Cumhuriyet Kitap - Sayı 0300 - 16 Kasım 1995

dedo11

Onursal Üye
8 Nis 2013
2,127
6,248


Sayın funghu ;

Profesör Ahmet Necdet gerek kendi yazdığı şiir kitapları gerekse çevirdiği onca şiir kitabı ile adeta ŞİİR ADAM olmuş bir kişidir.

Bu satırlar bana Louis de Bernieres'i ve onun "Yüzbaşı Corellinin Mandolini" romanını anımsattı...
Şimdi diyeceksiniz ki "kel alaka" ..... Anlatayım :
Biliyorum Profesör Ahmet Necdet başka biri ama bana "Ahmet Necdet Sezer" anımsattı (ben böyleyim işte hep birşeyler yerli yersiz başka şeyler anımsatır bana ve o beni alır gider. )
Çoğunuz biliyordur , ancak ben şu kısa bilgileri de buraya aktarmak zorundayım :
"Ahmet Necdet Sezer, 2000'den 2007'ye kadar 10. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk hukukçu ve devlet adamıdır. Daha önce 14. Anayasa Mahkemesi başkanı olan Sezer, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hem cumhurbaşkanlığı görevini hem de bir yüksek yargı organının başkanlığını yapmış tek kişidir. Vikipedi"

Ankara'nın ilk AVM si sayılan (bana göre değil) KARUM da kitap kuyruğu var. Günlerdir okuyoruz ; Louis de Bernieres'i ve onun "Yüzbaşı Corellinin Mandolini" romanı gelecek diye. o gün geldi ve bizler KARUM'da bu kitabı almak için kuyruk olduk... [ Hey gidi günler hey... Şimdilerde de duyurusu yapılan bazı ürünler için upuzun kuyruklar oluşturuluyor (özellikle gençler tarafından) ancak bakın ne için kuyruk oluşturuluyor.... ] Kuyruk çok uzun. Çok beklemek zorundayız. Yanımızdakilerle sohbetler başlıyor. Bir ara döndüm baktım kuyrukta bizden epeyi geride tanıdık simalar gözüme çarptı. Dikkat ettim baktım. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve eşi kitap kuyruğunda... Gittim yanlarına onların biryere oturmalarını benim sıram geldiğinde onlar için de fazladan kitap alabileceğimi söyledim. Nezaketle bunu kabul edemiyeceklerini söylediler. Başkaları da hatta kitapçı dahi bazı tekliflerde bulundu. Ancak onlar hiçbirini kabul etmedi. Sıradan vatandaş gibi sırada beklediler. Sırası gelince kitabı alıp , oradakilerle vedalaşıp , selamlaşıp çıktılar. Ben önceden kitap aldığım için onları izledim. Çıkışta makam aracı bekliyor olmalıydı. Hayır! Hayır ! Hayır ! Onlar altta bulunulan otoparka indiler... Eeeee orada makam arabasına binip gittiler mi? Hayır! Hayır ! Hayır ! Onlar özel işlerini devlet aracı ile (makam aracı ile) yapacak tiynette değildi. Kendi özel arabalarına binip gittiler....

Ahmet Necdet Sezer'in makam aracı ile Atatürk bulvarında kaç kez rastlamıştım bütün ışıklara uyardı. Kırmızı ışıkta asla geçmezdi. Kortej diye onlarca onlarca araç yoktu. Sadece arkasında bir koruma jeep'i vardı. Hatta bir kez (bilen bilir) Akay yokuşundan indim. Tarım Bakanlığı binasından sağa dönüp Kızılay'a gidiyorum. Yolda o tarihte Doğan Medya'nın kovduğu (kendi deyimidir) Emin Çölaşan'a rastladım. Ayak üstü konuşmaya başladık. Tam o sırada kızılay yönüne yeşil ışık yanınca bir resmi aracın geçiş yapıp iyice sağa yanaştığını ve yanımıza gelince durduğunu fark ettik. Tanımıştık. Araçtan herkesten önce (korumalarından da önce) Ahmet Necdet Sezer indi hızla geldi Emin Çölaşan'la (ben de orada olduğum için her halde) ve benimle tokalaştı. Emin Çölaşan'a kovulması nedeniyle üzüntüsünü bildirdi. O sırada trafik polisleri yolu (tarfiği) kesmeye çalıştılar. Onlara çıkışıp "Sakın ha bir kişi için trafik mi kesilir... Yapmayın.." dedi. Zorunlu olarak Emin Çölaşan ile konuşmasını kısa kesti tokalaşıp ayrıldı. Aracına gitti kendi kapısını açtı ve bindi. Gittiler... [ Hatırlayınız Cumhurbaşkanlığı köşkünde oğlunun düğününü yaptığında elektirik saatini ölçtürüp parasanı cebinden ödemişti. ]

Ahmet Necdet Sezer'den sonra gelen cumhurbaşkanı "HALKIN ADAMI" diye lanse edildi ya... İnanamadım... Halk adamı nasıl biri olmalıydı. Bu vatandaş cumhubaşkanı görevi bitince öyle halk adamı idi ki istanbuldaki bir köşkte (16-22 hizmetçisini de kullanarak) yıllarca oturmuştu. Demek onların halk adamı anlayışı bu ...





"(.....) Şimdiki Türk ordusu eski ve tamamıyla sarsılmış bir temelin üzerindeki yeni bir yapıdır. Osmanlı hükümeti şimdiki halde güvenliğini ordusundan ziyade yapacağı ANLAŞMALARLA sağlayabilir ......

Osmanlı İmparatorluğu her şeyden önce düzenli bir idareye muhtaçtır. Şimdiki idare ile hatta bu 70.000 kişilik orduyu bile daimi olarak zor besleyebilir. ...........
Paranın ayarının bozulması artık son haddine gelmiştir. Daha on iki sene önce bir İspanyol taleri 7 kuruştu, şimdi 21 kuruşu alınıyor..... çünkü burada toprağa pek az sermaye yatırılmaktadır ve servet çok defa paradan ibarettir."

Bu satırlar 1835-1839 yılları arasında Osmanlıya yaptığı gezi notlarının yazarı Moltke'ye ait... Zamanında pek dikkatle okumuştum. Osmanlı sadece bu kitabın notlarını okuyup önemseseydi belki hemen yıkılmazdı... Yukarıdaki durum bugüne benzerlikler taşıyor mu , hiç ?


8. Sayfada tanıtılan Erdal Öz'ün ilk romanı olan "Odalarda" yı okumadığımı fark ettim. Oysa neredeyse tüm kitabını okumuş biri olarak bu kitabını nasıl atlamışım , şaştım kaldım. İlk fırsatta (kitaplığımda da yok muş) alıp okumam lazım...
9. Sayfadaki İsmet Kür'ün "Yarısı Roman" kitabını (anı-günlük-mektup vs.) da okumamışım. Bu da kitaplığımda yok. Oysa çok önemli bir kitap. Bulabilirsem mutlaka alıp okumalıyım...


"-- Birçok inkılaplar yaptım ama , bu dil işini başarabilirsek, ki başaracağız, en mühimmi bu olacak."

"Aydın sınıfın halka aşılayacağı ülküler, halkın ruhundan ve vicdanından alınmış olmalıdır."
"Bir tarihte bütçedeki açığı kapamak için, her ekmeğe bir kuruşluk pul yapıştırmayı tasarlamışlar. Verginin başka yerlerden alınmasını önerenler de varmış. Durumu Atatürk'e bildirmişler. Atatürk, iki yanın tartışmasını dinlerken, biraz ötede bekleyen İbrahim Efendiyi görmüş, konuşmaları birden kesip :
-- Durun bakalım, demiş, halktan birine soralım. Halk buna ne der acaba? (Ergüven'e seslenmiş) İbrahim ! Söyle bakalım bu iş nasıl olsun? Ne dersin?
İbrahim Efendi :
-- Doğru olmuyor, paşam, haksızlık oluyor!
demiş. Atatürk gözlerini açmış :
-- Vay! Neden? Niçin?
-- Paşam, bir işçi günde iki üç ekmek yer, bunlar, karınlarını yalnız ekmekle doyururlar. Öbür yanda zengin kişiler çörek, börek, pasta yer, yarım dilim ekmek ya yer ya yemez. Eğer ekmeğe bir kuruşluk pul yapıştırılırsa, yoksul halk günde iki üç kuruş fazla ödemiş, zenginlerse hemen hemen hiçbir şey vermemiş olur. Bunu yerine, değirmenlerde un çuvallarından belli bir vergi alınırsa, vergiye herkes eşit olarak katılmış olur.
Atatürk 'Doğru' demiş ve konuyu kısa bir cümle ile bağlamış :

-- Halkın sözü hakkın sözüdür. "

Kemal Arıburnu'nun "Atatürk ve Çevresindekiler" kitabından tanımı yazısını yazan Teoman Aktürel aktarıyor bu satırları ...
Vargı : Atatürk'ün kişiliği , devlet adamlığı konusunda bence iyi bir örnek...


Emeğine ve paylaşım isteğine teşekkür ederim ...




 
Üst