Arkadaşlar; geçtiğimiz bayramda yaşadığım bir sıkıntıyı, dertleşme amacıyla sizlerle paylaşmak istiyorum. Deneyimim belki başkalarının işine yarar. Biraz uzunca, kusura bakmayın.
Bayramın üçüncü günü (perşembe), oğlumu matematik hocasına götürmek üzere evden çıktım. Şiddetli bir yağmur yağıyordu. Yolumuzun üzerindeki, her zaman girdiğim bir sokağa saptım. Şöyle 100 - 150 metre ilerledikten sonra bir baktım ki sokak Sakarya Nehri'ne dönüşmüş. Daha gazdan ayağımı çekemeden araba stop etti. Hemen tekrar marşa bastım ama işe yaramadı; araba, yarısına kadar suya gömülmüştü. "Ne yapsak, ne etsek," diye bakınırken kabin de suyla dolmaya başladı.
Hemen, devamlı gittiğim servisi aradım; usta, "Abi araba dizel, sakın marşa basma, pistonları bilmem ne edersin!" dedi. Bahsettiği tehlikenin ortadan kalkması için kızdırma bujilerinin sökülüp marşa öyle basılması gerekiyormuş. İçine giden su bu şekilde boşaltılırmış...
O sıra arabanın yanında, üstüne yağmurluk giymiş 20 - 21 yaşlarında bir genç belirdi. "Vitesi boşa al, el frenini indir, şuradaki sığ yere iteyim," diye işaret etti. Oğlum da inip ona katıldı. Araba suyun içinde neredeyse yüzer durumda olduğu için, itmeleri hiç zor olmadı.
Eski mesajlarımda da birkaç kez yazmıştım; ben 23 yıldır yaşamakta olduğum Antalya'yı (ikliminden dolayı) hiç sevmem ama Antalya'nın (yerli) insanını çok severim. Yaşadığım bu olay da bu duygularımın nedenleriyle ilgili yeterli ipucu veriyordur herhalde... O yaştaki bir delikanlı, tatil günü evinde otururken bizim yolda kaldığımızı görünce, şiddetli yağmurun altında, neredeyse beline kadar gelen suyun içine girip yanımıza geliyor ve arabamızı iterek bizi suyun içinden kurtarıyor... Masal gibi değil mi?
"Bunu kaçımız yapardık," diye sorup, sizlere vicdan muhasebesi yaptırmak istemiyorum. Çünkü ben yeterince yaptım; yanıtlarım hoşuma gitmedi... Soruyu şöyle sormak istiyorum: Böyle bir şeyi yapacağından emin olduğunuz kaç kişi tanıyorsunuz?...
Delikanlı'nın adı Eren imiş; Serdar Elektronik diye bir firmada çalışıyormuş. İnşallah en kısa zamanda ziyaret edeceğim kendisini; giderken oğlumu da götüreceğim ki bir insan evladıyla daha yakından tanışsın...
Arabayı uygun bir yere çekene kadar tepeden tırnağa, göle düşmüş gibi ıslandık. Oğlumu, üşütüp hasta olmasın diye eve yolladıktan sonra çekici çağırdım. Gelmesi uzayınca da telefon ettim; "Beyefendi, her taraf yolda kalmış arabalarla dolu, geçemeyince mecburen yolu uzattım, biraz sonra oradayım," dedi. O sağanağın altında, yağmurdan değil ama rüzgardan birazcık koruyan bir kuytuda 15 dakika daha bekleyince çekici geldi. Arabayı evin önüne götürene kadar, yolda kalmış birkaç tane daha arabanın yanından geçtik.
Ertesi sabah tamirci geldi ve kızdırma bujilerini söküp, suyu boşaltarak arabayı çalıştırdı. Başıma gelenin ne olduğunu, oradan çıkıp, döşemenin altına dolan suyu çektirmek için yıkamacıya giderken anladım: Önce, merkezi kilit kendi kendine kapanıp açıldı. Sonra hava yastığı ve servis lambaları bir anda yandı ve o şekilde kaldı. Ardından farlar kendi kendine açıldı, direksiyonun hidrolik lambası yandı ve direksiyon sertleşti... Devamı da yıkamacıda geldi: Adamın gösterdiği yere park etmek için gittim, kontağı kapattım, anahtarı çıkardım ama araba stop etmedi...
Stop edebilmek için akünün kutup başlarını sökmeye çalışırken motor kendi kendine durdu. Sorunun, kabloların arasına dolan su yüzünden olduğu belliydi. Bir eleman gidip yüksek vakumlu bir makine getirdi ve döşemenin altındaki suyu çekti. Birkaç saat aralıkla vakum işlemi tekrar edildi; emin olun, üç-dört kova su çıktı. İşlerini bitirince, "Abi arabayı her sabah güneşe çek, kapıları camları aç içindeki su buharlaşıp uçunca bu sorunlar ortadan kalkar." diyerek beni eve gönderdiler.
O günden (cuma) beri her sabah bana söylediklerinden fazlasını yapıyorum: Güneşe çekip, kapıları açmaktan başka, döşemede bırakılmış küçük açıklıktan yararlanarak, bir sünger yardımıyla altındaki suyu emdirip sıkarak boşaltıyorum. Yaklaşık bir kova daha su boşalttım. Sanıyorum bir o kadar daha var. İnşallah, eğer bir daha suya kaptırmazsak, güneşin yardımıyla bir-iki sene içinde tamamen kuruyacağını umuyorum.
Arabayı, "ola ki yolda giderken kendi kendine hava yastığı açılır da kaza yaparız" korkusuyla kullanamıyorum. Ayrıca, kendi kendine çalışıverir korkusuyla vitesi boşa alıp park ediyorum.
Şu an, içindeki ağır kokuyu saymazsak sadece beş sorun kaldı: Hava yastığı lambası yanıyor, servis lambası yanıyor, arabayı çalıştırmak için anahtarı takınca merkezi kilit kendi kendine kapanıp açılıyor, emniyet kemeri lambası yanmıyor, emniyet kemeri uyarı sesi çıkmıyor...
Bu yazının ana fikri: Araba, Ağrı Dağı'nın tepesinde bile kalsa korkmayın ama suyun içinde kalırsa korkun...
Bu yazının muhatabına özel mesajı: Antalya'nın, Türkiye'nin en yaşanabilir şehirleri yarışmasında dereceye girmesini sağlayan oyları verenler, o gün yakinen şahit oldum ki her yağmurda arabalar dolusu hayır dualar alıyorsunuz... Öteki tarafta keyfiniz keka...
Bayramın üçüncü günü (perşembe), oğlumu matematik hocasına götürmek üzere evden çıktım. Şiddetli bir yağmur yağıyordu. Yolumuzun üzerindeki, her zaman girdiğim bir sokağa saptım. Şöyle 100 - 150 metre ilerledikten sonra bir baktım ki sokak Sakarya Nehri'ne dönüşmüş. Daha gazdan ayağımı çekemeden araba stop etti. Hemen tekrar marşa bastım ama işe yaramadı; araba, yarısına kadar suya gömülmüştü. "Ne yapsak, ne etsek," diye bakınırken kabin de suyla dolmaya başladı.
Hemen, devamlı gittiğim servisi aradım; usta, "Abi araba dizel, sakın marşa basma, pistonları bilmem ne edersin!" dedi. Bahsettiği tehlikenin ortadan kalkması için kızdırma bujilerinin sökülüp marşa öyle basılması gerekiyormuş. İçine giden su bu şekilde boşaltılırmış...
O sıra arabanın yanında, üstüne yağmurluk giymiş 20 - 21 yaşlarında bir genç belirdi. "Vitesi boşa al, el frenini indir, şuradaki sığ yere iteyim," diye işaret etti. Oğlum da inip ona katıldı. Araba suyun içinde neredeyse yüzer durumda olduğu için, itmeleri hiç zor olmadı.
Eski mesajlarımda da birkaç kez yazmıştım; ben 23 yıldır yaşamakta olduğum Antalya'yı (ikliminden dolayı) hiç sevmem ama Antalya'nın (yerli) insanını çok severim. Yaşadığım bu olay da bu duygularımın nedenleriyle ilgili yeterli ipucu veriyordur herhalde... O yaştaki bir delikanlı, tatil günü evinde otururken bizim yolda kaldığımızı görünce, şiddetli yağmurun altında, neredeyse beline kadar gelen suyun içine girip yanımıza geliyor ve arabamızı iterek bizi suyun içinden kurtarıyor... Masal gibi değil mi?
"Bunu kaçımız yapardık," diye sorup, sizlere vicdan muhasebesi yaptırmak istemiyorum. Çünkü ben yeterince yaptım; yanıtlarım hoşuma gitmedi... Soruyu şöyle sormak istiyorum: Böyle bir şeyi yapacağından emin olduğunuz kaç kişi tanıyorsunuz?...
Delikanlı'nın adı Eren imiş; Serdar Elektronik diye bir firmada çalışıyormuş. İnşallah en kısa zamanda ziyaret edeceğim kendisini; giderken oğlumu da götüreceğim ki bir insan evladıyla daha yakından tanışsın...
Arabayı uygun bir yere çekene kadar tepeden tırnağa, göle düşmüş gibi ıslandık. Oğlumu, üşütüp hasta olmasın diye eve yolladıktan sonra çekici çağırdım. Gelmesi uzayınca da telefon ettim; "Beyefendi, her taraf yolda kalmış arabalarla dolu, geçemeyince mecburen yolu uzattım, biraz sonra oradayım," dedi. O sağanağın altında, yağmurdan değil ama rüzgardan birazcık koruyan bir kuytuda 15 dakika daha bekleyince çekici geldi. Arabayı evin önüne götürene kadar, yolda kalmış birkaç tane daha arabanın yanından geçtik.
Ertesi sabah tamirci geldi ve kızdırma bujilerini söküp, suyu boşaltarak arabayı çalıştırdı. Başıma gelenin ne olduğunu, oradan çıkıp, döşemenin altına dolan suyu çektirmek için yıkamacıya giderken anladım: Önce, merkezi kilit kendi kendine kapanıp açıldı. Sonra hava yastığı ve servis lambaları bir anda yandı ve o şekilde kaldı. Ardından farlar kendi kendine açıldı, direksiyonun hidrolik lambası yandı ve direksiyon sertleşti... Devamı da yıkamacıda geldi: Adamın gösterdiği yere park etmek için gittim, kontağı kapattım, anahtarı çıkardım ama araba stop etmedi...
Stop edebilmek için akünün kutup başlarını sökmeye çalışırken motor kendi kendine durdu. Sorunun, kabloların arasına dolan su yüzünden olduğu belliydi. Bir eleman gidip yüksek vakumlu bir makine getirdi ve döşemenin altındaki suyu çekti. Birkaç saat aralıkla vakum işlemi tekrar edildi; emin olun, üç-dört kova su çıktı. İşlerini bitirince, "Abi arabayı her sabah güneşe çek, kapıları camları aç içindeki su buharlaşıp uçunca bu sorunlar ortadan kalkar." diyerek beni eve gönderdiler.
O günden (cuma) beri her sabah bana söylediklerinden fazlasını yapıyorum: Güneşe çekip, kapıları açmaktan başka, döşemede bırakılmış küçük açıklıktan yararlanarak, bir sünger yardımıyla altındaki suyu emdirip sıkarak boşaltıyorum. Yaklaşık bir kova daha su boşalttım. Sanıyorum bir o kadar daha var. İnşallah, eğer bir daha suya kaptırmazsak, güneşin yardımıyla bir-iki sene içinde tamamen kuruyacağını umuyorum.
Şu an, içindeki ağır kokuyu saymazsak sadece beş sorun kaldı: Hava yastığı lambası yanıyor, servis lambası yanıyor, arabayı çalıştırmak için anahtarı takınca merkezi kilit kendi kendine kapanıp açılıyor, emniyet kemeri lambası yanmıyor, emniyet kemeri uyarı sesi çıkmıyor...
Bu yazının ana fikri: Araba, Ağrı Dağı'nın tepesinde bile kalsa korkmayın ama suyun içinde kalırsa korkun...
Bu yazının muhatabına özel mesajı: Antalya'nın, Türkiye'nin en yaşanabilir şehirleri yarışmasında dereceye girmesini sağlayan oyları verenler, o gün yakinen şahit oldum ki her yağmurda arabalar dolusu hayır dualar alıyorsunuz... Öteki tarafta keyfiniz keka...