Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı Olarak Boş Zaman (Aydın Çubukçu)

funghu

Kıdemli Üye
13 Şub 2021
787
10,988
İstanbul
Sınıf Mücadelesinin Bir Alanı Olarak Boş Zaman

Zaman, maddenin temel varoluş biçimlerinden birisi olarak tanımlanır. Tıpkı hareket gibi, mekan gibi, maddenin varlığı ile bağıntılıdır, onun bir boyutudur.
Bu bakımdan nesneldir. İnsan iradesinden, bilincinden bağımsızdır.

Ne var ki, toplumsal ilişkiler sistemi içinde, özellikle kapitalizmde zaman, toplumsal hayatın, üretimin, çalışmanın düzenlenmesinin bir etkeni olarak rol oynar. Yönetilen-yöneten, patron-işçi ilişkisinin bir boyutu olarak anlam kazanır.

Bundan daha önemlisi, 'zaman' üzerinde, temel sınıflar arasında bir mücadele vardır ve bu da, ekonomik, ideolojik, politik yönleri olan bir mücadeledir.

"Boş zaman" kavramını da bu bağlamda ele almak gerekir.

KİMİN ZAMANI?
XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, işçi sınıfının en temel sloganlarından birisi, '8 saatlik işgünü' idi. Kimi zaman on altı saati bulan iş günü, bir yandan artı değer sömürüsünü oransal olarak yükseltiyordu, diğer yandan, sınıfın büyük kitlesinin yönetimini kolaylaştıran olanaklar yaratıyodu.

İşçi sınıfı, maden ocaklarından, fabrikalardan artan küçük zaman aralığında, uyku ve meyhaneden başka bir seçeneğin bulunmadığı bir hayata mahkumdu.

8 saatlik işgünü talebi, ilk bakışta, ekonomik bir talep olarak görünür. Tıpkı ücretlerin arttırılması, yaşam koşullarını iyileştiren sosyal güvenceler gibi...

Bununla birlikte, işçi sınıfı mücadelesinin bütün belgelerinde, 8 saatlik işgünü bütün diğer talepler içinde, en önemlisi olarak belirir. Marx'ın yazılarında, diğer ekonomik taleplerden çok işgünü süresi üzerindeki bu talep öne çıkar.

Çünkü 8 saatlik işgünü, yalnızca çalışma süresinin kısaltılması ve bu yolla, sömürünün sınırlanması değil, aynı zamanda sınıfın kendisine ayıracağı zamanın arttırılması anlamına gelmektedir. Kazanılan her saat, bujuvazinin el koyduğu zamandan bir parçanın kurtarılması demektir.

Bu formülasyon, 8 saatlik işgünü talebine, ekonomik olmanın yanı sıra ve onu aşan bir biçimde siyasal bir nitelik kazandırdı. Bütün Avrupa'da ve Rusya'da, çok uzun süre, işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütleri, 8 saatlik işgünü taleplerini, bir iktidar sorunu olarak gördüler. Burjuvaziyi yıkmadıkça, ya da 1895 tarihli bir afişte görüldüğü üzere, kapitalizmin kalelerinde büyük gedikler açmadıkça gerçekleşemeyecek olan bir talep.

8 saatlik işgünü, yalnızca çalışma koşullarının düzeltilmesinin değil, bunu çok aşan bir biçimde, işçi sınıfının kurtuluşunun bir simgesi haline geldi.

Bugün ileri sürülen 'haftada 35 saat' talebi, geçen yüzyüzlların 8 saatlik işgünü talebi kadar ağır bir hedef değil ve onun kadar belirleyici bir önem taşımıyor. Haftada iki günün tatil olduğu bir çalışma düzeninde, bu, ortalama günde 7 saat demektir.

İşçi sınıfı, bir yüzyıl boyunca, çalışma saatini ancak bir saat daha kısaltma hedefine gelmiştir. İşgünü zamanı üzerine mücadele, bugün artık, bir ölüm kalım meselesi, kapitalizmin kalelerinin yıkılması, işçi sınıfının kurtuluşu yolunun açılması için koçbaşı anlamlarını taşımıyor. İşgününün daha da kısaltılması, bugün, sosyal güvenlik, özelleştirme, sendikasızlaştırma gibi kapıya dayanmış ağır mücadele hedefleri içinde, görece ikinci derecede bir yer tutuyor. Bununla birlikte, işgününün kısaltılması, önümüzdeki süreçte yeni mevziler kazanmanın ağır toplarından biri olmaya adaydır. Kapitalizmin, bu konudaki tavrı, işgünü süresinin kapitalist sömürü koşullarındaki yerini ve önemini koruduğunun bir işaretidir.

Bu yüzden burjuvazi, işgünü süresi konusunda, yüz yıl önceki direnişini sürdürüyor. Oysa, kapitalizmin gelişmesine ilişkin burjuva propaganda, neredeyse işçi sınıfının tümüyle gereksiz hale geleceği bir aşamaya doğru gidildiğini, hatta böyle bir "sınıfsız" çalışma ortamı için teknolojik olanakların hazır hale geldiğini de propaganda ediyor. Buna inanılacak olursa, yakında makineleri tümüyle makineler çalıştıracak ve onların da yemeye, içmeye, daha az çalışmaya ihtiyacı kalmayacak!

Bu propaganda ile, işçi sınıfının güncel talebi arasındaki çelişmenin yansıttığı gerçek, kapitalizmin, artı değer sömürüsü yöntemlerinde, herhangi bir ilerleme gösteremediği, kapitalizmin özünün, geçen süre içinde değişmediğidir. Bütün o makineleşme, bilişim teknolojilerinin sanayiye girişi, hatta 'robotlaşma', canlı emek sömürüsünün sekiz saatten daha aşağıya indirilmesi için burjuvaziyi ikna etmemiştir.

KİMİN ZAMANI, KİME KARŞI ZAMAN
Marx, artı değer çözümlemesinde, işçinin çalışma saatlerinin bir bölümünü kendi geçimini sağlayacak ücret için kullandığını, geri kalan sürede de sermaye sahibi için çalıştığını gösteriyordu. Çalışma saatlerinin uzaması, işçinin kendisi için çalıştığı zamanın uzaması, dolayısıyla daha az sömürülmesi anlamına gelemiyordu. Bu yüzden, işgününün kısaltılması talebi, dolaysız olarak önce sömürünün kısıtlanması demekti.

Ne var ki, işgünü zamanı üzerindeki bu kapışma, işçinin "boş zamanı"nı da kendisi için kullanılabilir hale getirme mücadelesiyle birleşmedikçe sorun yine çözülmemiş oluyordu.

Burjuvazi, kapitalizmin toplumsal bir ilişki biçimi halini aldığı sisteminde, fabrika dışındaki zamanın da egemeniydi ve işçi sınıfının "boş zamanı", yine burjuvazinin zamanı halinde işliyordu. Ama bu zaman, emek sömürüsünün metaya yansıması biçiminde değil, sömürü koşullarının sürüp gitmesi için kullanılıyordu.

İşçi, iş dışındaki zamanını, işgücünün yenilenmesi dışında herhangi bir amaç için kullanamadığı sürece, bu, sermayenin bileşenlerinden birinin tazelenmesinden başka bir anlama gelmiyor, dolayısıyla çalışmadığı zamanda da, burjuvazi için besleniyor, dinleniyordu.

Bu, ilk elde basit 'kolgücü'nün yenilenmesi, sermayenin birikim ve dolaşım koşullarının bir gereğiydi. Ama, fabrika dışında geçen zamanın, bunun kadar önemli bir başka işlevi daha vardı. O da işçinin, manevi olarak sermayenin bir parçası halinde kalmasının aracı olarak kullanılabilmesiydi.

Geriye dönüp bakıldığında, işçi sınıfının yüz yıl içinde, 8 saatlik işgünü talebinden ancak ortalama 7 saatlik işgünü talebine gelmiş olmasının nedenini, belki de bu 'işgünü dışı zaman' üzerindeki mücadeleyi aynı ısrarla yürütmemiş olmasında bulabiliriz.

Kapitalizmin 'görünmeyen el'i, yalnızca piyasa koşullarını, meta üretiminin kaynaklarını ve pazarlanmasının düzenini yoluna koymaz; aynı zamanda piyasa ekonomisinin kültürünü ve ahlakını yaratarak, toplumun her kesimini aynı düşünce ve davranış biçimlerine, ortak duygu ve inançlara göre biçimlenmesini sağlar. Kurulu düzenin yıkılmazlığına inanç, yığınların kendi gücüne güvensizliği, bireyci kendini kurtarma eğilimleri, "üç günlük dünyada gününü gün etme" aylaklığı, toplam olarak bakıldığında sermayenin yeniden üretilmesinin koşullarından sayılır. İşçinin bu ideolojik bombardıman altında tutulması, örneğin makinelerin yağlanması gibi bir şeydir.

Bu yüzden "boş zaman", aslında işçinin kendisi için bir şeyler yapmayı düşünmesini bile engelleyecek biçimde burjuvazi tarafından doldurulmuş zamandır. İşe giderken otobüste bol fotoğraflı maç gazetelerinden başka bir şey okumuyor, akşam yorgun argın evine dönerken yalnızca meyhanede, kahvehanede dinlenebilmeyi düşünüyor, evde de karnını doyurduktan sonra 'televole', 'çarkıfelek' seyredip, devrilip yatıyorsa, bundan âlâsı olmaz.

Bu koşullar sürüp gittikçe, işgününün kısaltılması işçi sınıfı için yalnızca bir 'ekonomik kazanç' olabilir. O da eğer burjuvazi, buradan doğabilecek kendi artı değer kaybını telafi edecek başka yollar geliştirmediyse.

TEK YOL POLİTİK MÜCADELE
İşgünü dışındaki zamanı gerçekten kendinin kılabileceği, işçinin kendisini ayrı bir sınıf, burjuvaziden her niteliğiyle farklı bir sınıf olarak hissedebileceği, kendi geleceğini kazanmak için şimdiki zamanını kullanabileceği bir tek alan vardır: Politik çalışma.

Gerçi bilinçli işçi, işyerini ve işgünü süresini de politik çalışmanın bir alanı görüyor ve bunun için iş dışında bir "boş zaman"a ihtiyaç duymuyor.

Ama işçi sınıfının tüm kitlesi için geçerli bir başka yönü var olayın.

Bütün dinlenme ve eğlenme olanaklarının yabancılaştırıcı, parçalayıcı, umutsuz ve çaresiz bir ruhu durumuna sürükleyici niteliklerle donatılmış olması, çalışanların sığınabilecekleri bir yer bırakmamıştır.

Cami-tarikat ile meyhane, kahvehane arasında sıkışmış olan işçinin, emekçinin nefes alabileceği, kendisini tanıyabileceği ve ne yapacağına karar verebileceği alanlar, yine ancak kendileri tarafından yaratılabilir.

Eğer birişçi, rastlantısal olarak, nitelikli müzik dinlemeyi, müzelere, sergilere gitmeyi, kitap okumayı başarabilmişse bile, bütün bu etkinliklerin yerli yerine oturabilmesi için de, yine politik mücadele, politik örgütlenme gerekir.

Bugün bir çok sendikanın, eğitim ve kültür faaliyetleri, yok denecek kadar azdır; yapılanları izleyen işçi sayısı da üye sayısının çok düşük bir yüzdesini oluşturmaktadır. Bu yüzden, örneğin gündemdeki özelleştirme, tahkim, MAI, MIGA, IMF, gibi mücadele konuları hakkında olsun bir aydınlatma çabası çok sınırlı sayıda işçiye ulaşabilmektedir. Sendikalar, okunmayan broşürler yayınlamaktan ötesini akıllarına getirmiyorlar. İşçi, bu terimler ve simgeler altında yatan gerçeği, her birinin kendi hayatındaki etkisini ancak politik partisinin aracılığıyla, ona ulaşılabilmişse, öğrenebilmektedir.

Kültürel etkinliklere ilgi duyan, kitap, dergi okuyan, müzeleri gezen, nitelikli konserler izleyen bir işçi, kuşkusuz günümüzde mikroskopla aranırsa bulunabilcek bir tiptir. Bırakınız işçi ve emekçileri, aydınlar arasında bile, bunların hepsini düzenli olarak yapan pek azdır.

Fakat önemli olan, kültürel etkinliklere katılmak, izlemek, kitap-dergi okumak değildir; önemli olan, bütün bunların neye yaracağını bilmek, yapılan, katılınan, izlenen her etkinliği birbirine bağlayacak, bir bütün içinde toplayıp genelleştirecek bir temele sahip olmaktır. Kişisel olarak 'kültürlü olmak', kişisel olarak 'her şeyi bilen biri' olmak, anlamlı değildir. Tarihi kalıntıları gezmek, dünya kültürünün belli başlı ürünlerini tanımak kendi başına hiçbir şey ifade etmez. Bütün bunların günümüz sınıf ilişkileriyle ilgisini kuran, güncel hayatın sorunları açısından nereye oturacağını bilen bir ilişkiler sistemi içinde olmak gerekir.

Bu da yine ancak politik mücadele içinde olmakla mümkündür. Kitaplık rafında duran bir ansiklopedi cildiyle, etkin insan arasındaki fark buradadır.

Diyelim Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ni geziyorsunuz. Orada, güzel bir düzenlemeyle sunulan 'Ankara Maymunu' fosillerini görüyorsunuz. On milyon yıl önce Kazan ilçesi civarında yaşamış bu canlının, günümüz açısından önemi nedir? Eğer 'Evrim Teorisi' üzerine tartışmaları bilmiyorsanız, bu teori üzerindeki mücadelenin işçilerin ve emekçilerin hayatında ne anlama geldiğinin farkında değilseniz, bu maymundan insana geçiş aşamasında yer alan canlının size anlatacağı bir şey yoktur. Onu salt bilimsel merakla, kendi uzmanlık dalının bir unsuru olarak inceleyen kişiyle, bilinçli bir işçinin bakışı farklıdır. Ve bilim adamı, bir işçinin, emeğin dünyayı yaratan gücünün bir kanıtını gördüğü o kemik yığınından aldığı keyfi asla alamaz.

Bir senfoniyi dinlerken, bir resim sergisini gezerken, her yerde ve her sanat eserinde, emek mücadelesinin izlerini görmek, yaşadığımız toplumun çelişkilerini tanımak mümkündür.

Ama bütün bunlar, ancak politik mücadele içindeki bir işçinin, emekçinin, aydının özellikleri olabilir. Politikanın ışığında bakılmayan bir resim, poltikanın ışığında dinlenmeyen bir müzik, ancak belli belirsiz ve kupkuru bir tad bırakabilir.

SONUÇ: "BOŞ ZAMAN" YOKTUR
Bir yandan egemen sınıfların kültürel-ideolojik saldırısıyla, diğer yandan ekonomik ilişkilerle doldurulmuş olan bir gün içinde, belki yalnızca doğal ihtiyaçlarımızı karşılamak için ayırabildiğimiz, otobüste-metroda bir yerden bir yere giderken kullanabildiğimiz bir "boş zaman" vardır. Televizyon izlerken, kitap okurken, düşünür, tartışırken, kahvede pişpirik oynarken, parkta gezinirken, alışveriş yaparken, vs. vs. ya kaçınılmaz olarak kapitalizmin ilişkileri içinde yer alırız, ya da kendi seçimimize bağlı olarak, emeğin dünyasından bir şeyler alır, ona bir şeyler katarız. Bizim "boşu boşuna harcadığımız"ı düşündüğümüz her saniye, sistemin ilişkileri ve etkileri tarafından doldurulur. Tıpkı maddenin zaman boyutu olmaksızın olamayacağı gibi, bizim hayatımızın da "boş" bir anı yoktur. Çünkü "boşluk" , biz istesek de istemesek de içinde bulunduğumuz zorunlu ilişkiler tarafından doldurulur. Bunun nasıl ve kim tarafından doldurulacağı bir mücadele meselesidir.

Kurtarabildiğimiz her saniye bizimdir, geriye kalan ise daima burjuvazinin.

Bizden, daha çok artı değer üretmemiz, daha çok gerici ideolojik-kültürel propagandayla kafamızı doldurmamız için daha çok zaman isteyenlere, 'uykuda ve banyoda geçirdiğim boş zamanlarım var, ama asla onları sana veremem' diyebilecek bir yerde durmalıyız.

Bunlar dışındaki her saniyenin bizim olabilmesi için ise, her şeyin emeğe göre düzenlendiği bir hayat yaratmalıyız.

Aydın Çubukçu
Evrensel Kültür (1999 veya 2000)
 

gurcansarı

Çeviri & Balonlama
10 Tem 2010
807
8,276
istanbul
üniversiteden belki de 20-22 yıl sonra bir okul arkadaşımla karşılaştım. bana sınıf için ne yapıyorsun diye sordu. sınıftan çıkmaya çalışıyorum dedim. hiç olmazsa dürüstsün dedi.
o mücadeleyi de kazanamadık ya neyse.
 

funghu

Kıdemli Üye
13 Şub 2021
787
10,988
İstanbul
üniversiteden belki de 20-22 yıl sonra bir okul arkadaşımla karşılaştım. bana sınıf için ne yapıyorsun diye sordu. sınıftan çıkmaya çalışıyorum dedim. hiç olmazsa dürüstsün dedi.
o mücadeleyi de kazanamadık ya neyse.

"BDDK'nın güncel verilerine göre; bankalarda bulunan toplam paranın yüzde 78’i yalnızca 2.1 milyon kişiye ait. Bu kesimin toplam serveti 15.3 trilyon liraya ulaşırken, bankalarda 10 bin liranın altında parası bulunan hesap sayısının 165 milyonu aşması, servet uçurumunu gözler önüne serdi." (Haziran 2025)

Üstadım, şu tabloya göre sınıftan çıkmak, sınıf atlamak hiç kolay değil. Daha Özal zamanında sosyal/ekonomik tabakalar arası geçişkenliğin bittiği yazılıp çiziliyordu.
 
Üst