CONAN-ilk seri-sayı-02-TAŞ CANAVAR

hüseyin aksakal

Onursal Üye
Çeviri & Balonlama
7 Eyl 2010
818
6,240
Kdz. Ereğli
Paylaşım için teşekkürler... Bu bölümle ilgili çorbada tuzumuz olsun... İlk kez görücüye çıkan bir metin aşağıdaki... Umarım başka bir arkadaşın paylaşımına ek yaparak yanlış bir şey yapmamışımdır. Öyle olduysa uyarmanız yeter....


Bölüm Altı - ALEVDEN GÖZLER
PRENSES Chabela dehşet ve öfkeyi atlatmış, nispi bir sükunete gömülmüştü. Ne kalleş Zarono’nun kral efendisine, kraliyet gemisini imha edecek kadar niye düşman olduğunu biliyordu, ne de, korsanın onu niye tutsak ettiğini. Fakat artık korkudan felç olmuş filan değildi ve sonunda elleri serbestti.

Zarono, ipek bir fular parçasıyla elleri arkadan bağlı halde küçük bir kamaraya kilitlemişti onu. Şeffaf kızıl ipek parçası bağlamaya uygun görünmüyordu ama fakat Zarono gezgin bir Vendhyalı dağlıdan öğrenmişti en mahir parmakları bile mağlup eden düğüm atma sanatını. Kızıl kumaş da tüm hafifliğine rağmen sırım kadar sağlamdı. Yemek zamanlarında onu çözmek için bizzat Zarono kamarasına geliyor, sonra da onu yeniden bağlıyordu. Sorularına cevap vermeyi reddediyordu.

Chabela her nasılsa kemerinin altında ufak bir bıçak taşıyordu. Hayvanca bir tecavüzle tehdit edildiklerinde yaşamlarına son vermek için soylu Zingaralı kadınların böyle bir bıçak taşıması olağandı.

Becerikli kız, başka bir işte kullandı bıçağı. Zorlayıp uzanmak suretiyle ellerini bıçağın bulunduğu tümseğe koydu ve gizli yerinden onu çözdü. Sonra kabzayı lomboz için bir eşik oluşturan ahşap bir süsteki oyuğa sıkıştırdı. Kını bıçaktan çekti ve sırtı bıçakta bileklerini çıplak bıçağa bastırdı.

Görev zordu; çünkü yakın mesafeden arkasına bakamıyordu, kimi zaman ustura keskinliğindeki çeliğin acı arkadaşlığı çekingen tenini yakıyordu. İpeği kesmeden önce bilekleri kandan kayganlaşmıştı. Ama fular nihayet kopmuştu.

Chabela bıçağı yerinden aldı ve yeniden geniş kemeri altındaki gizli kınına geri koydu. İkiye bölünen eşarp, kendisine açtığı birkaç yüzeysel kesiği sargı işini gördü.

Artık serbestti ama özgürlük ne işine yarardı ki? Zarono gemiden ayrılmıştı zira son emirlerini işitmişti. Güvertede tek kalan zaten dışarıdan sürgülü kamarasının kapısının önüne yerleştirilen kapı gibi denizciydi.

Geriye kalıyordu, krem renkli sahile, zümrüt yapraklarını berrak mavi göğe uzatan bir palmiye saçağına dek serilen turkuaz deryaya bakan lomboz.

Şansına, Zingara sarayındaki hanım hanımcık kızların çoğundan daha güçlü, daha atılgan, daha cesurdu Chabela. Sonra yapacağını denemeye çok azı cüret edebilirdi. Lomboz penceresini açtı, entarisini eteğinin kenarı dizlerinin üstüne gelecek şekilde kemerine topladı. Lombozdan iki kulaç aşağıda tembel bir dalga yükseldi ve indi.

Chabela sessizce açıklığa kıvrıldı, kendini elleriyle asılana dek aşağı indirdi ve bıraktı. Küçük bir şapırtıyla çivileme suya çarptı, yüzeyin altında kayboldu ve su tükürüp gür kara saçını yüzünden geriye atarak yeniden yüzeyde sallandı. Su fazla soğuk olmasa da, sıcak, nemli havadan serindi ve serinliği prensesin sinir uçlarına bir şok yolladı, tuzlu su kesiklerini yaktı.

Chabela’nın denizin serin kucağının tadını çıkarmaya vakti yoktu. Her an aylak aylak küpeşteye yaslanması muhtemel bir denizli onu görüp alarm verebilirdi. Sonraki lombozların camlarıyla damalanan geminin yüksek pupası tepesinde yükseliyordu. Lombozların üstünde de pupa güvertesi küpeştesi ve direklerle halatlar göğe doğru usulca salınıyordu.

Pupada bir yerlerde nöbet tutan bir denizci olması gerekirdi ama şu anda küpeştenin üstünde kimsenin başı görünmüyordu. Eğer geminin arka kısmında kalırsa, pruva ve pupadaki adamların bakış açısından görünür olacağından, gemi doğrultusuna dik ilerlerken normalden daha zor görülürdü muhtemelen.

Uzun bir yüzme eylemiydi bu. Dikkat çekmemek için sırt üstü yüzdü Chabela. Sadece yüzünün sudan çıkmasına izin verip, kendisi ve kalyonun kalanı arasına geminin pupa kasarasını koyarak sahile paralel yüzdü. Yorulduğunda bir süre için aylak aylak elleriyle kulaç atarak yüzdü.

Sonunda Petrel’in gövdesi güvertedeki adamlar net olarak görülemeyene dek ufaldı. Sonra Chabela sahile döndü ve tüm gücüyle yüzdü.

Nihayet bitkinlikten titreyerek altında kumlu zemini hissetti ve kendini sarı gri kumsala sürükledi. Palmiyelerin gölgesine birkaç adım attı, orada dinlenmek için yoğun bitki örtüsü arasına çömeldi.

Bir tehlikeden öbürüne atıldığını düşündü, zira adada hangi dehşetlerin barındığını bilmiyordu. Başına bir şey gelmese bile, Zarono ve eşkıyaların arasına düşebilirdi. Ama Mitra’ya güvenini koruyan kız, gemideki düşmanlarının ellerinde kaldığından daha iyi olacağını düşünüyordu burada.

Gücünü yeniden kazandığında tutacağı yön için etrafına bakınarak kalktı ve ilerledi. Çakıl taşları ve kuru dallar tıplak ayaklarının tabanlarını keserken irkildi; zira son yıllarda çıplak ayakla yürümeye fırsatı olmamıştı. Palmiyeler arasında iç çeken meltem ıslak giysilerini serinleterek burnunu çekmesine yol açtı. Sabırsızca kemerini çıkardı, giysisini başının üstünden çıkardı. Sahil boyundaki hurma gövdeleri arasından eğik ışınlarını düşüren öğleden sonra güneşi, hafif tombul bedenini örten sağlıklı, zeytuni teninde günışığı çubukları oluşturdu.

Giysisinde kalan suyu sıktı ve kuruması için dikenlerin üstüne serdi. Bıçağıyla eteğinden geniş bir şerit kesti, ikiye böldü ve bir parçayı ayaklarına sardı.

Elbisesi kuruduğunda sadece dizlerine dek inmeye bırakarak yeniden giydi. Gücünü topladığından, ufak bıçağını ehil ellerinden birine alıp keşfe koyuldu. Bu bir kılıç değildi ama hiç yoktan iyiydi.

Adanın içlerine girerken bunaltıcı orman etrafına kapandı. Çürüyen bitkiler ve tropik çiçeklerin kekremsi kokusu hücum etti burun deliklerine. Kaba kütükler, testere kenarlı palmiye yapraklarının sapları, dikenli çalılar giysisine takılarak yırttı. Kol ve bacaklarında uzun, kızıl çizikler oluşturdu.

Adanın iç kesimlerinde çalılıklar bir parça inceldi ama uğursuz sessizlik onu tedirgin ediyordu. Rüzgâr bile giremiyor gibiydi buraya. Yüreği hop etti.

Bir köke takıldı ve düştü. Debelenerek kalktı ama yeniden düştü. Üçüncüsünde, gücünün sınırlarına vardığını fark etti. İlerlemek için ağrıyan uzuvlarını zorlamaya mecburdu.

Ansızın dev gibi bir figür, parlayan gözlerle karanlık bir gövdenin karaltısı yükseldi tam yolu üstünde. Çığlık attı, geri sıçramaya çalıştı ve yeniden düştü. Şahıs ona doğru hamle etti.

Conan dalgın dalgın denizi taradı. Zarono’nun Petrel’i körfezde demirli duruyordu. Zeltran’a seslendi: “Güvertedeki mürettebatına bakarsan saldırıp ele geçirebiliriz. Sonra Zarono dönüşünde yolunu kesilmiş bulur. Ne dersin?”

Cimmerialı şimdiden öbür geminin güvertesine atlıyor ve Petrel’in mürettebatını koca denizci kılıcıyla biçiyormuş gibi sert bir tebessümle baktı ikinci kaptanına.

Zeltran kafasını iki yana salladı. “Yok, yok, Kaptan, bunu sevmedim.”

“Neden olmasın?” diye hırladı Conan. Gözükara bir saldırı barbar mizacına uygundu ama sahil ve deniz maceraları senelerinde temkini de öğrenmişti. O tıknaz, küçük Zingaralının çatışmada yiğit olduğunu, aynı zamanda kurnaz ve pratik—dikkate alınması gereken kurnaz bir müşavir—olduğunu bilirdi.

Zeltran zeki, küçük siyah gözlerini Conan’a çevirdi. “Çünkü Kaptanım, Zarono’nun gemide kaç denizci bıraktığını bilmiyoruz. Mürettebatı bizimkinden kalabalık ve gemidekilerin de bize göre sayı üstünlüğü olabilir.”

“Crom adına! Tek elle şu haydutların yarısını halledebilirdim.” İkinci kaptan, çenesindeki siyah sakalı kaşıdı.

“Ona ne şüphe kaptan, sen bir düzine düşmana bedelsin. Fakat tayfanın kalanı aynı vahşetle savaşmayacaktır.”

“Niye ki?”

“Zarono’nun mürettebatı, kardeş Zingaralılar ve Serüvenciler.[1] Gösterebileceğimiz daha sağlam bir dava olmadan onlardan kardeş kanı dökmelerini isteyemeyiz. İlaveten, Petrel daha büyük bir gemi ve bordası bizimkinden yüksek, bu nedenle bize karşı savunulması kolay. Baş kasarasındaki mancınığı da mı fark etmediniz?”

“Yok be kaptan, eğer bu seferi baştan iyi anladıysam,—her halükarda kazanılacağı şüpheli olan—savaşın keyfini sürmek için değil, hazine için buradayız. Şimdi, bence hazineyi ele geçirmenin en iyi yolu, adanın diğer tarafına dolanmak. Kara grubumuz hazineye Zarono’nun haydutlarından önce ulaşabilir. Eğer bunu başaramazsak, Zarono’nun sahile çıkardığı adamları sayar, saldırıp ganimeti kapma şansımızı değerlendiririz.”

Biraz daha tartıştıktan sonra, karakterine uygun olmasa da boyun eğdi Conan. “Gemiyi adanın kuzey ucundan dolaştıralım,” diye emretti Cimmerialı somurtarak, “Serenleri gerin, iş başına.”

Her halükarda artık bir kapris için canından geçmekte özgür, yalnız bir çılgın değildi o. İnsanların lideri olarak, onların refah, istek ve kaprislerini de kendisininki gibi hesaba katmaya mecburdu. Fakat yine de geride bıraktığı vahşi, pervasız özgürlüğe özlem duyuyordu kimi zaman.

Birkaç saat sonra Wastrel, adanın kuzeyden ani bir rüzgâra karşı bir miktar koruma sağlayan bir burnun bulunduğu doğu sahiline demir attı.

Conan iki kayığı silahlı adamlarla doldurdu ve köpüklü sularda sahile kürek çektiler. Kumsala inerek kayıkları sarı kumlarda, dalgaların erişiminden yukarı çektiler.

Palasını çizmeli ayağına vuran dev Cimmerialı, sarımsı, ıslak kuma ve sessiz, yeşil bitki duvarına dik dik baktı. Etrafındaki denizin tamamı, kızgın tropik günışığıyla yıkanırken, ada tuhaf şekilde karanlık ve kasvetli görünüyordu.

Kayıklar bağlandı ve iki adam muhafız olarak bırakıldı. Conan ve adamlarının ana kütlesi yaprak ve eğreltiotu duvarına daldı ve gözden kayboldu.


NİHAYET Conan ve sefer grubu ormandaki çember şeklinde açıklığa ulaştı. Ölü çimler ve çıplak toprak kuşağı donuk ışık altında bomboş duruyordu. Conan kaş çatarak gözleriyle boş açıklığı taradı. Yaşam izi görmedi ama orman da, bodur siyah mabet de gizli bir düşmanı saklayabilirdi.

Mabede gelince, Conan görünüşünü sevmemişti. Kasvetli tehdit aurası, içinde bir ikaz uyandırıyordu. Ensesindeki saçlar karıncalandı ve kalın, siyah kaşları, volkanik mavi gözlerini gölgeledi. O kara gizem, insan elinden başkasının eseriydi şüphesiz.

Muhtemelen, Valusia’nın efsanevi yılan adamlarının işi diye düşündü. Baş döndüren geometri, anlaşılmaz, silinmiş kabartma söslemeleri ve ölü veya seyrek çimlerden çıplak toprak kuşağının tümü, yıllar önce Kush çayırlarında gördüğü benzer bir yapıyı hatırlattı ona. O da uzun zaman önce kaybolmuş insanöncesi bir kavmin işiydi. [2]

İçgüdüsü ona bu kasvetli mekânı terk etmesini, o meymenetsiz yapıdan sakınmasını söylüyordu. Fakat uğruna geldiği şeyin yapının içinde olduğuna emindi Conan. “Gizli kalın,” diye fısıldadı adamlarına. “Ses etmeyin ve her tür tehlikeye karşı uyanık olun”

Kılıcını kınında gevşetti, ormandan çıktı ve hızla çıplak topraktan gizemli kalenin esneyen ağzına ilerledi. Bir anda kaybolmuştu arkadaşlarının görüş alanından.

Kapıdan uzun adımlarla geçerken, ona çarpan mezar soğukluğunu görmezden gelen Conan ilerlerken palasını çekerek temkinle içeriye sokuldu. Enli kılıç donuk ışıkta parıldadı. Kıvrak bakışı mihrabın üstüne çömelen taş kurbağa puta takıldı ve kaidenin dibindeki kaldırım taşının üstüne çevrildi. Sonra bir anda durdu.

Buraya her ne hazinesi konulduysa kayıptı. Gideli de çok olmamıştı. Zemin iki karış tozla kaplıydı, bu tozda da gidip gelen iki çift ayak izi vardı. Biri denizci çizmeleriydi, diğeri sandalet.

Zarono ve bir diğeri, diye düşündü Conan.

Mihrabın önünde dikdörtgen şekilli bir alan, sürtünen ayakların o çıplak tozsuz dörtgenin içine süpürdüğü haricinde tozdan arınmıştı. Bu temiz dörtgen içinde patlak torbadan düştükleri yerde göz kırpan birkaç mücevher vardı. Zarono telaştan onları toplamayı ihmal etmişti.

Bir küfür hırlayan Conan, kalan bir avuç mücevheri almak niyetiyle öne adımladı. Zarono aslanken, çakal rolü oynamak onu öfkelendirmişti ama tamamen eli boş dönmek değildi bunun çaresi.

Sonra yeniden durdu. Taştan put kıpırdamaya başlamıştı. Geniş dudaksız ağzın üstüne dizilen yedi göz, artık sadece solgun, tozlu kristal küreleri değil, içindeki yeşil alev, soğuk, amansız bir öfkeyle Cimmerialının üstünde parlayan canlı göz yuvarlarıydı.



Bölüm Yedi - KURBAĞA YARATIK

“CROM! Yaşıyor bu!” Bir hayret hırıltısı koptu Conan’dan.

Doğaüstü bir önsezi alameti nabzının hızlanmasına yol açarken gerildi. Sahiden de siğilli taş put korkunç bir canlılık görüntüsü telkin ediyordu şu anda.

Şişkin bacaklar kıpırdıyor, geriniyordu.

Ateş saçan gözlerini avına diken put, kaidesinde öne doğru kamburlaştı ve göz kırpan mücevherlerin bulunduğu taş zemine konmak üzere bir çatırtıyla kenardan atladı. Dört tırnaklı ön azaları düşüşünü durdurdu ve durmadan, hantal ama şaşırtıcı bir süratle Conan’a doğru koşturdu. Taştan bacakları taş zemine sürtünüp gıcırdıyordu. Bir öküz kadar iriydi ve yedi yemyeşil parlak gözü kendisininkiyle aynı seviyedeydi.

Conan palasını savurmaya davrandı ama daha makul bir fikir beyninde galebe çaldı. Hareket ederken çıkardığı sese bakılırsa, canlı bile olsa taştan oluşuyordu. Çelik işe yaramazdı ona karşı; bir darbe sadece bıçağı parçalar ve onu açık kursağına teslim ederdi.

Dudaksız ağız onu yutamadan Conan hızla döndü ve açıklığa atıldı. Tedbir lüzumsuzdu artık; kükredi: “Gemiye dönün! Ve açılın!”

Kurbağa yaratık Conan’ın hemen arkasında mabetten çıkarken, açıklığın kenarında öbeklenen adamlardan korku ve hayret çığlıkları patlak verdi. İkinci bir emre hacet yoktu. Palmiye yapraklarının hışırtısı ve bir çalı çatırtısıyla tabana kuvvet yola çıktı korsan sefer grubu. Peşlerinden de canlı, taş canavar, bir insanın koşabileceği bir süratle rahat bir koşuyla geliyordu. Conan, canavarın dikkatini kendi üstüne çekecek kadar uzun süre durdu, sonra da onu peşine çekmek için farklı bir yönde yola çıktı.


“BU DA nesi? Bir kız, burada? Isthar’ın memeleri ve Dagon’un karnı adına, bu mel’un adada hayal ettiğimden fazla sürpriz var!”

Ses—kaba ve Argosçayı hoyrat bir aksanla konuşuyor olsa da insan sesiydi—Chabela’yı canlandırdı, aynı zamanda da sakinleştirdi. Nefesini tutarak böyle aniden önünde peyda olan uzun şahsın kalkmasına yardım için uzattığı eli kabul etti. Adam konuşmaya devam ediyordu: “Tamam, tamam kız, seni ürküttüm mü? Bağırsaklarım kurusun, sana zarar verme niyetim yok. Dünyanın kıyısındaki tanrıların terk ettiği bu yere nasıl geldin?”

İlk paniği hafifleyen Chabela, onu ürküten adamın hırpani denizci giysileri içinde, güçlü, sarışın, dev gibi bir genç olduğunu gördü. Zarono’nun canilerinden değil, güneşten kızarmış açık renk ten, dürüst mavi gözler, kesilmemiş saçlar ve ateş kırmızısı altın rengi sakalla dürüst görünüşlü bir kişiydi bu. Rengine bakılırsa kuzeyli diye düşündü.

“Zarono,” dedi Chabela. Bitkinlik ve irkilişinden ötürü göğüsleri hala inip kalkarak soludu. Sallandı, kızıl saçlı denizci onu dengelemek için kolunu nasırlı pençesinde tutmasa düşebilirdi de.

“O kara domuz ha? Genç kızları mı kaçırıyor artık? Şey, istersen palavracı de bana ama görsem suratına tükürürdüm. Fakat Heimdal’ın boynuzu ve Mitra’nın kılıcı adına, güvendesin artık. Mürettebatım sana sığınak sağlar korkma—fakat ne oluyor?”

Çalıların içinde bir gürültü patırtı yaklaşırken, Kuzeyli kızıl boğumlu eli kemerinde sallanan koca palanın kabzasını kavrayarak döndü. Sonra uzun boylu bir adam çalı örtüsünden çıktı ve onlara bakmak için durdu. Şaşırtıcı şekilde adamı tanıdı Chabela.

“Kaptan Conan!” diye bağırdı.

Conan’ın gözleri, palası yarı çekili sarışın yiğit ve arkasında, hırpani giysisi muhteşem bedenini güçlükle gizleyen kara saçlı kızı inceleyerek kısıldı. Kız belli belirsiz tanıdık geldi ama meseleyi anlayıp dinleyecek vakit yoktu.

“Koşun, ikiniz!” diye böğürdü. “Mabet canavarı peşimde! Haydi, sonra konuşuruz!”

Conan’ın geldiği yönde ağaçlıkta daha sert bir çatırtı eklendi talimatların gücüne. “Sallanmayın!” diye bağırdı Chabela’nın bileğini koca pençesine alıp onu palas pandıras yol boyunca peşinden sürükleyerek. Kuzeyli arkalarından koşuyordu. Bir an takipçilerini geride bırakır gibi oldular. Soluklanmak için durunca Conan solgun kuzeyliye sordu: “Bu lanet adada kayalık veya tepe filan yok mu? Taş kurbağanın tırmanamayacağı bir yer.” .

“Woden’in fersah boyunda mızrağı, ahbap, tepe filan yok,” dedi diğeri soluk soluğa. Yüzü kızarmıştı. “Toprağın denize sarkan bir kayalığa dek yükseldiği kuzeydoğudaki bir tümsek haricinde yüksek bir yer yok. Fakat o işe yaramaz; toprak yavaş yavaş yükseliyor; put da tırmanabilir… İşte yine geliyor!”

“O burnu göster bize!” dedi Conan. “Bir planım var.”

Kuzeyli omuz silkti ve onları ormandan geçirdi. Chabela bocaladığında Conan onu kollarına aldı. Gürbüz kız hiç de hafif değildi ama dev Cimmerialı onu aşikâr bir zorluk yaşamadan taşıyordu. Canavarın ağaçlar arasındaki çatırtısı net olarak geliyordu peşlerinden.

Bir saat sonra, güneş mavi ufka doğru batarken, üçü de yara bere içinde, hırpalanmış, kemiklerine dek yorgun halde yükseltiye ulaştılar. Tümsek, bir gemi pruvası gibi bir tarafı yükseldikçe sivrilen bir üçgen şeklindeydi. Gemisi şu an demir attığı yere ilerleyerek adanın kuzey ucunu dolanırken bu cepheyi gördüğünü hatırladı Conan.

Kuzeyli, kızın ağırlığından Cimmerialı dostunu kurtarmıştı. İkili yan yana ormandan çıkıp yamaçtan yukarıya sendeledi. Zirve noktasının yarısında kuzeyli Chabela’yı yere bıraktı ve iki maceracı taş iblis hala onları takip ediyor mu görmek için durdu. Artan bir çatırtı sesi ve bitkilerin hareketi öyle olduğunu doğruladı.

“Pekâlâ, Crom ve Mitra! Planın ne?” diye soludu kızıl saçlı.

“Tepeye!” diye gürledi Conan oraya doğru giderek. Tam tepede kenarın üstünden eğildi ve aşağı baktı. Otuz metre aşağıda deniz, keskin köşeleri dalgalardan yukarı uzanan ve dalgalar aralarında gidip gelirken yüzeyleri ıslak ıslak parlayan devrilmiş siyah kayalardan geniş bir resif üstünde ileri geri köpürüyordu. Resif dişlerinin ortasında kimileri bir kulaç genişliğinde birkaç med cezir havuzu vardı.

Geriye bakan Chabela, hantal gövde ormanın kenarında ortaya çıkarken pes bir çığlık attı. Yaratık, bir eğrelti ve çalı çatırtısıyla hantal hareketlerle açıklığa çıktı. Yedi gözü üç kaçağı anında gördü ve derhal el ve dizleri üstünde sürünen birine eşit süratte tırmanmaya başladı.

“Bizi köşeye kıstırdı, “dedi kuzeyli, “Gariban bahriyeliler nihayet gemiden ayrılıyor mu dersin?”

“Daha değil,” dedi Conan. Birkaç veciz ifadeyle planını izah etti.

Bu arada kurbağa yaratık, yedi gözü batan güneşin ışığında parlayarak ilerleyişini sürdürüyordu. Avına yaklaşırken hızlı sürünüş bir kurbağa sıçrayışı serisine dönüştü Koca taşın ağırlığı, her zıplayışın sonunda inerken yeri sallıyordu. Dudaksız ağzı beklentiyle açılarak git gide daha yakına geldi.

Conan eğildi birkaç taş aldı ve “Şimdi!” diye bağırdı.

Bu söz üzerine Chabela uçurumun kenarı boyunca koşarak ondan uzaklaştı. Kızıl saçlı adam da Conan’ı canavarla bir başına yüzleşmek üzere kayalığın tam kenarında bırakarak karşı yönde kenar boyunca koştu. .

İki kaçak karşıt yönlerde koşarak uzaklaşırken, yeşil gözleri tutacağı yolu düşünür gibi dönen kurbağa yaratık sıçramayı kesti.

“Haydi!” diye kükredi Conan bir taş fırlatarak. Mermi sert bir çatırtıyla yaratığın burnuna çarptı ve sekti. İkinci bir atış bir çınlamayla gözlerden birini vurarak takip etti. Taş yukarı sekti ama kürenin oluştuğu maddeyi çatlatmış gibi gözlerden biri söndü.

Conan üçüncü bir taş atmaya vakit bulamadan yaratık tepesindeydi. Koca ön ayaklarını onu kayalığın tam ucuna götürecek son bir sıçrayış için topladı. Geniş ağzı beklentiyle açıldı.

Dev kurbağa yerden ayrılır ayrılmaz, yaratık daha havadayken, Conan döndü ve kayalıktan atladı. Havanın ortasında salto attı ve dosdoğru bir ok gibi başı önde aşağıdaki med cezir havuzlarının en büyüğüne daldı. Onu anında yüzeye getirmek üzere açı verilip uzatılan elleriyle suya çarptı.

Uçurumun üstünde canavar, son sıçrayışla tam Conan’ın durduğu yere ulaştı. Ön ayaklar darbe altında gevşeyen taş ve toz toprak yağmuruyla ufalanan kenara çarptı. Ön ayaklar kenarda kızakladı, sonra da canavarın momentumu bedeninin kaymasına yol açtı. Bir an uçurumun ufalanan kenarında asılı kaldı. Sonra dengesini yitirdi ve parçalanan taşlardan bir gümbürtüyle aşağı düştü Bir an yavaşça, üst üste dönerek havada asılı durur gibi oldu. Sonra artan bir ivme ve muazzam bir gürültüyle uçurum dibindeki kayalara çarpmak üzere düştü.

Conan sırılsıklam halde med cezir havuzundan kendisini çekip çıkardı ve gözüne giren saçları düzeltti. Havuzun tam ortasına düşmemişti; bu yüzden giysilerindeki bir yırtık, havuza dizilen keskin kayalardan birine sürten kaburga ve kalçası boyunca kanayan bir izi açığa çıkarmıştı. Kurbağa yaratıktan kalanları incelemek için acıyı görmezden geldi.

Büyüyle yaşam aşılanmış olabilir ama taş yine de taştır. Canavar uçurum dibindeki kayalar arasında şurada burada yatan yüz kalıntı halinde parçalanmıştı. Resifin o kısmını oluşturan taşlardan birinin yaratığın bir ayağı, öbürünün de başının bir kısmını oluşturduğunu çıkarmak, yakın bir inceleme gerektirdi. Diğer parçalar çağlar boyu orada yatıyormuş gibi kaya kargaşasına karışmıştı.

Kayadan yakaya zıplayarak çıkan Conan, yamaç sıçrayarak çıkabileceği kadar alçalana dek uçurumun dibi boyunca ilerledi. Sonra geri döndü ve tümsekteki iki arkadaşına katıldı. Kızıl saçlı adam kenardan eğiliyor, aşağıdaki kurbağa yaratığın kalıntılarını seyrediyordu.

“Nergal’ın pençeleri ve Marduk’un bağırsakları adına, bakması güzel bir görüntü oldu ahbap! Fakat tehlikeye birlikte göğüs gerdik, birbirimizi daha iyi tanıyalım bari. Ben Vanaheim’den Sigurd, bir gemi kazası yüzünden tayfasıyla bu kahrolası sahilde çaresiz kalmış dürüst bir denizciyim. Ya sen?”

Conan Chabela’ya bakıyordu. “Crom adına!” dedi sonunda. “Sen Chabela değil misin, Ferdrugo’nun kızı?”

“Evet;” dedi kız. “Sen de Kaptan Conan’sın.”

Kurbağa yaratıktan kaçarken karşılaştıklarında adını söylemişti ve bu da genç kızın kimliği hakkında bir kanıt sağlamıştı. Gerçekte korsan kaptanları ve kraliyet prensesleri Zingara sarayında teklifsizce bir araya gelmezdi. Yine de şölenler, geçit törenleri ve öbür merasimlerde sık sık görmüştü Conan onu. Ganimetlerinin daha büyük bölümü taca gittiğinden, Kral Ferdrugo’ya özel durumlarda korsan kaptanlarına ev sahipliğini oynamak düşüyordu. Dev Cimmerialının uzun ayakları, koca omuzları ve zalim, kayıtsız yüz çizgileri Chabela’nın aklında yer etmiş, Conan da hırpani kılığına, dağınık saçlarına ve küstah güzellikte yüz çizgilerindeki kozmetik yokluğuna rağmen hemen tanımıştı onu.

“Tüm tanrılar adına! Burada ne işin var prenses?” diye sordu

“Prenses mi?” diye bağırdı Sigurd afallayarak. Kızıl yüzü hep olduğundan daha kızardı, böyle kaba davrandığı, teklifsizce hitap ettiği yarı çıplak kıza baktı. “Ymir’in sakalı ve Baal’ın kızgın ateşleri adına! Altesleri, üslubumu affetmelisiniz. Soylu bir hanım, ben de sizi şey sanmıştım…” Sırıtarak duran Conan’a üzgün bir bakış atarak bir dizi üstüne çöktü.

“Kalkın Kaptan Sigurd,” dedi Chabela. “Artık bunun üstünde durmayın. Kraliyet etiketi çatıdaki bir at kadar yersiz kaçıyor burada. Diğer kurtarıcım Kaptan Conan’ı tanıyor muydunuz?”

“Conan… Conan,” diye düşündü Sigurd. “Cimmerialı’mı?”

“Evet,” diye homurdandı Conan. “Beni duymuş muydun?”

“Evet. Öyküler işittiydim, Tor…” Sigurd kendini kontrol etti.

“Tortage’de mi demek üzereydin?” dedi Conan. “Barachalı gibi göründüğünü düşünmüştüm. İşler benim için orayı sıcak kılana dek Kardeşlik’ten biriydim.[3] Şu anda Zingara sarayına bağlı korsan gemisi Wastrel’in kaptanıyım. Dost muyuz?”

“Evet, Lir’in balık kuyruğu ve Thor’un Çekici adına!” dedi Vanirli Conan’ın elini tutarak. “Fakat adamlarımızın kapışmasına meydan vermemek için dikkatli olmamız lazım. Benimkilerin çoğu Argoslu; seninkilerin çoğu da Zingaralı galiba. Bir göz kırpsan ikisi de birbirinin gırtlağına çöker. Biz iki kavme de mensup olmadığımızdan eski kan davasının canımızı sıkmasına izin vermemize hacet yok.”

“Evet,” dedi Conan. “Adamlarınla buraya nasıl geldin?”

“Adanın güney ucu açığında bir kayaya oturduk ve gemimiz bozuldu. Onu sahile ulaştırdık ve donanımla erzağın çoğunu kurtardık ama kaptanımız hastalık kaparak öldü. Ben ikinci kaptandım, bu yüzden bizi anakaraya taşımaya yetecek kadar denize uygun, yelkenli bir sal yapmaya çalışmakla geçirdiğimiz geçen aydan beri şef oldum.”

“Kara Mabet’i biliyor muydun?”

“Ah, evet; benim çocuklarla o kara mabedin içine bir göz attık ama büsbütün kötülük kokuyordu, bu yüzden biz de ondan sakındık.” Sigurd’un mavi gözleri kızıl güneş küresinin mavi ufka değdiği batıya baktı. “Bana acemi diyeceksin delikanlı, fakat tüm bu orman takibi ve canavar güreşi korkunç bir susuzluğa gark etti beni. Kampıma gidelim de ruhlarımızın selameti için bir damla şarap bulabilir miyiz bakalım. Hayli az kalmıştı ama bence bugün hak ettik bunu.”



Bölüm Sekiz - KOBRA TACI
PETREL'E dönüp Chabela’nın kayıp olduğunu öğrendiğinde Zarono çileden çıkarak küplere bindi. Pupa güvertesi ve Chabela’nın kamarası dışında nöbet tutmakta olan denizciler emri üzerine geminin altından geçirilme cezasına çarptırıldı.

Ertesi gün şafaktan önce birkaçı haricinde tüm adamlarını yeniden sahile götürdü. Gün, planlarının temel direği olan kayıp prenses için adayı didik didik etmekle geçirildi. Giysisinden yırtılmış birkaç kumaş parçası bulundu; fakat orada bulunmuş olduğunu doğrulasa da şu an nerede olduğunu aydınlatmıyordu bunlar.

Adamlar aynı zamanda Sigurd’un kamp kalıntılarını da buldu. Her nedense Barachalı korsanlardan da eser yoktu.

Günbatımında her zamankinden öfkeli ve şaşkın Zarono Petrel’e döndü.

“Menkara!” diye bağırdı.

“Evet, Kaptan Zarono?”

“Eğer sihirlerin bir şeye yarayacaksa vakit şimdidir. Şu kahrolası veledin nereye kaçtığını göster bana!”

Az sonra Zarono kamarasında oturuyor, Dük Villagro’nun zindanında işlettiği büyü için aletlerini kuran Stygialıyı izliyordu. Mangal tısladı, büyücü dua etti: “Iao, Setesh…”

Yeşim rengi duman bulutu yoğunlaştı ve bulutun içinde bir deniz manzarası biçimlendi. Ortasında hepsi açık yelkenleriyle ince, vakur bir kalyonun bulunduğu sakin bir denizi gösteriyordu. Fakat gemi pürüzsüz, cam gibi sularda hafifçe sallanırken, yelkenler serenlerden gevşekçe sarkıyordu.

“Rüzgârsızlıktan hareketsiz kalan Conan’ın Wastrel’i” dedi Zarono görüntü solduğunda. “Ama nerede?”

Menkara ellerini iki yana açtı. “Üzgünüm ama büyüm onu söylemiyor. Eğer güneş hala görülebilir olsa en azından hangi yöne gittiklerini söyleyebilirdim. Bana göre…”

“Demek istediğin,” diye gürledi Zarono. “Ufukta herhangi bir yerde olabilecekleri ama bunu bilecek bir yöntemin olmadığı mı?”

“Ben yüce Thoth-Amon değilim,” dedi Menkara. “Elimden geleni yapıyorum.”

“Kızı gemide görebildin mi?”

“Hayır, ama bundan eminim. Yoksa görüntü gemiyi göstermezdi. Kamaralardan birinde uyuyordur mutlaka.”

“Fırsatım varken sürtüğün tadına bakmam gerekirdi,” diye homurdandı Zarono, “Peki ya şimdi?”

“Şey, Wastrel Kush sahiline gidiyor olabilir; fakat Kordava’ya yönelmesi daha da muhtemel. Kaptan Conan kraldan yüklü bir ödül umuduyla prensesi Kordava’ya geri götürmekte acele edecektir.”

“Kuzeye doğru yelken açsak onlara yetişebilir miyiz?”

“Sanmam. Umman çok geniş. Conan’ın gemisini durduran sükûnet seninkini de durduracaktır. Shem sahilinde karaya inip Kralın kardeşi Tovarro’dan yardım istemek üzere kuzeydoğuya yelken açıyor da olabilirler. Bilmenin yolu yok. Fakat ana hedefimizi unutma.”

“Kız ve hazine bizim ana hedefimiz!”

“Hayır, ben Yüce Thoth Amon’dan söz ediyorum. Onun yardımını bir alalım, prenses ister babasına götürülsün, ister amcasını eve getirsin fark etmez. Büyücüler Prensi kuklaların ipini çeken bir kuklacı gibi kolayca kontrol edebilir hepsini. Kuzeydoğuya Stygia sahiline yelken açalım. Yolda Conan’ın gemisine yetişirsek ne ala. Olmasa da dert değil.”


STYGİA sahilinden itibaren Zarono ve Menkara kervanla karadan ilerledi. Mürettebatın yarısı Petrel’i korumak için bırakıldı, diğer yarısı da tepeden tırnağa silahlı halde kaptanlarıyla geldi. İntikal, Zingaralının hırsız yüreğine elem verecek miktarda altına mal oldu.

Çoğu bahriyeli gibi Zarono da karada rahat edemezdi. Doğal ortamı dışında belli belirsiz biçare hissediyordu kendini. Çöl, denizin en yakın dünyevi muadili olsa da yabancıydı ona. Ne kötü huylu devenin ritmik şekilde sallayan yürüyüşünü sevmişti, ne de gırtlağındaki her nem damlasını emen çölün kuru havasını.

Bir şekilde katlanmalıydı bu rahatsızlıklara. Üçüncü gün Khajar Vahası ufukta görüş alanına girdi. Tuhaf, siyah bir havuz etrafına dizili karanlık, yalnız ve hareketsiz palmiyelerden ibaretti vaha. Yeşillikler ortasında koca bir yapının dış hatları seçilebiliyordu.

Vahaya temkinle yaklaştılar. Menkara, bir Set rahibi olduğunu vurgulayan giysileri bakan gözlerce görülebilsin diye önden yürüyordu.

Sükûnet hâkimdi vahaya. Havuzun etrafında kuşlar ne eşeleniyor, ne palmiyelerde kanat çırpıyor ne de cik cik ediyordu. Hiçbir nöbetçi parola sormadı. Vaha kenarında durdular. Emri üstüne develer yolcularını bir an tehlikeli şekilde yana kaykıltarak çökertildi. Zarono lostromoya seslendi: “Gözünüz deve sürücülerinde olsun. Köpekler korku içinde ve bizi yüzüstü bırakıp kaçmaya yeltenebilirler.”

Sonra Menkara ve Zarono, kasvetli siyah havuzun kenarından, arka plandaki koca yapıya doğru yaya olarak yola koyuldu. Zarono havuzun görünüşünden hoşlanmadı. Sıvı kömür gibi karaydı ve parlak öğle güneşinde ışıldıyordu. Yağlı renkler ağır ağır kıvrılarak hareketsiz yüzeyinde canlı gibi bükülüyordu. Bir tarafta mihrabı andıran kızıl taştan bir blok vardı. Sunağın üstü ve yanlarına kara, pas rengi lekeler bulaşmıştı. Zaafları sadece normal zaaflar olan Zarono, sunaktaki kurbanları yiyip bitirmek üzere siyah havuz aynasından bir süre önce neyin çıkmış olabileceği düşüncesiyle soldu ve ürperdi.

Uğursuz göleti geçtiler ve Thoth Amon’un ikametine yaklaştılar. Palmiyeler önlerinde açılırken sunakla aynı kızıl kumtaşından büyük bloklardan yapılma binayı gördüler. Bir evden ziyade saray denilebilecek büyük bir yapıydı bu. Taş yüzey ve kenarlar muazzam yaşının tanıklık edercesine yıpranmıştı.

Hangi kayıp çağ yükseltmişti bu koca yığını bilemezdi kimse. Eşiğin üstündeki kemere yontulan karakterler Zarono’nun uzun seyahatlerinde gördüklerinden hiçbirine benzemiyordu. Yapının tasarımı cidden düzdü. Zarono onu, Khemi civarındaki çölden yükselen koca piramitler haricinde bilinen herhangi bir mimari tarzıyla ilişkilendirmekte zorlandı. İzlenimi, meskenden ziyade bir kabri andırıyordu.

Siyah eşik, hantal, zalim kumtaşı kütlesinde esneyen bir ağız gibi açılıyordu. Menkara durmadan bu taş çenelere ilerledi ve havaya gizemli bir işaret çizdi. Kemikli parmağın çizmesinin ardından, bir korku sızısıyla işaretin parlak yeşil ateş çizgilerinin birkaç saniye için havada parladığını gördü Zarono.

İçerisi tamamen kara taştan ve sessizdi. Hiç muhafız veya hizmetkâr emaresi yoktu. Menkara güvenle ilerledi, Zarono sadece takip edebildi.

Antrenin ötesinde, çağlar boyu karanlığa inen sandaletli ayaklarca pürüzsüz kavisler halinde yıpratılan taş basamaklardan bir sıra karanlığa iniyordu. Solgun çöl seviyesi aşağısında, en sonunda düz bir alana gelene dek indiler. İlerleyerek bir koridora çıktılar.

Aydınlıktı burası—cilalı bakırdan yılansı meşalelerden tekinsiz, yeşil bir parıltı. Titrek zümrüt parıltı sayesinde, üstüne dış girişin üstünde gördüğüyle aynı türden gizemli karakterler oyulmuş iki sıra kocaman dikilitaş sütunu dizili koridoru görebiliyordu Zarono. Bu sütunlu koridorun sonundaki siyah, ışıltılı tahtta da biri oturuyordu. İki yolcu yaklaşırken, şahıs Zarono’nun bakışı altında netleşti.

Adam geniş omuzları ve şahini andıran yüz çizgileriyle esmer bir devdi. Traşlı kafatasından sandaletli ayağına dek teni derin, parlak bir kahverengiydi. Siyah gözler mağaramsı göz yuvalarında hipnotik şekilde ışıldıyordu. Ak ketenden basit bir cübbe giyiyordu. Üstünde görülebilen tek süs, kaslı bir eldeki bir parmağa üç kez dolanarak kuyruğunu çenelerinde tutan bir yılan biçimli bakır renkli bir yüzüktü. .

Bir kavrama anında, binanın ciddi sadeliği ve kudretli büyücüdeki süs yokluğundan, Thoth-Amonun iç doğasından bir şey malum oldu Zarono’ya. Burada maddi mülkiyeti ve gösterişçi incik boncuğu hiçe sayan biri vardı. Soyut—mesela dostları üstünde iktidar—şeylere yönelikti onun tutkusu.

Tahttan birkaç adım mesafede durduklarında, adam güçlü, berrak bir sesle konuştu: “Selamlar küçük birader Menkara!”

Menkara el ve ayakları üstüne çöktü ve alnını kara döşeme taşlarına değdirdi. “Set Baba adına haşyetli lordum,” diye fısıldadı. “Ben geldim.”

Zarono, çöl havasının kuruluğuna rağmen terlerken buldu kendini.

“Evime getirdiğin bu kara suratlı Zingaralı kim ola?” diye sorguladı Thoth-Amon.

“Kaptan Zarono, bir korsan, haşyetli lord: Kordava Dükü Villagro’dan bir elçi.”

Soğuk, yılansı gözler aylak aylak tepeden tırnağa süzdü Zarono’yu. O bakışın ardında, insan amellerine tümden yabancı, dünyevi mülahazalardan uzak bir zekâ algıladı Zarono.

“Zingara’nın benimle, benim Zingara’yla ne işim olur ki?” diye sordu Thoth-Amon

Menkara cevap için ağzını açtı ama Zarono kendini gösterme vaktinin geldiğine karar verdi. Gerçekte hissetmediği bir cesaretle öne çıktı, bir dizini taht önünde yere koydu ve Villagro’nun mektubu olan parşömen rulosunu dar ceketinden çıkardı. Bakır yüzüklü eliyle onu alıp kucağına koyan Thoth-Amon’a sundu bunu.

“Büyücülerin en kudretlisi,” diye başladı; “Size Kordava Lordu’ndan samimi selamlar getirdim, size bu namenin izah ettiği ufak hizmet karşılığında değerli hediyeler sunuyor.”

Thoth-Amon mektubu açmadı. Muhtevasını zaten biliyor gibiydi. Bir an düşündü.

“Mel’un Mitra dinini çamurun içinde çiğnemek ve Set Babamıza ibadeti yüceltmek geçiyordu gönlümden,” diye mırıldandı. “Fakat mühim büyü operasyonlarıyla meşgulüm, Villagro’nun altını da bana bir şey ifade etmiyor.”

“Hepsi bu değil haşyetli lord,” dedi Menkara cübbesinden Skelos Kitabı’nı çıkararak. Dükün iyi niyetinin göstergesi olarak bu armağanı ellerimizden kabulünüzü niyaz ederiz.” Kadim cildi Thoth-Amon’un ayağının dibine koydu.

Thoth-Amon parmaklarını şıklattı, kitap havaya yükseldi ve usulca açılarak büyücünün kucağına kondu. Büyücü Rahip aylak aylak birkaç sayfa çevirdi.

“Nadir bir hediye sahiden de,” dedi. “Üçüncü bir kopyanın var olduğunu bilmiyordum, yoksa Aquilonia kraliyet kütüphanesini mi soydunuz?”

“Yok lordum,” dedi Menkara. “Batı Denizi’nde Meçhul Ada’da şans eseri bulduk onu…”

Sesi kesildi; zira önlerindeki kasvetli devin gövdesi aniden gerilmişti. O yılansı kara gözlerde soğuk ateşler harlandı. Hava soğumuş gibiydi, bir tehlike duygusu şahlandı Zarono’nun içinde. Nefesini tuttu; yüce büyücüyü kızdıracak bir şey mi yapmışlardı?

Kurbağa Tanrı Tsathoggua’nın mihrabından başka bir şey aldınız mı?” dedi Thoth-Amon kında kayan bir kılıç sesi gibi hafif bir sesle.

Menkara büzüldü, “Hiçbir şey, haşyetli lord, bir iki mücevher kesesi hariç…”

“Sunağın önünde, kitabın üstünde duruyorlardı değil mi?”

Menkara titreyerek başını salladı.

Thoth-Amon ayağa kalktı. Siyah gözlerinde korkunç ateşler parıldadı.. Oda yeşil ateşle aydınlanır gibi oldu ve kaldırım sanki bir dev adım atıyormuş gibi sarsıldı. Büyücü gök gürültüsü gibi bir sesle konuştu. “Sizi sürüngen kurtçuklar! Böyle aptallar mı hizmet ediyor Thoth-Amon’a! Set, yüce babam, köle olarak daha keskin zekâlı adamlar ver bana! A kan-phog yaa!

“Ey kudretlim! Büyücüler Prensi! Ne yaptık da kızdırdık sizi?” diye sordu Menkara yaltaklanarak.

Kudretli Stygialının zalim bakışı ölümcül bir gazapla önündeki ikilide gezindi. Gümbürtülü sesi bir yılan tıslamasına dönüştü.

“Şunu bilin ki ahmaklar; orada, putun altında, tüm dünyanın zenginliklerinin denk olamayacağı, yanında Skelos Kitabı’nı bir tezgâhtar çetelesinden daha değersiz bırakan gizli bir şey vardı. Kobra Tacı’ndan söz ediyorum!”

Zarono yutkundu. Valusia’nın yılan-adamlarının kutsal tılsımını—dünyada taşınmış en kuvvetli büyülü simge—belli belirsiz işitmişti. Ellerindeyken insanöncesi çağlarda onlara yeryüzü imparatorluğu kazandıran yılan kralların her şeye hükmeden tacı. Onlar da en yüce hazineyi geride bırakmış, kitap ve mücevherleri almışlardı!

 
Üst