü boğdu. Kız derin karanlıkta, kararsızca etrafa bakındı; o da bir uyarı bağırmayı göze alamadan donakaldı. Sonra kız onun karaltısını gördü ve bağırarak kaideye koştu: “Ben de seninle gitmek istiyorum, yalnız kalmaktan korkuyorum–Oh!” Tahtın sakinini görür görmez müthiş bir çığlıkla ellerini kaldırdı. Takoz biçimli kafa kangallarından kalktı, ışıl ışıl boynun bir metresi ona doğru uzandı.
Sonra çirkin kafası felç halindeki kızdan yana sallanarak düz, akıcı bir hareketle, kangal kangal tahttan süzülmeye başladı.
Conan palasını tüm gücüyle sallayarak kendisiyle taht arasındaki boşluğu umutsuz bir sıçrayışla aştı. Yılan öyle göz kamaştıran bir hızla çırpınarak döndü ki Cimmerialı’yı beden ve uzuvlarını yarım düzine kangalla sararak havada karşıladı. Conan düşerken, pullu gövdeyi kesen fakat bölmeyen yarı kontrollü darbesi boşa gitti.
Sonra bükülüp ezerek onu öldüren yapış yapış, kat kat kangalla cam basamaklarda kıvranıyordu. Sağ kolu hala serbestti ama öldürücü bir darbe için fırsat bulamıyordu; tek darbenin kâfi gelmesi gerektiğini de biliyordu. Şakaklarında damarları neredeyse patlatan, adalelerini titrek, acılı düğümler haline getirerek inim inim inleten bir kas genişlemesiyle on beş metrelik iblisin neredeyse tüm ağırlığını da kaldırarak doğruldu.
Palası başı üstünde ışıldarken, kaburgalarının hayati organlarını deldiğini, gözlerinin karardığını hissederek iki yana açtığı bacaklar üstünde bir an sendeledi. Sonra pala, pul, et ve omurgayı yararak indi. Orada tek bir koca bir halat olması gereken yerde, ölüm sancılarıyla çırpınıp dövünen iki iğrenç halat vardı artık. Conan sendeleyerek onların rastgele darbelerinden uzaklaştı. Başı dönüyor, midesi bulanıyor, burnundan kan süzülüyordu. Karanlık bir sis içinde el yordamıyla Octavia’yı yakaladı ve soluğu kesilene dek silkeledi.
“Bir daha bir yerde kalmanı söylersem,” diye soludu, “Orada kal!”
Kız cevap verdi mi, vermedi mi, anlayamayacak kadar başı dönüyordu. Onu kaçak bir okul kızı gibi bileğinden tutarak hala zeminde çırpınan iğrenç kalıntının etrafından geçirdi. Uzaklarda bir yerlerden insan feryatları işittiğini zannetti ama kulakları hala öyle uğulduyordu ki emin olamadı.
Kapı çabasına boyun eğdi. Khosatral oraya bıçağı korumak için bir yılan daha yerleştirdiyse diye korktu ama dev önlemlerini kâfi bulmuştu anlaşılan. Conan açılan kapıdan başka canavarların saldırmasını neredeyse bekledi ama daha da kararan ışıkta tek gördüğü, tepedeki kemerin bulanık kavisi, donuk donuk parlayan altın blok ve taşın üstünde yarım ayın ışıltısı oldu.
Bir memnuniyet nefesiyle bıçağı kaptı ve daha fazla keşif için oyalanmadı. Döndü ve odadan kaçtı, büyük koridorda, açık havaya açıldığını hissettiği kapıya koştu. Haklıydı. Birkaç dakika sonra, yoldaşını kâh taşıyarak, kâh yol göstererek sessiz caddelere çıktı. Görünürde kimse yoktu ama batı duvarının ötesinden Octavia’yı ürperten çığlıklar ve ağlayıp sızlamalar geliyordu. Conan kızı şehrin güneybatı duvarına götürdü ve zorluk yaşamadan sura çıkan bir taş merdiven buldu. Büyük holde kalın bir perde ipine el koymuştu. Şimdi surun üstündeki duvara varmış, yumuşak, sağlam ipi kalçasına bağladığı kızı yere indiriyordu. Sonra ipin ucunu bir burca sıkıca bağladı ve kızı izledi. Adadan kaçmanın sadece bir yolu vardı–batı uçurumundaki merdiven. Çığlıklar ve müthiş darbe sesleri gelen noktanın açığından dolanarak o yöne hızlandılar.
Octavia o yapraklı sığınakların içinde zalim bir tehlikenin pusuya yattığını sezinledi. Nefesi kesik kesik çıkıyordu; koruyucusuna iyice sokuldu. Oysa artık orman sessizdi ve ağaçlardan çıkıp uçurum kenarında duran birini fark edene dek hiç tehdit görmediler.
Jehungir ağa, demir bir dev birdenbire kapıdan hücum edip, onları lokma lokma et ve kırık kemik parçaları halinde ezdiğinde, askerlerini yakalayan ecelden kurtulmuştu. Okçularının kılıçlarının demir devin bedeninde kırıldığını görünce, karşılaştıklarının fani bir hasım olmadığını anlamış, katliamın sesi kesilene dek derin ormanlarda saklanarak kurtulmuştu. Sonra gerisingeri merdivene sürünmüştü ama kayıkçıları onu beklemiyordu.
Çığlıkları duymuşlar, az sonra kaygıyla beklerken, üstlerindeki kayalıkta müthiş bir zaferle devasa kollarını sallayan kanla kaplı bir canavar görmüşlerdi. Daha fazla beklememişti onlar da. Jehungir kayalıklara çıktığında işitme menzili dışındaki sazlıklarda kaybolmak üzereydiler. Khosatral gitmişti–ya şehre dönmüş, ya da surların dışında ondan kaçan adamı arayarak ormanı tarıyordu.
Jehungir, ataman ve kızın ağaçlıktan çıktığını gördüğünde, merdivenden inip Conan’ın kayığıyla ayrılmaya hazırlanıyordu. Kanını donduran ve az kalsın onu dumura uğratan tecrübe, Kozak şefine yönelik niyetini değiştirmemişti. Öldürmeye geldiği adamı görmek içini tatminle doldurdu. Jelal Han’a verdiği kızı gördüğüne de şaşmıştı ama bununla zaman harcamadı. Yayını kaldırdı, oku sonuna dek çekip bıraktı. Conan çömeldi ve ok bir ağaçta parçalandı. Conan güldü.
“Köpek!” diye alay etti. “Vuramadın! Hyrkanialı çeliğiyle ölmek için doğmadım ben. Tekrar dene Turan domuzu!”
Jehungir tekrar denemedi. O son okuydu. Palasını çekip, sivri tolgasıyla örgü zırhına güvenerek ilerledi. Conan onu yarı yolda, göz kamaştırıcı bir kılıç manevrasıyla karşıladı. Eğri kılıçlar buluşup sekti ve takip etmeye çalışanın görüşünü bulandıran ışıltılı yaylar halinde döndü. Seyreden Olivia darbeyi görmedi ama doğrama sesini işitti ve Cimmerialının çeliğinin zırhı yarıp belkemiğine kadar böldüğü böğründen kan püsküren Jehungir’in düştüğünü gördü.
Ancak Octavia’nın feryadı, sabık efendisinin ölümü yüzünden değildi. Bükülen dalların çatırtısıyla Khosatral Khel tepelerindeydi. Kız kaçamadı; dizleri boşanıp çimlere kapaklanırken ağzından bir boğuk bir çığlık kaçırdı.
Ağa’nın bedeninin üstüne eğilen Conan kaçmaya yeltenmedi. Kızıllaşan palasını sol eline geçirip muhteşem Yuetshi melezi bıçağını çekti. Khosatral Khel tepesinde yükseliyor, kollarını balyoz gibi kaldırıyordu ama bıçak güneş ışınlarıyla tutuşurken, dev birden geriledi.
Ancak Conan’ın kanı kaynıyordu. Hilal bıçakla vurarak daldı. Bıçak parçalanmadı. Bıçağın ağzı altında bir satır altındaki alelade et gibi boyun eğdi Khosatral’ın gövdesinin kara metali. Derin kesikten tuhaf bir cerahat aktı, Khosatral da koca bir çan gibi haykırdı. Dehşetli kolları savrularak indi ama Conan o müthiş darbelerle ölen okçulardan çevikti, darbelerden sakındı ve peş peşe vurdu. Khosatral sersemleyip yalpaladı; feryatlarını dinlemek korkunçtu. Sanki metal acıdan uluyor, demir işkence altında feryat edip böğürüyor gibiydi.
Sonra hızla dönerek, ormana doğru sendeledi; adımları bocaladı, çalılara çarptı ve ağaçlardan sekti. Fakat Conan hırsla takip ediyordu hala. İnsan devin hançer menziline gelmeden, Dagon’un sur ve kulelerinin karaltısı ağaçlar arasında göründü.
Sonra Khosatral, umutsuz darbelerle havayı döverek yeniden döndü. Fakat Conan, çılgın bir öfkeyle tutuşmuştu ve karşı konulmazdı. Bir panterin sıkıştırdığı erkek geyiğe saldırdığı gibi dövünen kolların altına daldı ve hilal biçimli hançeri insan kalbinin bulunması gereken noktanın altına kabzasına dek sapladı.
Khosatral sendeledi ve düştü. İnsan biçiminde sendeledi ama killi toprağa düşen insan bedeni değildi. Daha önce insan yüzü taklidi bulunan yerde, tam anlamıyla bir yüz yoktu artık; metal uzuvlar eriyip değişiyordu… Khosatral’ın dirisinden çekinmeyen Conan, ölüsünden sakınarak geriledi, çünkü korkunç bir dönüşüme tanıklık ediyordu. Ecel çırpınışları içindeki Khosatral Khel binlerce yıl önce Gayya Kuyusundan sürünerek çıkan mahluka dönüşmüştü yeniden. Katlanılmaz bir tiksintiyle öğüren Conan, gözünü kaçırmak için döndü ve Dagon zirvelerinin artık ağaçların arasında parlamadığını fark etti birden. Duman gibi solmuşlardı–mazgallı siperler, burçlu kuleler, büyük tunç kapılar, kadife, altın, fildişi; kara saçlı kadınlarla kafaları traşlı adamlar. Onlara yeniden doğuş veren insanüstü zekânın göçüşüyle hepsi sayısız çağ boyunca oldukları toza dönüşmüştü. Viran surlar, çatlak kaldırımlar ve paramparça kubbe üstünde sadece kırık sütun kökleri yükseliyordu. Conan, hatırladığı şekliyle Xapur harabelerine bakıyordu yine.
Vahşi ataman, insanlık denilen kısa ömürlü böceğin ve onu avlayan karanlığın kukuletalı mahlûklarının kozmik trajedisinden bir şeyleri belli belirsiz kavrayarak heykel gibi durdu bir süre. Sonra kızın korkuyla ona seslendiğini işitince rüyadan uyanmış gibi irkildi; yerdeki yaratığa yeniden baktı, ürperdi ve kayalıklar ve orada bekleyen kıza döndü.
Kız ağaçların altından korkuyla gözetliyordu; yarı boğuk bir rahatlama çığlığıyla selamladı onu. Conan bir an üstüne çöken loş, korkunç görüntülerden silkinmiş ve yeniden canlanmıştı.
“Nerede o?” kız ürperdi.
“Süründüğü cehenneme döndü,” diye cevapladı neşeyle. “Niye merdivenden inip kayığımla kaçmadın?”
“Bırakmamam gerek–” diye başladı, sonra fikrini değiştirdi ve nispeten somurtkan bir ifade takındı, “Gidecek yerim yok, Hyrkanialılar beni yeniden köle eder, korsanlar da–”
“Ya Kozaklar?” diye önerdi.
“Onlar korsanlardan daha mı iyi sanki?” diye sordu küçümseyerek. Katlandığı bunca çılgın dehşetin ardından, özgüvenini kazandığını görünce, Conan’ın kıza hayranlığı arttı. Küstahlığı eğlendiriyordu onu.
“Ghori’deki kampta öyle düşünüyor gibiydin,” diye cevap verdi. “O zaman tebessümlerde hayli serbesttin.”
Kızıl dudağı kibirle kıvrıldı, “Aklımı başımdan aldığını mı sandın? Mecbur kalmamış olsam bira içip et tıkınan bir barbar önünde kendimi küçültür müyüm zannettin? Efendim–ki cesedi şurada yatıyor–bunu yapmaya zorladı beni.”
“Oh!” Conan’ın süngüsü düşer gibi oldu. Sonra eksilmemiş bir keyifle güldü. “Olsun. Artık benimsin. Hadi bir öpücük ver.”
“Cüret edemez–” diye öfkeyle başlıyordu ki, ayaklarının yerden kesildiğini, atamanın kaslı göğsünde ezildiğini hissetti. Şahane gençliğinin tüm gücüyle, vahşice karşı koydu. Oysa adam sadece neşeyle güldü; kollarında kıvranan bu harika yaratığa sahip olmaktan ötürü mest olmuştu.
Ona direnen kollar yumuşayıp, gayrı ihtiyari kalın boynuna dolanana dek, içindeki tüm karşı konulmaz tutkuyla dudaklarının nektarını içerek kızın çırpınışlarını ezdi. Sonra duru gözleri bakıp gülerek konuştu: “Niye Hür Ahali’den bir şef, Turan’dan bir şehir itine tercih edilmesin?”
Kız, buselerinin hararetinden tüm sinirleri hala sızlayarak kumral saçlarını geri salladı. Kollarını erkeğin boynundan çözmedi ”Kendini bir Ağanın dengi mi zannettin?” diye meydan okudu.
Güldü ve kollarında kızla merdivene yürüdü. “Kendin karar verirsin,” diye övündü. “Çadırıma giderken yolunu aydınlatmak için meşale olsun diye Khawarizm’i yakacağım.”