Son Binyılın En Büyük Düşünürü: Karl Marks (Arslan Başer Kafaoğlu)

funghu

Kıdemli Üye
13 Şub 2021
910
12,839
İstanbul
Son Binyılın En Büyük Düşünürü: Karl Marks

İngiliz BBC haberleşme kurumu, Berlin Duvarı’nın yıkılışının 10. yıldönümünde, sona eren binyılın en büyük düşünürleri hakkında bir araştırma-anket yaptı. Aylar boyu süren bu anketin sonucunu BBC 1999 yılının Ekim ayında açıkladı. Yüz binlerce katılımcının oy kullandığı ankette birinciliği kazanan isim, Karl Marks idi. İkinciliği ve izleyen sıraları kimlerin aldığını burada yazarak, Marks’ın bu ankette kazandığı payenin ne kadar önemli olduğunu okuyucularımıza anlatabilmek isteriz. İkinci sırayı Albert Einstein almıştı. Üçüncü ve dördüncü ise, sırayla büyük fizik bilgini Newton ile Darwin idi. Aylarca süren dev anketin sonuçları böyleydi.

Aslında anket, Marksizmin gözden düşürülmeye çok çalışıldığı bir zamanda yapılmıştı ve bu sonucun geleceği bilinseydi bu işe katiyyen girişilmezdi. Anketin yapıldığı sıralarda, sosyalizmin ve Marksizmin öldüğünü anlatan yüzlerce sözde bilimsel kitap yayımlanıyordu. Karl Marks ismi, bütün bu aleyhte kampanyaya karşın ipi birincilikle göğüslemeyi başarmıştı. Bir de şu var: Örneğin Newton’un adından hep saygıyla söz edilir. Descartes, Einstein veya Kant ismi anılınca da öyle. Ama Marks ismi anılınca, karşıdan sayısız kötüleme, yalanlama ve hatta küfür de birlikte gelir. Marks ismi işte bu handikapları da aşmış bulunuyor. Daha da beteri Marks ve yapıtları, Engels dışında hiçbir Marksist tarafından en doğru biçimiyle yorumlanmış da değildir. Ama bütün bu eksik ve engellere karşın Karl Marks saygın bir ankette birinciliği kazanmıştır.

Aslında bu anket 1999’da yapılmıştır. Ama varılan sonucun doğruluğu onu sevmeyenlerce de yadırganmamıştır. Doğrusu ben de bu ankete katıldım, benim sıralamamda birinci Descartes, ikinci Karl Marx idi. Konuyu İngiliz The Economist dergisi 21 Aralık tarihli özel Christmas sayısında tazeledi. Aslında Marks’ın düşüncesi 1999’dan bu yana insanların arasında daha bir yaygınlık ve güç kazanmıştır. Bu anket şimdi yapılsa Karl Marks daha kolay kazanır.

SERBEST PİYASA EKONOMİSİNİN SONU KAÇINILMAZ
Çünkü, Karl Marks’ın serbest piyasa ekonomisi üzerindeki değerlendirmeleri bugün bütün kesinliğiyle geçerlidir. Marks’a karşı serbest piyasa ekonomisinin hiç tökezlenmeden süregideceği ileri sürülüyordu. Serbest ticaret ekonomisi 1930’larda onun temel felsefesine aykırı yollar izlenerek yıkımdan kurtarılmıştı. Bu yolun “tartışılmaz ve yadsınmaz” yöntemlerini anlatan büyük ekonomist Keynes, aslında Marks’ı en iyi yorumlayan ve buna göre serbest piyasa ekonomisini düzelten adamdı. Onun ana kitabı olan, kısa adıyla Genel Teori’de yazdığı son paragraf çok önemlidir.

Bu paragrafın bir yerinde büyük iktisatçı, ekonominin hedefi olan “tam istihdam”a varabilmesi için “Yatırımların Sosyalizasyonunu” tek yol olarak gösteriyordu. Böylece yatırımlarda, kârları en çoğa çıkarmayı amaçlayan liberal ekonominin temel aksiyomu yerine yeni bir temel aksiyom giriyordu. ABD dahil serbest piyasa ekonomisi felsefelerine göre işleyen bütün ekonomiler büyük İngiliz iktisatçının reçeteleriyle, ölümden bana göre “geçici bir süre” kurtulmuşlardı. Evet, “geçici bir süre içindi” bu kurtuluş. Keynes de böyle söylüyordu. Her ekonomik birimin sadece kârını maksimize etmesi (en çoğa çıkarması) yetmezdi. Liberal ekonominin savunduğu bir “görünmez el” de yoktu. Keynes’e göre, bunalımdan kapital ekonomi kurtulmuştu ama bu geçiciydi. Sürekli Tam İstihdam (toplumun bütün işgücünün çalıştırılmasına) ve bu amaca ulaşmak için ise yatırımların SOSYALİZE EDİLMESİ şarttı. Bu yapılamaz ise iktisadi çöküş mukadder idi.

İlk ağızda kapitalıst düzen “ölmemek için”, Keynes’in öğütlerinde kaldı. Savaş yıllarında özellikle ABD Keynes’in öğütlerini aynen tuttu. Sanki Amerikan ekonomisini Keynes yönetiyordu. ABD bu sayede II. Dünya Savaşı sonunda dünyanın diğer ekonomilerine kıyasla büyük bir üstünlük sağladı. Savaş sonrası da bir süre, 1946 yılında ölen Keynes’in öğütleri tutuldu. Ama aç gözlü kapitalistler, kârlarının en çoğa çıkmasını engelleyen Keynesçi fikirlere uyan iktidarları ayakbağı saydılar. Doludizgin ve sınır tanımayan bir kârı en çoğa çıkarmayı amaçlayan ekonomik düşünce, neo-liberal düşünce bütün kapitalist dünyada adeta “norm” düşünce şekline geldi. Sınırsız serbest ticarete sınır getiren her düşünce, ortaçağ taassubunun kâfirlik niteliğine eş nitelemelere uğradı.

KAPİTALİZM 2010’DAN SONRA YERYÜZÜNDEN SİLİNECEK
Onlara bakılırsa, bu kâr düzeni sınırsız bir zaman sürecekti. Marks’ın tanısının tersine kapitalist düzen (onlar serbest piyasa düzeni diyorlar) sınırlı bir zaman parçasında değil sonsuza kadar sürecekti. Buna kanıt olarak da ABD, AB ve Japonya ve hatta Asya Kaplanları adını verdikleri bazı Uzakdoğu ekonomilerindeki millî gelir istatistiklerine yansıyan yüksek gelişme hızlarını gösteriyorlardı. Onları haklı göstermeye yarayan bu gelişmeler 1995’ten sonra değişmeye başladı. 1997’de Asya Kaplanları grup halinde bir bunalım geçirdi. Bunu atlattılar mı denirken, bunalım kapitalistleştirilen Rusya’ya, arkasından Brezilya’ya, Türkiye ve Arjantin’e sıçradı. Örneğin, Türkiye’de yurttaşların birey başına geliri 1990’dan bu yana artmadı.

Ama Arjantin ve Türkiye gibi ülkelerdeki gerilemede aranmasın kapitalizmin duraklaması ve gerilemesi. Bugün kapitalist övgücüler tarafından sistem gelişirken göklere çıkartılan Japonya on yıldır gerilemekte. Kapitalist yönetim ve ona akıl veren kapitalist düşünceye belinden bağlı fikir adamları on yıldır buna bir çare bulamadılar. Bu hastalık sadece Japonya’ya özgü sanılırken, AB’nin lokomotifi Almanya ve ona sıkı sıkıya bağlı Fransa da durgunluğa girdi. Sonunda durgunluk geldi ABD ekonomisini de vurdu. Kapitalist düzenin en büyük savunucuları bile artık o tatlı günlerin bittiğini kabul ediyor.

Bizim yıllardan beri Karl Marks’ın fikirlerine dayandırdığımız “Kapitalizmin 2010’dan sonra yeryüzünden silineceği” yolundaki tanı artık o kadar şaşırtıcı değil.

Aslında anlamlı olan, kapitalizmin herhangi bir dış etkenle (hava koşullarının anormal değişmesi, şiddetli depremler, vandal istilası gibi) değil fakat tam da Marks’ın çok doğru biçimde saptadığı kapitalist düzenin ana niteliklerinin özünden dolayı yıkıma girmesidir. Marks’ın asıl büyüklüğü de buradadır. Bunu da gelecek yazıda görelim.


Son binyılın en büyük düşünürü: Karl Marks (2)

Mahvolduğu, düşünce tarihinden silindiği sanıldığı bir zamanda BBC tarafından yapılan bir ankette, ünlü bilgin-filozof Albert Einstein’ın önünde birinciliği kazanan Karl Marx bu payeye gerçekten layık bir düşünür olarak, bugün daha da gözlerde büyümektedir. Bunu anlamak için 2002 yılında dünya ekonomisinde neoliberal denilen, aslında Fransız Marksistlerin 1950’den sonra koydukları isimle “devletle bütünleşmiş kapitalist” ekonomilerin, 1995’ten ve özellikle 1999’dan bu yana geçirdikleri süper krize bir göz atmak yeter.

1999’dan bu yana bizim kısaca kapitalist ekonomiler dediğimiz ve girişim kârını en çoğa çıkarmayı amaçlayan (kâr maksimizasyonunu hedefleyen) blokların içine girdikleri duruma bir göz atmak yeterlidir. İsterseniz bu ülkeleri üç bölümde ele alarak inceleyelim. İlk irdelemeye başlayacağımız ülke Japonya. Bu ülke 1950’den 1995’e kadar olan zaman parçasında kapitalizmin “yıldız ülkesi” sayılıyordu. Yıllık yüzde 7’den aşağı düşmeyen büyüme hızı, yıllar geçtikçe artan mal ve hizmet ihracatı ve sıfır sayılabilecek işsizlik sayısı ve oranıyla Japonya’ya imrenmemek mümkün değildi. Hemen bütün dünya ülkeleri dış ticaretlerinde açık verirken, sadece Japonya ve onun yanında Almanya bu açıkları karşılıyordu. Birçok ekonomist bu hızlı ve güvenli gelişmenin sırrını açıklamak için teori üzerine teori geliştiriyordu. Japon sermayesi yatırımlarında ülke sınırlarını aşmış, dünyanın başka yerlerinde yatırımlarda bulunmaktaydı.

Örneğin Amerika’nın en büyük otomobil üretim firmalarından hisse senedi alıyorlar, dünyanın en büyük alışveriş merkezi olan New York’taki Rockfeller Center’ın tapusunu adlarına çeviriyorlardı. İşte bu derece büyüyen efsunlu dev, 1995’ten sonra ilk önce banker ve banka iflasları ile sarsıldı. “Canım nasıl olsa kurtulur” dilek ve tanıları da sökmedi, o yıllardan bu yana her yıl küçülüyor, büyüme hep negatifte. 2003’te binde 5 oranında küçüleceği, iyimser tahminlerde belirtiliyor. Yıllardan beri ülkeye gelen hükümetler neoliberalizmin reçetelerini yazıp uyguluyorlar. Ama üfürükçü nefesi kadar bile çare olamıyor bu reçeteler. On yıla yaklaşan bu duraklama ve gerileme iki bakımdan önemli. Birincisi neoliberal reçetelerle bu yönteme göre işleyen ekonomilerin tekerlerine taş gelemeyeceği, büyümenin zaman zaman yavaşlasa da bu ülkelerde sonsuza kadar süreceği yolunda son derece itibarlı ekonomistlerin, enstitülerin uydurduğu masallar kamuoyunda etkisini yitirdi. İkincisi ve daha önemlisi, aslında Japon ekonomik bunalımı; Japonya ekonomisi açısından çareler bulundukça kapitalist ekonominin en büyüğü (ülke ve önem olarak) yıkıma gideceğinin açıkça görülüyor olması. Çünkü, Japonya’da on yıl süren bunalım üretilen ürünlere ülke içinde pazar bulunmayışı sonucu. Aslında bu hastalığa Japonya açısından çare var. Japonya yapacağı bir develüasyonla buna karşı çıkabilir. Yapılacak bu develüasyonla, stok fazlası erir ve yeniden üretim artışı sağlanabilir. Ancak bu develüasyon, Japonya ile aynı tip malları ihraç eden ABD ekonomisini esaslı biçimde yaralar. Bu ise zaten dış ticaretinde yılda 500 milyar dolar açık veren ABD milli ekonomisini hatta belki de çökertebilir. Örneğin bir Japon yeni develüasyonundan sonra ABD dışarıya belki de bir tek otomobil satamaz. ABD’nin ekonomik yapısını bilenler bunun ABD için ne anlama geleceğini çok iyi değerlendirebilir. En iyi değerlendirenlerden birisi ise zamanın ABD Cumhurbaşkanı Clinton olmuştur. Clinton bir yıl içinde sadece kendisi Japonya’ya üç defa (ABD tarihinde hiçbir zaman Amerikan Cumhurbaşkanı bir ülkeye aynı yıl içinde üç ziyarette bulunmamıştır) giderek, ilaç olarak ilk akla gelebilecek olan Japon parasının devalüe edilmemesi yolunda ağır baskıda bulunmuştur. Basketteki deyimle, uygulanan bu “tam saha pres” sonucu Japon yöneticiler bu yolu adeta kafalarının en ulaşılmaz yerine gömmek zorunda kalmışlardır. Ancak Japon ekonomisindeki bu kriz sürüyor; doğal ki, saatli bir bomba gibi Japon Yeni devalüasyonu tehlikesi de. Japon krizi böyle sürerse bu ülke “ölmemek için öldür” formülünü her zaman uygulayabilir. Diyelim ki bunu yapmadı. Krizden asla kurtulamaz. Kapitalist dünyanın bu dört trilyon dolarlık milli geliriyle ikinci sırayı tutan ülkesi onarılamaz bir dertle hastadır.

Amerikan ekonomisinin tek derdi bu olası saatli bomba patlaması da değildir. Bu kapitalist blokun başı ayrıca kendi yapısından gelen dertler sonucu ölümcül biçimde zayıflama sürecine girmiştir. Borsalarda hisse senetleri hızla düşmektedir. Bir yatırımcı 1999’da 1000 dolara alabileceği bir hisse senedini bugün ABD borsalarında sadece 300 dolara satın alabilir. Aslında Amerikan iş dünyası mal alım satımlarından doğal nakit fazlasını artık yatırımlara değil borç faiz ve taksitlerine yatırarak ayakta kalabiliyor. ABD’de firma kârlarının (daha doğru deyimle nakit fazlasının) yüzde 15’i ABD içinden ve dışından alınmış borç faizlerine gidiyor. Yani ortalama olarak yüzde 15 “finansman giderleri dışında ki kâr” ancak borç faiz ve taksitlerini ödemeye yetiyor. Artık ABD ekonomisinin yürütücülüğü, Shumpeter’in göklere çıkardığı girişim sahibinden para sahibine geçmiştir. Marx’ın Kapital’inin 3. cildindeki “Faiz Getiren Sermaye”nin tefeci faizcileri, dünya ekonomisinin dizginlerini ellerine geçirmişlerdir. 1990’larda ABD ekonomi basınının güvendiği bağımlı veya bağımsız yatırımcının borsalardan hisse senedi ve tahvil alarak ekonomiyi beslemesi mekanizması ise son yıllarda çöküş halindedir. Borsalardan ekonomik girişimcilere akan fonlar 1999’da üç birim ise bugün bu bir birime düşmüştür. Yine 1990’larda sistemin kurtarıcısı olacağı düşünülen şirket birleşme ve evliliklerinin de yıldızı sönmüştür. 2000 yılında 3,5 trilyonu bulan bu çeşit birleşme ve evliliklerin hacmi 1 trilyon dolar civarına düşmüştür. Amerikalılar da tıpkı Japonlar gibi bu kötü gidişe karşı neoliberal ekonominin örgütlediği çeşitli reçeteleriyle karşı çıktılar. Faizleri yüzde 6’dan yüzde 1’e kadar indirdiler (Japonlar sıfıra indirmişlerdi) olmadı. Nüfuzlarının geçtiği ülkelere baskı yapıp gümrüklerini indirttiler, olmadı. Fakir ve hastalara yardımları azaltmak istediler, yapamadılar. Tarım kesimine verilen kamu desteğini azaltmak istediler, yapamadılar. (Dikkat edin kendi halklarına kabul ettiremedikleri sömürü ve fakirleştirmeyi bizim gibi ülkelere dayatarak kabul ettirdiler.)

Amerikan ekonomisi gün geçtikçe yaşaması için esas olan şeyleri artan bir hızla yitiriyor. Neleri yitirdiğini ve ne yapsa kurtulamayacağını gelecek yazıda göreceğiz.


Son binyılın en büyük düşünürü: Karl Marks (3)

ABD ekonomisi, özellikle 2000 yılından bu yana dışarıdan gözlenen bütün parlaklığını yitirmiştir. Artık borsalarda eskiden dışarıdaki yatırımcılara pek parlak gelen durumu yok.

ABD EKONOMİSİ GELECEĞİNİ YEDİ
1999’dan bu yana gerek eski ekonomi firmalarının hisse senetlerinin kote bulunduğu Dow Jones endeksi ve gerekse on yıldır roket gibi atılımlar kaydeden yeni ekonomi (bilgisayar ve iletişim) firmalarının hisse senetlerinin yer aldığı Nasdaque endekslerinde hızlı düşüşler görülmekte ve bu düşüşler artık kaçınılmaz sayılmaktadır. ABD ekonomisinin hızlı yıllarında o hayranlıkla seyredilen yükselişlerde aslında geleceğini yediği artık iyice anlaşılıyor. O dönemde ABD firmaları bilançolarını şişirmişler, olduğundan çok daha kârlı göstermiş, Yeminli Denetim firmaları da bu toplu sahteciliği onaylamışlardır. Bu sahte yüksek kârlılığa aldanan dış yatırımcılar (özellikle Avrupalı ve Japon), ellerindeki fonları Amerika’nın şişirilmiş (teknik deyimle “köpüklü”) menkul kıymet borsalarından aslında zararlı, hatta borca batıklığı sahtecilikle gizlenmiş Amerikan şirketlerine yatırmışlardır. Yutturmaca yollarla dış ülkelerden fon sağlanması bir yandan borca batık firmaları kısa sürede iflastan kurtarırken, öte yandan firma kârlarının sadece borç faizlerini ödemeye yeterli düzeye düşürmüştür.

SONU GETİREN DARALMA
İşte 80’li ve 90’lı yıllarda geleceklerini yiyerek sürdürdükleri bu ballı dönem onları sahtekârlıkların meydana çıkmasıyla birden bire sonuna getirmiştir. Marx’ın saptadığı gibi, Amerikan firmaları kapitalist üretimin en önemli koşulu olan yatırımları artırabilme yetilerini yitirmişlerdir. Ayrıca borçla harçla yürüttükleri çalışmalarında rakipleriyle yarışamaz bir üretim yapısı içine düştüler. Böylece pazar kaybına uğradılar. Dış ticarette ABD gitgide açık rekorları kırdı. Bu açıklar gitgide büyümekte, yani özel firmaların dayanılmaz borç yükünü daha da artırıyor. Böylece ABD firmalarının açmazı daha da çetinleşiyor. Geçmiş yıllarda bunu karşılamak için başvurulan kaynaklar gitgide kuruyor. Örneğin 1999’da firmalar hisse senedi çıkartarak önemli dış kaynak sağlayıp, bunları borç ödemede kullanabilirken, 2002 yılında yurtiçinden bu yolla elde edilen kaynaklar üçte bir düzeyine düşecek kadar eksilmiştir.

Doğal ki ABD ekonomisi daraldıkça, zaten bitik durumdaki Japon ekonomisi yanında eski performansını yitiren kapitalist ekonominin üçüncü ayağı Batı Avrupa ekonomilerinin de sallanmasına yol açmaktadır.

KAPİTALİST EKONOMİYE İNANÇ ZAYIFLIYOR
Kısaca, kapitalist ekonominin kendini kurtarmak için girdiği çeşitli yollar ve aldatmacalar da kurtuluşa yetmiyor. Daha da önde gelen bir gözlem, kapitalist dünyanın içinde bulunanların serbest piyasa dedikleri bu düzene inançlarını yitirmiş olmasıdır. Kapitalist ülkeler medyasında ve sokaktaki adamın kafasında kapitalist ekonomi hakkında eski güven tamamen silinmese bile son derece zayıflamıştır. Kapitalist ekonomi için bitmez tükenmez kaynak oluşturacağına inanılan borsa ve banka sistemleri çöküyor.

1980’lerde ve hele 1990’larda artık Marks’ın düşüncesinin çöktüğü yolunda sayısız yazı ve kitap yazıldı. Karşıda sosyalist bir hasım ekonomisi kalmayan kapitalizm için sonsuza kadar sürecek bir yol açıldığı yazılmaya başladı. Ama bütün bu tanı ve yayınlar, Marx’ın kapitalizmin bir zaman parçasının ekonomik sistemi olduğu ve koşullar oluştuğunda yıkılacağı yolundaki öngörüsünün gelişmesini önleyemedi.

KAPİTALİZMİN YIKILIŞI MARKS’IN ÖNGÖRDÜĞÜ ÇİZGİDE
Kapitalist ekonominin son sığındığı teori sayılan neo-liberal öğretinin yazdığı reçeteler onu artık kurtaramıyor. Bunu Marks daha 19. yüzyıl sonlarına gelinmeden matematik bir kesinlikle belirlemişti. Kapitalizmin yıkılışı tam da Marks’ın öngördüğü çizgi üzerinde oluştu. Kapitalin artışı, kapitalizmin yönlendirici ana çizgi olması hep görüldü. Marks, işletmelere konan kapital artarken, sabit kapitalin “mütedavil” denilen ve büyük kısmı işçi ücretlerine giden kısımdan çok daha hızlı büyüyeceğini kanıtlamıştı. İşte bu temel eğilim, kapitalizmi üretime pazar bulamama riskiyle karşı karşıya bırakacaktı. Üretim olanaklarının, pazar olanaklarının çok üstünde artışı kapitalizmi yıkım yoluna götürdü.

Kapitalizm, bunalımı aşmak için yapay yollarla (reklamları artırma, enflasyon, kredi kartları, küreselleşme zorlamaları, daha önceleri silah harcamaları ve tütün-uyuşturucu gibi malların satışını artırarak pazarı genişletme) ve üretimin dışındaki mekanizmalarla insanlığa karşı yöntemlere başvurmaktan çekinmedi. Böylece ömrünü uzatan kapitalizmi artık hiçbir önlem kurtaramaz.

Arslan Başer Kafaoğlu
aydinlik.com.tr
=============================
Kayıt Tarihim: 2003

Arslan Başer Kafaoğlu (1928-2011)
"1928 doğumlu sosyalist aydın ve iktisatçı Arslan Başer Kafaoğlu, salı günü Çanakkale Devlet Hastanesi'ne kaldırılmıştı. Böbrek yetmezliği ve yüksek ateş teşhisi konulan Kafaoğlu bu sabah yaşamını yitirdi. Kafaoğlu'nun cenazesi yarın sabah İstanbul'da toprağa verilecek. Kafaoğlu, Sosyalist Kültür Derneği, Demokratik Devrim Derneği gibi pek çok ilerici örgütlenmenin yanı sıra, Birleşik Sosyalist Parti, Özgürlük ve Dayanışma Partisi ve İşçi Partisi'nde de mücadele etmişti. Kafaoğlu, uzun yıllar Maliye Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı ve Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı'nda çalıştı. Enflasyon, yoksulluk, gelir dağılımı, tarım, bağımlılık gibi geniş bir alanda eserleri bulunan Kafaoğlu, en son Aydınlık gazetesinde köşe yazarlığı yapıyordu." ( )

Bazı Kitapları:
--------------------
Türkiye Ekonomisi / Yakın Tarih - 1
Türkiye Ekonomisi / Yakın Tarih - 2
Ekonomik Bunalım
Tarım / Bolluk İçinde Yoksulluk
Akp'nin Dilenme Ekonomisi Ve Çöküş
ABD ve Serbest Piyasa Masalı
Varlık Vergisi Gerçeği
Kit Gerçeği Ve Özelleştirme
Yeşil Ekonomi İçin Mavi Kitap

2000'li Yıllara Girerken Kapitalizm
 

eankara

Onursal Üye
24 May 2010
1,526
9,486
Sn. @funghu yine önemli bir paylaşımda bulunmuş. Mesajında bizlere aktardığı isimlerden biri Marx diğeri de Arslan Başer Kafaoğlu. Marx'ın unutulmaz eseri Kapital'i okuduğumda lisedeydim. O zamanlardan itibaren , okumalarım dahilinde bu konuyla ilgilenmeye fazla zaman bulamadım. Ama okuyabildiklerim içinde Marx'ın fikirlerine tez ya da antitez niteliğinde yayınlar da elime geçti. Ancak, yine de yeteri kadar yayın okuduğumu söyleyemem. Önce okul, sonra iş hayatım, sanat , eğitimim gereği mühendislik alanı dahilindeki pozitif bilimler, dehşetengiz farklı hobilerim, spor, yani bu konuya zaman ayıramamış olmama ait bahanem çok!! 😄😄😄 Son olarak Marx'ı çizgi roman ya da mangalar aracılığı ile okudum ! Demem o ki, bu konuda özellikle değerli dostum Sn. @dedo11 'in mesajına kulak vermek ( tabii bir şeyler yazarsa ), kendi fikirlerimi açıklamamdan daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum. Onun " renkli " mesajının, konuya yakından bakış açısı sağlayacağını tahmin ediyorum.

Her zaman olduğu gibi çok teşekkür ederim, yararlı paylaşımınız için Sn. @funghu .
 

CYLO

Aktif Üye
8 Haz 2025
218
1,506
Öncelikle şu soruyu sormak gerekir, Marx düşünür(filozof) müdür?
Evet Marx filozoftur.Felsefe eğitimi görmüş, antik yunan fizoflarından yaşadığı günlere dair bütün filozofların düşün üretimlerini incelemiş, yorumlar, eleştiriler geliştirmiştir. Bu uzun süreçte büyük filozof Hegel in diyalektik yöntemini geliştirerek Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm teorilerini Engels le birlikte oluşturmuştur.
Ayrıca Marx büyük bir Sosyolog, İktisatçı, Tarihçi, Politikacı ve en önemli özelliği Devrimcidir.
Son bin yılın en büyük düşünürü payesi sayısız büyük filozofları düşündüğümüzde gereksiz bir söylem gibi. Marx yaşasaydı böyle bir payeyi kabul edermiydi, bilemem.
Diğer adaylar Einstein, Newton fizikçi, Darwin biyolog, genetikçi... vs

Kısaca şunu da belirtmeliyim, şahsen kendim bilinçli ve eğitimli bir burjuvaziyi cahil bir proletara tercih ederim.
Ama bilinçli ve eğitimli, sanat, bilim üreten proletarya düzenini, eğitimli ve bilinçli de olsa burjuva düzenlerine tercih ederim.
Şimdi gel de bu uzun konuları sosyalist olupta en azından Kapital ı, Ücret Kar Sermaye, yi, Doğanın Diyalektiğini okumayanlara anlatmaya çalış.
Yüreğinize,emeğinize sağlık fungfu üstadım.
Sabırlar dilerim...
Son olarak insanlık var oldukça Marx ın ruhu aramızda bir melek gibi, özellikle kapitalistlerin arasında ise bir hortlak ya da hayalet gibi dolaşacak...👻
.
 
Son düzenleme:

dedo11

Onursal Üye
8 Nis 2013
2,397
7,097



Sayın @funghu , @eankara , @CYLO , @sahin1 ve tüm dostlar ….



Vurgu : “Sona eren bin yılın” deniyor. 1999’da yapılan anketin amacının bu olması doğal. BBC kendi yaptığı aylar süren anketin sonucunu Ekim 1999 de açıklıyor.

Karl Marx

Albert Einstein (düşünür bilim insanı)

Newton (fizik ve evrenbilim konusundaki bilim insanı)

Darwin (biyolog bilim insanı)



Bu sıralama doğru mu , yanlış mı , diye tartışmanın yeri burası değil elbet. Burada yapılan anket ve sonucu buysa denilecek bir şey yok. Yani bir araştırma (kuralları önceden belirlenmiş ve bilimsel yöntem uygulanmış) ve sonucu buysa ki ; anket sonucu deniyor. Anket sonucu böyle çıkmışsa doğru mu yanlış mı diye tartışılmaz. Ancak tercihlerin doğruluğu veya yanlışlığı tartışılır. Anket kendi içinde tutarsızlıklar taşımıyor değil ; bir kez aynı çağın insanı değil bu kişiler… Yani düşünün , tekeri icad eden kişi bence harika bir buluş yapmış ve tüm insanlığa etkisi olağan üstü bir buluştur siz tutup bunu uçağı yapanla karşılaştırırsanız olmaz… İkincisi aynı konular karşılaştırılmıyor. Düşünün en iyi sporcuları seçtiriyorsunuz anketle biri her attığını vuran okçu , biri koşuda geçilmez, bir diğeri en yükseğe atlıyabiliyor , bir diğer ayağına geçirdiği topu kaleye sokmakta usta vb. vb. şimdi en iyi sporcuyu anketle seçtiriyorsunuz. Biri seçiliyor… Seçilen en iyi sporcu mu? ….. Tutarsızlıklar say say bitmez. Ancak ne yani bunlar var diye böyle bir araştırma da yapılamaz mı? Elbette de yapılır. Ancak çekincelerimizi unutmadan bu konuya yaklaşabilmeliyiz.



Böyle bir anket bana da sorulsa ben hangi yönde oy kullanırdım. Etkisi , yaptıkları , kapsamı ve vb. vb. yönlerini düşünür ; “bana göre” ( bana göre vurgusunu megaloman olduğum için ayrım içine almadım. Seçimim ne de olsa öznel olduğunu vurgulamak içindir. ) de Marx’tır , derdim. Peki neden ? Burada ne kadar anlatılabilirse anlatayım:



Marx anasından Marksist (!)(Marx ta her halede kendine Marksist diyecek kadar kendini beğenmiş biri değildir.) doğmuyor elbet. Önceleri Hegelci… Az zaman geçince bu kez “Genç Hegelci” oluyor. Daha sonra Hegel’i (elbette ki başta antik Yunan’daki Heraklit’i , atomcularını-maddecilerini vb. ni de) derinlemesine inceliyor ve onun yöntemi (diyalektik) doğru ancak dayanağının yanlış olduğunun ayrıdına varıyor. Çünkü (kabaca anlatırsak) Hegel diyalektik yöntemi kullanıyor ama maddeci (materyalist) değil . Marx bunu kendi deyimi ile “Hegel baş aşağı duruyordu , onu ayakları üzerine çevirdim” gibi diyor.

Düşün dünyamızı kabaca ikiye ayırabiliriz.

Birinci guruptakiler madde yoktur düşünce vardır ve benzeri gurubu (idealistler) oluşturuyor…

İkinci guruptakiler ise hayır madde esastır , madde vardır düşünce onun direkt eseri veya yansımasının eseridir…. Madde vardır onun yaratılmaya gereksinimi yoktur. Yok ta edilemez ancak kendini oluşturanlara dönüşebilir.

Bilimsel dille : “Madde yoktan var , vardan yok edilemez , ancak kendini oluşturanlara değişir , dönüşür.” deniliyor.

Şimdi bazılarımız çıkıp yahu bir üçüncü gurup yok mu ; örneğin bilinemezciler (agnostikler) hani madde var diye kabul edip onu tam olarak bilemeyiz yani kar var ama beyaz mı , kırmızı mı bilemeyiz (kırmızı gösteren gözlük takarsak kırmızı gösterir) diyenler gurubu…. Buna da yanıtımız bu guruptakiler aslında eninde sonunda ilk guruptan sayılırlar. Burada detaya girmiyorum…



Yani Marx maddeyi kabul ediyor ancak bununla yetinmiyor Hegel’in diyalektiğini buna uyguluyor. Yani hiçbir şey sabit (durağan) değil her şey hareket (değişim) halindedir. Diyor. Formüle edersek , slogan şeklinde söylersek “
Maddesiz hareket , hareketsiz madde yoktur.Diyalektik Materyalizmin ön kabulü budur. Sadece bunu (Diyalektik Materyalizm) bize kazandırsaydı bile Marx unutulmaz yerini alırdı. Ancak bu kadarla yetinecek biri değildi.

İnsanlar hele hele var olan düzenin , sistemin iktidarını elinde tutanlar o düzenin , sistemin sonsuz olduğunu , asla ama asla değişmeyeceğini , değiştirilemiyeceğini kendince veya çıkarları nedeniyle kabul eder ve tüm topluma kabul ettirmek isterler (çünkü düzenin, sistemin sürgit olması çıkarları için hatta varlıklarının nedenidir.) İşin garibi bunu böyle bilir ve bunu değiştirmek isteyenlere tam anlamıyla her çeşidinden savaş açarlar…

Marx bunu daha iyi kavrayabilmek için o günkü toplumsal-ekonomik sisteme gelinceye dek insanlar ne tür toplumsal-ekonomik sistemlerde yaşamış bunu incelemeye girişir. Şu sonuca varır insanlar ; İlkel Komünal toplum , Köleci Toplum , Feodal Toplum , Kapitalist Toplum biçimlerinde (bu genelleme kabaca olup ve ince ayrımlara da gidilebilir elbette. Örneğin bizde ATÜT çüler var. Ne kadar doğru tartışılma yeri burası değil.) yaşadığının sonucuna varmış. Yani toplum biçimleri insanların tembel beyinlerinin veya inançlarının kabul ettiği veya o toplum biçiminden çıkar sağlayanların dikte ettiği gibi bir sonsuzluk hiçbir toplum-ekonomik sistem için geçerli olmadığını saptıyor.

Başlıyor “Kapitalizm Öncesi Toplum Biçimlerini” incelemeye…. Sonra da geliyor “Kapitalist Sisteme” her açıdan (sınıfsal , toplumbilim açısından , felsefi açıdan , siyasi açıdan) inceliyor. Yetinmiyor Sınıfsal bakışta işçi sınıfı kapitalist tarafından sömürülüyor ama bu nasıl oluyor? Bunu incelerken de “artı-değer” kuramını oluşturuyor. Yani
kapitalizmi ekonomi politik olarak çözümlüyor

Bunlardan şu sonuca varıyor. Demek ki diyalektik yöntem insan toplumlarına da egemen. O zaman “TOPLUMSAL MATERYALİZM (= TARİHSEL MATERYALiZM)” kuramını oluşturuyor. Ancak diyalektiğin maddedeki nedenleri olan “Çelişkilerin biraradalığı (dikkat , dikkat çevirilerde “çelişkilerin birliği” deyişi kullanılıyor ancak bu yerinde bir anlamı kapsamadığından doğru değildir (bence). ) ve mücadelesi yasası , “İnkarın inkarı (yadsımanın yadsınması)” vb. gibi özelliklerin de insan topulumunda da geçerli olduğunu bunu da sınıfların mücadelesine neden olduğunu , kapitalizmin de eninde sonunda aşılması gerektiğini , bunun komünal (ortaklaşmacı) toplum ile sağlanabileceği… (elbette ki önce geçiş toplumu olan “Sosyalist” topluma geçicilecek (ki bu toplum bağrından çıktığı kapitalizmin bazı kötü taraflarını zorunlu olarak yapısında barındırır.) bu toplumun son aşamasında ise “Komünist topluma” varılır. Sonucuna varıyor.

Burada anlatılanlardan Marx'ın sadece bir düşün adamı olduğu sanılmasın o mücadelenin , örgütlenmenin (ileride 1. Enternasyonal diye anılacak ) içinde hatta en başında yoldaşı ve 2. Keman diye adlandırılan Engels ile birlikte yer alıyor.... Yani her devrimci gibi hem düşün hem de eylem adamı Marx ve Engels...

Lenin’e göre Marksizmin üç kaynağı (bence üç başat bileşeni) ;

1 – Alman Felsefesi (Bence Antik Yunana kadar gitmek gerekir.)

2 – İngiliz ekonomi politiği (politik iktisadı)

3 – Fransız sosyalizmi (bence ütopik sosyalizmi ve mekanik materyalizmi de)



Bana göre en çok etkilendiği (tabi eleştirel olarak bakarak) üç kişi ise Hegel , Feuerbach , Ricardo



Yani Marx’ı anlatıyorsak onun ne olduğunu anlatmaya çalışırsak kısaca ; @CYLO nun sözleriyle “Marx büyük bir Sosyolog, İktisatçı, Tarihçi, Politikacı ve en önemli özelliği Devrimcidir.”

Marx “19. Romalı komedya yazarı Terentius'un: "Ben insanım, insana ait hiçbir şey bana yabancı değildir." Sözlerini tekrar ettiği gibi yaşamına uygulayan kişidir.



Yazıda aşağıdaki görüşler de yer alıyor. :

Bir de şu var: Örneğin Newton’un adından hep saygıyla söz edilir. Descartes, Einstein veya Kant ismi anılınca da öyle. Ama Marks ismi anılınca, karşıdan sayısız kötüleme, yalanlama ve hatta küfür de birlikte gelir.

Aslında düşünür ve bilim adamlarına karşı saldırılarının nedeni o düşünür ve bilim adamlarının görüşleri , buluşları var olan düzene-sisteme ne kadar ters düştüğü onlara ne kadar zarar verdiği ile ilgilidir.

Yukarıda sayılan kişilere saygı duyulduğunu da (en azından ilk başlarda veya bazı durumlarda) pek kabul etmiyorum.

Düşünün dünya merkezli din görüşünü çürüten , hatta dünyanın hareketleri için tanrıya gerek görmeyen Newton’a saygı duyulur mu?
Einstein ise bilindiği gibi önceleri atom bombası projesindedir. Sonra atom bombasına tüm varlığı ile karşı çıkmış hatta ABD başkanına bu işten vazgeçilmesi için mektup yazmış (bu mektup ABD başkanının eline geçmemiştir.) salt bu nedenle bile ABD nin pentagonu , CIA , silah tüccarları vb. onu pek sevmemiştir. Çünkü Einstein bir barışsever ve aktivistir aynı zamanda. "Ben tanrıya inanmam. İlle de bir tanrıya inanacaksam SPİNOZA'nın tanrısına inanırım." diyen de odur. Yetmez bir de Einstein’in “Ben neden Sosyalistim” diye bir açıklaması var. Kapitalistler onu sevebilir mi?

Bruno’yu kilise neden önce hapse attı sonra da yaktı? Çünkü dünyadan başka , başka dünyalar olduğunu , evrenin birçok dünya-güneş barındırdığı konusunun ilk nüveleri onun görüşlerinde var. Düşünün adam diyor ki (şimdi de bilim diyor.) dünya hiç te merkez değil , üstelik o kadar büyük te değil evrende … Tanrı ne diyor ben dünyayı yarattım , şöyle böyle … Yaratılan dünyanın evrende bir toz kadar küçük olduğu ortaya çıkınca kilise ne yapsın….





Sayın @CYLO :

şahsen kendim bilinçli ve eğitimli bir burjuvaziyi cahil bir proletara tercih ederim.
Ama bilinçli ve eğitimli, sanat, bilim üreten proletarya düzenini, eğitimli ve bilinçli de olsa burjuva düzenlerine tercih ederim.
” diyor.


Marksizm proletaryayı tercih etmesinin nedeni onun üretimdeki yeri nedeniyledir. Yoksa bireysel kişiliği nedeniyle tercih edilmiyor. Genel kural : Üretim biçimi ile üretim araçlarının mülkiyeti arasında benzerlik olmak zorundadır. Kapitalizmde üretim kolektif , üretim araçlarının mülkiyeti ise bireyseldir. İşte işin püf noktası budur. Bu nedenle yıkılmak zorundadır. İşte Sosyalist toplum bunu gerçekleştirecek ; yani üretimin (ki çağımızın üretiminde bu zorunludur) kolektif olduğu bir toplumda üretim araçlarının mülkiyetinin de topluma ait olduğu toplumun ilk aşamasını oluşturur.
Elbette ki ; “üretimde herkes yeteneğine , yettiğine göre katkı verdiği ve üretilenden ise gereksinimine göre tükettiği toplumda (Marx buna Komünist toplum , diyor.)” Böyle bir toplumda elbette ki her birey gibi proletarya da eğitimli olacaktır.







Sayın @sahin1 :

Şahsi kanaatim, fiili uygulamalarıyla kapitalizmin toplumu, sosyalizm ve komünizmin ise bireyi ihmal ettiği yönünde. Olması gereken ise zannımca ortada bir yerlerde buluşulması gerektiği şeklinde.” diye yazıyor.



Kapitalizm aslında bireyi ençok süistimal eden bir toplum. Hele hele işçileri üretimde hem sömürüp hem de üretime yabancılaştırarak onları birer üretim aracına dönüştüren sistem. Yabancılaşmanın olduğu bir toplumda bireye önem vermek olamaz zaten… Kapitalizmde topluma bakış zaten hiçbir zaman insani değil. En iyi ihtimal ile müşteri (sömüremediklerinin dışında kalanları) gibi görebilir.

Sosyalist toplam adındaki gibi zaten toplumcu bir sistemdir. Ancak bu toplum bireyin kendini gerçekleştirip , geliştirecek ve insan olmanın en iyisine ulaşılabilecek tüm koşulları oluşturmak ve geliştirmek zorunda olan bir toplumdur. Bunu gerçekleştirmeyen bir sosyalizmde de senin saptadığın gibi büyük bir eksiklik , hata var demektir.

Kapitalizmle sosyalizmin birleşmesi olanaksızdır. Çünkü diyalektik materyalizmde “uzlaşmaz çelişki” sınıfına (türüne) giriyor bu durumdaki toplumlar…







Sayın @eankara :

Lisede elbette kapital okunabilir ancak eğer Marx’ın ilk okunacak eseri kapital değildir. Marx eserlerini belli bir sırada okumak gerekiyor. Kapital’den başlanması sorun yaratır. Marksizme başlangıç olsun , Marx’ın eserlerine başlangıç olsun daha basitten zora , sadeden karmaşığa göre okumak gerekiyor. Hatta bunun için yazılmış örneğin “Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu” gibi bir kitap bile var. Hatta Marx , Engels, Lenin’in kitaplarından önce okunması gereken kitaplar bile var… Elbette ki Marksizmi kaynağından öğrenmek gerekir ama belli bir seviyeye gelinince ve de belli bir sistemle bu dünya görüşünü öğrenmemiz gerekiyor.

Şu satırlarını da buraya alıntılamadan edemiyeceğim :

Demem o ki, bu konuda özellikle değerli dostum Sn. @dedo11 'in mesajına kulak vermek ( tabii bir şeyler yazarsa ), kendi fikirlerimi açıklamamdan daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum. Onun " renkli " mesajının, konuya yakından bakış açısı sağlayacağını tahmin ediyorum.”

Senin ve senin gibilerin “dostum” demesi benim için en büyük sevinç ve onur kaynağıdır.









Biz görmesek te bir gün gelecek insanlığın tarih öncesi çağı bitecek tam anlamıyla TOTAL İNSANLIK ÇAĞI başlayacak orada insan ve tüm çevresi barış içinde yaşayacak yöneten ve yönetilen olmayacak… İnsan hatta her canlı hatta cansızlar bile değeri bilinir şekilde yaşayacak….



Sunan , yorum yapan tüm dostlara selam olsun….












 

CYLO

Aktif Üye
8 Haz 2025
218
1,506
Sevgili üstadım ben sadece düşün insanlarının kategorize edilmesi ve yarıştırılmasını doğru bulmadığımı belirtmek istedim.
Bilirsiniz, Kültür var olduğumuzdan beri bütün insanlığın ortak katkı, çaba ve emekleriyle oluşan kollektif bir Dünya Hazinesidir.
 
Üst