Arka planda açık bir gökyüzü. Bulutsuz. Ahşap bir kule, merdiveninde bir sürü insan. Kuleden denize atlayacaklar, hatta biri atlamış bile. İki kolunu açmış, havada. Ön planda iskele korkuluklarına dayanmış, güler yüzlü iki genç kadın. İkisi de tek parça mayolu. Koyu renk mayolar, siyah beyaz fotoğraftan belli olmuyor renkleri. Biri yengeniz diğeri halanız. Dünkü yazınızda böyle bahsetmişsiniz. Fotoğrafın altındaki yazınızdan alıntı. "O zamanlar böyleydi" diyorsunuz, şimdi ne hale geldiğimize işaret edercesine. Ekliyorsunuz: "Neresi olduğunu tahmin edebilen var mı?" Hep birlikte düşünüyoruz acaba neresi? "O zamanlar böyleydi". Ne böyleydi? Kule merdivenlerindeki kalabalığın hepsi erkek. Yengeniz ve halanız iskelede -kule epey uzakta- güler yüzle poz veriyorlar. Kaç göç devri bitmemişe benziyor en azından denizde mayoluyken. Böyleydi? Şimdi ne deniz plajı kaldı, ne atlama kulesi, belki de yengeniz, halanız da...
1950ler diye yazmışsınız. DP iktidarda, CHP muhalefet, birkaç da küçük parti. Siyaset küfür kıyamet. Radyodan her gün her saat vatan cephesine kaydolanların adları... gerçekten kaydolmuşlar mıydı?.. Amerikadan konserve gelecek, donmuş tavuk gelecek şu bu gelecek... bazı evler tekrar boya badana ediliyor, İzmir körfezinde henüz NATO kablosu yok, o da yapılacak, akordiyonla Amerikaya övgüler sevgiler, hürriyet savaşında beraberiz yaranmaları... ta Johnson mektubuna kadar, sonra hoşt Amerika diye sövgüler... O komünist, bu komünist, stalin hortlamış... O zamanlar böyleydi. Böyleymiş. Yaşım yetmiyor... sonradan.
"O zamanlar Floryada koştururduk. Hiç kimse yoktu, tenhaydı. Ara sıra bir iki otomobil geçerdi." Ben de koştururdum çocukken, Burgaz sahilinde. Tenhaydı. Ara sıra bir at arabası. Şimdi ağır ezgi fıstıkî makam yaş itibarıyla. Hale hamd, sağlığımız yerinde olsun da lafları arka arkaya... çaresiz. Geçmişi kim özlemez, o çocukluk, o gençlik, ense kulak yerinde... Gerçeği kabullenmek istemiyorsunuz. Bu kadar geçmişe düşkünlük memleketin bugünkü halinden değil şimdiki yaşlılığınızdan bir şikayet... Giderayak sendromu. Bir çeşit ihtiyarlık hali, bir tür çaresizlik. Çocukluğunuza dönmek istiyorsunuz... bir ana baba şemsiyesi olsaydı... sığınak. Gerçeği kabullenmek istemiyorsunuz. Ben de istemiyorum. Bugün Ahmet Haşim'e dört elle sarılırcasına...
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada!
Salon karanlık, perdeler ağır. Ampir mobilyalar, maun yemek masası... yerde ipek halılar. Gardıropta hafif bir lavanta kokusu... Eski siyah beyaz fotoğraflar salonda etrafa saçılmış, kimileri fotoğraflar kadar eski albümlerde, zarflarda, karton kutularda, duvarlarda, konsolun üzerinde şurda burda. Her taraf tozlu, tozlanmış. Fotoğraflar her yerde. Hatırlamayı körüklercesine... Bir komodinin çekmecesini açıyorsunuz, parmaklarınızda zümrütlü akikli yüzükler -büyükannenizden kalma-, fotoğrafları seçiyorsunuz. Kapıların ardında hayaletler. "Eski Beykozun güzel günlerinden bir hatıra"... "Çamlıcanın Çamlıca olduğu zamanlar ben, ablam ve teyzem". Şu anda mutsuzuz, herşey bitmiş, erimiş, geçmiş geri gelmiyor, ne yapmalı şeklinde bilinç altı soruları at koşturuyor... Dışarıda rüzgar esmiyor, kasvetli bir hava. Bize bir zevk-i tahattur kaldı. Çamlıcanın Çamlıca olduğu günler elbette siz yoktunuz. O güzel günleri yaşamadığınız halde biraz özlem, biraz herkesi hüzünlendirme niyetiyle... Her yerde ve her zaman ahşap ev, şu kapının oymaları, pencerelerde saksılar, saksılarda ortancalar, kalanşolar... İçeride tahta kuruları, karyola ayaklarında su dolu taslar, yaz gelince odanın dört köşesine yerleştirilecek tılsımlar dualar... tabii aklınıza gelmedi. "Buzdolabı yoktu ama mutluyduk". Buzdolabı alınca ne oldu? Buzdolabı yok, tel dolaplar... kapağını açar açmaz limon sinekleri. O yaşta buzdolabı, tel dolabı, limon sinekleri umurumda değildi. O yaşta ben de mutluydum. Bugün hiçbir evde tel dolabı yok, kimse kullanmıyor. Bahsettiğiniz 1950li yıllardan itibaren sona erdi.
Fotoğraf renklendirilmiş, artık o fotoğraf asıl değil, herkesin yüzü az çok farklı... sağdaki ev gerçekten aşı boyalı mıydı? Aşı boyası ne, şimdi kimsenin haberi yok.
O zamanlar, o herşeyin güzel olduğu zamanlarda -sizin ifadeniz- herşey dört dörtlüktü, ortalıkta hiç deli divane yoktu, ortalık toz pembe... bugünse... Zeki paşamız söylüyor: kadere dur diyemedik. Plakta değil... plaklar yıllara yenik düştüler, sizin gibi benim gibi.
Bunları oturmuş yazarken apartmanda mı, yan tarafta mı birden bağırmalar, çağırmalar başlıyor, tabaklar çanaklar kırılıyor... şangırtılar... Karı koca zincirlik deli. "O güzel zamanlar"ın delileri de kalmadı.. üzüntü verici bir şey.
Geçmiş günler, artık ulaşılamıyor, hep hüzün, her fotoğrafta geçmişe özlem. Hatıralar sağanak gibi yağıyor, ana baba şemsiyesi de yok. Şiddetli melankoli, depresyonun eşiğinde... Bıktım, bıktılar, bıktırdınız... Birden geriye dönüş, bir hatırlama, Attila İlhan şiiri... Elde Var Hüzün: "hayat zamanda iz bırakmaz".
Levent Suberk
1950ler diye yazmışsınız. DP iktidarda, CHP muhalefet, birkaç da küçük parti. Siyaset küfür kıyamet. Radyodan her gün her saat vatan cephesine kaydolanların adları... gerçekten kaydolmuşlar mıydı?.. Amerikadan konserve gelecek, donmuş tavuk gelecek şu bu gelecek... bazı evler tekrar boya badana ediliyor, İzmir körfezinde henüz NATO kablosu yok, o da yapılacak, akordiyonla Amerikaya övgüler sevgiler, hürriyet savaşında beraberiz yaranmaları... ta Johnson mektubuna kadar, sonra hoşt Amerika diye sövgüler... O komünist, bu komünist, stalin hortlamış... O zamanlar böyleydi. Böyleymiş. Yaşım yetmiyor... sonradan.
"O zamanlar Floryada koştururduk. Hiç kimse yoktu, tenhaydı. Ara sıra bir iki otomobil geçerdi." Ben de koştururdum çocukken, Burgaz sahilinde. Tenhaydı. Ara sıra bir at arabası. Şimdi ağır ezgi fıstıkî makam yaş itibarıyla. Hale hamd, sağlığımız yerinde olsun da lafları arka arkaya... çaresiz. Geçmişi kim özlemez, o çocukluk, o gençlik, ense kulak yerinde... Gerçeği kabullenmek istemiyorsunuz. Bu kadar geçmişe düşkünlük memleketin bugünkü halinden değil şimdiki yaşlılığınızdan bir şikayet... Giderayak sendromu. Bir çeşit ihtiyarlık hali, bir tür çaresizlik. Çocukluğunuza dönmek istiyorsunuz... bir ana baba şemsiyesi olsaydı... sığınak. Gerçeği kabullenmek istemiyorsunuz. Ben de istemiyorum. Bugün Ahmet Haşim'e dört elle sarılırcasına...
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada!
Salon karanlık, perdeler ağır. Ampir mobilyalar, maun yemek masası... yerde ipek halılar. Gardıropta hafif bir lavanta kokusu... Eski siyah beyaz fotoğraflar salonda etrafa saçılmış, kimileri fotoğraflar kadar eski albümlerde, zarflarda, karton kutularda, duvarlarda, konsolun üzerinde şurda burda. Her taraf tozlu, tozlanmış. Fotoğraflar her yerde. Hatırlamayı körüklercesine... Bir komodinin çekmecesini açıyorsunuz, parmaklarınızda zümrütlü akikli yüzükler -büyükannenizden kalma-, fotoğrafları seçiyorsunuz. Kapıların ardında hayaletler. "Eski Beykozun güzel günlerinden bir hatıra"... "Çamlıcanın Çamlıca olduğu zamanlar ben, ablam ve teyzem". Şu anda mutsuzuz, herşey bitmiş, erimiş, geçmiş geri gelmiyor, ne yapmalı şeklinde bilinç altı soruları at koşturuyor... Dışarıda rüzgar esmiyor, kasvetli bir hava. Bize bir zevk-i tahattur kaldı. Çamlıcanın Çamlıca olduğu günler elbette siz yoktunuz. O güzel günleri yaşamadığınız halde biraz özlem, biraz herkesi hüzünlendirme niyetiyle... Her yerde ve her zaman ahşap ev, şu kapının oymaları, pencerelerde saksılar, saksılarda ortancalar, kalanşolar... İçeride tahta kuruları, karyola ayaklarında su dolu taslar, yaz gelince odanın dört köşesine yerleştirilecek tılsımlar dualar... tabii aklınıza gelmedi. "Buzdolabı yoktu ama mutluyduk". Buzdolabı alınca ne oldu? Buzdolabı yok, tel dolaplar... kapağını açar açmaz limon sinekleri. O yaşta buzdolabı, tel dolabı, limon sinekleri umurumda değildi. O yaşta ben de mutluydum. Bugün hiçbir evde tel dolabı yok, kimse kullanmıyor. Bahsettiğiniz 1950li yıllardan itibaren sona erdi.
Fotoğraf renklendirilmiş, artık o fotoğraf asıl değil, herkesin yüzü az çok farklı... sağdaki ev gerçekten aşı boyalı mıydı? Aşı boyası ne, şimdi kimsenin haberi yok.
O zamanlar, o herşeyin güzel olduğu zamanlarda -sizin ifadeniz- herşey dört dörtlüktü, ortalıkta hiç deli divane yoktu, ortalık toz pembe... bugünse... Zeki paşamız söylüyor: kadere dur diyemedik. Plakta değil... plaklar yıllara yenik düştüler, sizin gibi benim gibi.
Bunları oturmuş yazarken apartmanda mı, yan tarafta mı birden bağırmalar, çağırmalar başlıyor, tabaklar çanaklar kırılıyor... şangırtılar... Karı koca zincirlik deli. "O güzel zamanlar"ın delileri de kalmadı.. üzüntü verici bir şey.
Geçmiş günler, artık ulaşılamıyor, hep hüzün, her fotoğrafta geçmişe özlem. Hatıralar sağanak gibi yağıyor, ana baba şemsiyesi de yok. Şiddetli melankoli, depresyonun eşiğinde... Bıktım, bıktılar, bıktırdınız... Birden geriye dönüş, bir hatırlama, Attila İlhan şiiri... Elde Var Hüzün: "hayat zamanda iz bırakmaz".
Levent Suberk