Colinmccay
Yönetici
- 27 Haz 2009
- 6,993
- 12,021
ÇUKUROVA'DA TARİHİN İLK YAZILI KAYNAĞI BİR EFSANE: OTUZ ÇOCUK DOĞURAN VE ÇOCUKLARINI SEYHAN IRMAĞINA ATAN KANES KRALİÇESİ!..
Anadolu’da gerçek anlamda tarih, her yerde olduğu gibi yazının uygar insan toplumu hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle başlar. Anadolu’ya yazı, M. Ö. 1900’lerde, Eski Asurlu tüccarların burada ticaret merkezleri ve iş yerleri kurmasıyla başlar. Yani Mezopotamya çivi yazısı Anadolu’ya Sumerler bu yazıyı icat ettikten ancak 1200 sene sonra gelebilmiştir. Ancak, çoğunluğu ticaret içerikli bu tabletlerde Kizzuwatna ile ilgili hiç bir bilgi yoktur. Bu devirle ilgili olarak elimizde Hitit Başkenti Boğazköy-Hattusa’da Hititçe çevirisi ele geçen bir efsane vardır. Önce bu ilginç efsanenin Türkçe çevirisini verelim ve bundan sonra da onun Kizzuwatna ile olan ilişkisini ve önemini inceleyelim: “Kaneš kraliçesi bir yıl içinde tam otuz tane erkek çocuk doğurdu. O (kendi kendine) dedi ki: ‘(tıpkı) köpek yavruları gibi (yaratıklar) enikledim’ Sepetlerin içini (su geçirmemesi için) kalın yağla (veya zift) sıvadı, çocukları da onların içine yerleştirdi ve onları ırmağa bıraktı. Irmak onları aşağıya, Zalpa ülkesinin denizine sürükledi. Tanrılar çocukları denizden çıkardılar ve onları büyüttüler. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, kraliçe bu kez otuz adet kız çocuğu dünyaya getirdi; (ama) bunları bizzat kendisi yetiştirdi (yani onları ırmağa atmadı). Oğlanlar önlerinde bir eşek sürerek Neša’ya dönmek (ve annelerini aramak) üzere yola çıkarlar. Tamar[mara] köyüne geldiklerinde (oradaki köylülere) derler ki: ‘Bir odayı iyice ısıtın ki, şu (yorgun ve üşüyen) eşek (biraz) canlansın!’ Köy halkı ‘Bizim geldiğimiz yerlerde (donan) eşek [asla] canlanmaz!’ dediler. Çocuklar ise ‘bizim geldiğimiz yerlerde ise bir kadın (bir keresinde) ancak [bir veya iki] çocuk doğurabilir. Ama (bizim annemiz) bizi bir batında doğurdu.’ derler. Köy halkı (bu kez) ‘Bizim Kaneš kraliçemiz (de) bir keresinde otuz kız çocuğu doğurmuştu. Oğlan evlatları ise yok olmuşlardı.’ diye anlatırlar. Çocuklar birbirine ‘Aramaya çıktığımız annemizi bulduk işte! Haydi Neša’ya gidelim!’ derler. Neša’ya ulaştıklarında tanrılar onları değiştirdiler ve anneleri onları tanıyamadı. Oğullarıyla kızlarını evlendirdi. Yaşlı kardeşler kızkardeşlerini tanıyamadılar; ama en genç olanı ‘Biz şu kız kardeşlerimizle mi evleneceğiz yani? Sakın onlara yaklaşmayın! Onlarla se[vişmemiz] doğru [olmaz!]’ [dedi]. Ve ertesi sabah Zalpa kentine gitti[ler].” [Metnin devamı kırıktır.] Uzun yıllar Zalpa kenti yanlış bilgilerden hareketle hep Bafra ovasındaki (Samsun İli) İkiztepe ile eşitlenmek istendi, çünkü en başta, Kayseri Kültepe yakınlarında Kızılırmak dışında çocukları denize taşıyacak başka ırmaklar olduğu unutuldu ve çocukların, Kızılırmak’ın Kanes’e en çok yaklaştığı Çokgöz Köprüsü yakınlarında ırmağa bırakıldığı sanıldı. Bu Karadeniz Zalpa’sını güneydekinden ayırdedebilmek için iki tane Zalpa vardır denildi. Bu sav, kesin kes yanlıştır. Gerçek şudur ki, sadece bir tane Zalpa Ülkesi ve Zalpa Kenti vardır, o da Kizzuwatna topraklarının doğusunda bir yerlerdedir! Evet Kanes -Nesa - Kültepe’nin hemen güneyinde, Seyhan Irmağı’nın en yukarı ve en uzun (308 km.) kollarından olan ve sularını ta Sıvas’ın güneybatısında, Kızılırmak vasıtasıyla Karadeniz’e, Fırat Nehri’nin kolu Tohma Su vasıtasıyla Hint Okyanusuna (Basra Körfesi) ve nihayet Zamantı Su vasıtasıyla Akdeniz’e akarsu gönderen ve Uzunyayla’daki Altınyayla ile Örenşehir arasındaki su bölümü çizgisi bölgelerden toplayan Zamantı Suyu akar; bu ırmağa geçtiği yerlerde zaman zaman Taşçı ve Fıraktin, suları bulanık olduğu için Kızılırmak da denir. Zamantı Suyu en az Anadolu’nun en uzun ırmağı Kızılırmak kadar güçlüdür. Efsaneye göre çocukların Tomarza ile Develi arasında bir yerlerde bu ırmağa bırakılmış olmaları pekala mümkündür. Üstelik ırmaklara çocuk terketme edebi motifinin aslı da Hurri, yani Güney veya Güneydoğu Anadolu kökenlidir ve bunun Kuzey Anadolu ve Karadeniz sahilleriyle bir ilişkisi yoktur. Kuzey Anadolu o zamanların “medeni” dünyasında Hurri kökenli efsanelere girecek kadar fazla tanınmıyordu. Dolayısıyla Zalpa ülkesi, Çukurova’nın doğusunda bir yerde idi ve o zamanlar bir krallık olarak toprakları Yumurtalık (Aigaiai) ve Karataş (Magargos) yakınlarında her iki ırmağın da oluşturduğu deltaya kadar uzanıyordu. Zalpa ülkesinin merkezi olan Zalpa Kenti de belki de İslahiye yakınlarındaki Tilmen Höyük veya daha büyük bir olasılıkla gene İslahiye’nin 7 km. güneyinde, bugün büyük bir kısmı baraj suları altında kalan Karasu (Yeni Asurca adıyla Saluara/Saluwara) üzerindeki büyük bir höyükte yer alıyordu. İşte Kanes kraliçesinin çocuklarının kurtarılıp büyütüldüğü topraklar buraları, yani Seyhan – Ceyhan deltasıdır, yani Kizzuwatna’dır. Zalpa Krallığının hüküm sürdüğü bu devirlerde sonradan tüm Çukurova’ya hakim olacak Kizzuwatna Devleti henüz oluşmamıştı veya var olsa bile herhalde sadece ovanın batı kısımlarına hakimdi Bu efsanden Eski Asur Çağından yaklaşık 150 sene sonra, yani M.Ö.1650’lerde ise Hititler, merkezi Orta Anadolu’da olan güçlü bir askeri devlet kurmuşlardır. Başkenti Boğazköy-Hattusa’nın (Çorum İli) Orta Anadolu’nun sarp, dağlık ve ulaşılması güç bir yerinde bulunduğu bu devlet, kısa zamanda, ekonomik ve kültürel açıdan varlığının temelinin o zamanlar uygarlığın odak noktası olan Mezopotamya medeni dünyası içinde olduğunu en kısa zamanda kavramış, askeri işgal ve siyasi ilişkilerini hep bu yöne kaydırmıştır. Keza unutmamak lazımdır ki, o zamanlar Hititlerin Avrupası Mezopotamya idi. İşte Kizzuwatna ile ilgili bilgilerimiz, bu Hitit krallarının verdikleri bilgilerden ve onların Kizzuwatna Kralları ile yapmış oldukları devlet andlaşmalarından kaynaklanmaktadır.
Belirttiğimiz ekonomik, askeri ve kültürel önemi yüzünden, bildiğimiz ilk Hitit krali I. Hattusili (M.Ö.1650-1620) Orta ve Batı Anadolu yanında Torosları aşarak çoğunlukla hep Kuzey Suriye ile ilgilenmiş, oradaki kentleri yakıp yıktıktan sonra bir çok uygarlık ürününü Hattusa’ya taşımıştır. Efsanevi bir metne göre, efendisi Fırtına Tanrısının boğası boynuzlarıyla Toros Dağlarında onun için yollar açmaktaydı. Bu efsane belki de İmamkulu ve Hanyeri kabartmasının sol üst köşesindeki resimde dile getirilmek istenmiştir. Kuzey Suriye’den getirilen uygarlık ürünleri arasında en başta ve en önemlisi, Mezopotamya-Sumer çivi yazısı vardır, keza eski Asur çivi yazısı, yukarda belirttiğimiz gibi, Asurlular ülkeyi terkeder etmez (M. Ö. 1770) unutulmuş, yerli Anadolu kavimleri ve Hititler tarafından hiç bir şekilde benimsenmemiştir. Bunun dışında sanat eserleri, mimari, din ve askeri teknoloji alınmıştır. Hattusili seferleri sırasında Kizzuwatna’ya uğramamış (Bkz. Bu kitapta: A.ÜNAL, “Çukurova’nın Antik Devirlerde Taşıdığı İsimler İle Fiziki ve Tarihi Coğrafyası”, ADANA, Yapı Kredi Yayını ), fakat bölgenin doğusunda bulunması muhtemel Salahsuwa Kentini kuşatmıştır. Bu kuşatmanın pek önemi yoktur, ama bölge etnolojisi ve antropolojisi açısından çok ilginç bir haber içerir. Kendilerini ve mal varlıklarını düşman Hititlere bırakmamak için kent halkı kendi kentlerini bizzat kendi elleriyle yakmışlardır. Roma tarih yazarı Pompeius Trogus’a göre (13,6.1vd.) Perdikkas tarafından kuşatılan Kapadokya halkı da benzer bir kahramanlık ve onurluluk örneği vermişti.
I. HANTİLİ VE I. ZİDANTA DEVRİ
I. Hantili ve I. Zidanta (M.Ö.1590-1550) ile yapılmış olması muhtemel Kizzuwatna andlaşmaları, bu çok erken tarih yüzünden belki de II. Hantili ve II. Zidanta’ya aittir .
Kral Telipinu (M.Ö.1510-1485) devlet reformuyla ilgili meşhur fermanında, Kral Ammuna zamanında Kalmiya (hapax), Arzawa, Sallapa (Sivrihisar), Parduwata ve Ahhula yanında Adaniya denen bir kentin de Hititlere karşı düşmanca tavır takındığını ve isyan ettiğini yazmaktadır. Bir çok araştırıcı, bu ifadeden, yani isyandan hareketle, Adaniya, yani Kizzuwatna bölgesinin daha eski Hitit Çağında Hitit boyunduruğu altına girmiş olduğunu ve burada Adaniya ile kasdedilen coğrafi bölgenin Kizzuwatna’nın bizzat kendisi ile eşit olduğunu öne sürmüştür; bu mantıksız sava inananların sayısı her gün artmaktadır. Çok spekulatif olduğu için benim katılmadığım bu görüşe göre, Adaniya ülkesi uzun süre Hitit işgali altında kalmış ve Hititlerle yapılan eşit devlet andlaşmaları ve Tarsus kazılarında ele geçen Isputahsu mührünün gösterdiği gibi sonradan Kizzuwatna adıyla tekrar bağımsızlığını ilan etmiştir. Hititler’in daha bu erken çağda Kuzey Suriye ve Batı Anadolu toprakları dururken, ulaşılması güç bir ovanın ortasındaki Adana’yı işgal edebilmiş olduklarını sanmıyorum. Böyle bir durumun jeopolitik ve topografik açıdan asla mümkün olmadığını, Tarihi Coğrafya bölümünde ayrıntılarıyla irdeledik (Bkz: A.ÜNAL. a.y.). Adaniya ülkesinin tüm Çukurova’yı kapsamı içine aldığı tezini de bir safsata, zekice üretilmiş bilimsel bir oyun olarak görüyorum. Ayrıca, eğer açıkça belirtmek gerekirse, buradaki Adaniya kentinin illa da Adana ile eşit olacağını zorlayan hiç bir ipucu yoktur, ama her nedense Hititolojinin başından beri sırf isim benzerliğinden hareketle hep Adana olarak algılana gelmiştir. Adaniya-Adana eşitliğini ilk kez 1922 yılında Olmstead ileri sürmüştür. Bunun aksini iddia etmek istemiyorum, ama bir tarihçi olarak kuşkulu ve dikkatli olmamız gerektiğini belirtmek istiyorum. Bugün Seyhan Irmağı kenarında Tepebağ höyükte dev gibi yatan eski Adana kazıldığında, bu soruna mutlaka kesin bir çözüm bulunacak, Adana = Adaniya eşitlemesi, daha sağlam bilimsel temellere oturtulacaktır. J. Garstang, Adana’da yapılan küçük boyutlu bir kazının, kent tarihinin o kadar eskilere gitmediğini gösterdiğini, ancak bir kaç mil uzaklarda H. Goldman’ın bulduğu Velican Höyüğün, belki de Samri (Seyhan) Irmağı üzerindeki Adaniya kenti olabileceğini belirtmektedir. M. V. Seton-Williams’ın da değindiği gibi, Velican Höyük Adaniya olabilmek için çok küçüktür ve üstelik ve bugün Seyhan Barajı suları altındadır. Hitit tarihinde kral Ammuna’nın devri talihsiz bir zaman olarak bilinir. Bu devirde Hititler Kuzey Suriye’de yıldırım hızıyla işgal ettikleri toprakları gene aynı hızla yitirmişlerdi. İdrimi isimli bir Sami Beyi, Mitanni Kralı tarafından Alalah = Açana çevresinde kral yapılmış ve Kizzuwatna Kralı Palliya/Pilliya ile andlaşmıştı. Andlaşma metninin bir nüshası Alalah’ın IV. Tabakasında bulunmuştur (AT 3). Bu andlaşma ile mutlaka Hitit yayılmacılığına karşı ortak bir savunma amaçlanıyordu. İdrimi en az yedi adet Hitit kentini işgal etmişti. Bu kentlerden bazıları İskenderun Körfezinde, bazıları da Kizzuwatna içlerinde idi. Bundan böyle Kuzey Suriye, Kizzuwatna ve Amik Ovası ta II. Tuthaliya (M.Ö.1420) veya I. Suppiluliuma (M.Ö.1370) Devrine kadar Hititlerin giremedikleri bölgeler olarak kalacaktır. Alalah Kralı İdrimi’nin hiç olmazsa bazı kıyı kentlerine Hititli (Hatte) demesinin sırrı ise henüz çözülebilmiş değildir. Hititler belki de Kuzey Suriye seferleriyle ilgili olarak İskenderun Körfezi çevresinde Kizzuwatna Krallığına ait bazı sahil kentlerini ele geçirmişlerdi veya Göksu Vadisinden inerek Kizzuwatna’yı batıdan kuşatmışlar ve bölgenin batısında, Mersin ve Tarsus civarında bazı Kizzuwatna kentlerini ele geçirmişlerdi ve bu durum, II. Tuthaliya saltanatının sonlarına doğru Kizzuwatna’nın Hitit toprakları içine alınmasının bir öncüsüydü. Belki de Mersin bu sıralarda Hititlerce işgal edilmiş ve Garstang’ın “Hitit Suru” dediği meşhur kent surları bu işgalden sonra yapılmıştı.
Anadolu’da gerçek anlamda tarih, her yerde olduğu gibi yazının uygar insan toplumu hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle başlar. Anadolu’ya yazı, M. Ö. 1900’lerde, Eski Asurlu tüccarların burada ticaret merkezleri ve iş yerleri kurmasıyla başlar. Yani Mezopotamya çivi yazısı Anadolu’ya Sumerler bu yazıyı icat ettikten ancak 1200 sene sonra gelebilmiştir. Ancak, çoğunluğu ticaret içerikli bu tabletlerde Kizzuwatna ile ilgili hiç bir bilgi yoktur. Bu devirle ilgili olarak elimizde Hitit Başkenti Boğazköy-Hattusa’da Hititçe çevirisi ele geçen bir efsane vardır. Önce bu ilginç efsanenin Türkçe çevirisini verelim ve bundan sonra da onun Kizzuwatna ile olan ilişkisini ve önemini inceleyelim: “Kaneš kraliçesi bir yıl içinde tam otuz tane erkek çocuk doğurdu. O (kendi kendine) dedi ki: ‘(tıpkı) köpek yavruları gibi (yaratıklar) enikledim’ Sepetlerin içini (su geçirmemesi için) kalın yağla (veya zift) sıvadı, çocukları da onların içine yerleştirdi ve onları ırmağa bıraktı. Irmak onları aşağıya, Zalpa ülkesinin denizine sürükledi. Tanrılar çocukları denizden çıkardılar ve onları büyüttüler. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, kraliçe bu kez otuz adet kız çocuğu dünyaya getirdi; (ama) bunları bizzat kendisi yetiştirdi (yani onları ırmağa atmadı). Oğlanlar önlerinde bir eşek sürerek Neša’ya dönmek (ve annelerini aramak) üzere yola çıkarlar. Tamar[mara] köyüne geldiklerinde (oradaki köylülere) derler ki: ‘Bir odayı iyice ısıtın ki, şu (yorgun ve üşüyen) eşek (biraz) canlansın!’ Köy halkı ‘Bizim geldiğimiz yerlerde (donan) eşek [asla] canlanmaz!’ dediler. Çocuklar ise ‘bizim geldiğimiz yerlerde ise bir kadın (bir keresinde) ancak [bir veya iki] çocuk doğurabilir. Ama (bizim annemiz) bizi bir batında doğurdu.’ derler. Köy halkı (bu kez) ‘Bizim Kaneš kraliçemiz (de) bir keresinde otuz kız çocuğu doğurmuştu. Oğlan evlatları ise yok olmuşlardı.’ diye anlatırlar. Çocuklar birbirine ‘Aramaya çıktığımız annemizi bulduk işte! Haydi Neša’ya gidelim!’ derler. Neša’ya ulaştıklarında tanrılar onları değiştirdiler ve anneleri onları tanıyamadı. Oğullarıyla kızlarını evlendirdi. Yaşlı kardeşler kızkardeşlerini tanıyamadılar; ama en genç olanı ‘Biz şu kız kardeşlerimizle mi evleneceğiz yani? Sakın onlara yaklaşmayın! Onlarla se[vişmemiz] doğru [olmaz!]’ [dedi]. Ve ertesi sabah Zalpa kentine gitti[ler].” [Metnin devamı kırıktır.] Uzun yıllar Zalpa kenti yanlış bilgilerden hareketle hep Bafra ovasındaki (Samsun İli) İkiztepe ile eşitlenmek istendi, çünkü en başta, Kayseri Kültepe yakınlarında Kızılırmak dışında çocukları denize taşıyacak başka ırmaklar olduğu unutuldu ve çocukların, Kızılırmak’ın Kanes’e en çok yaklaştığı Çokgöz Köprüsü yakınlarında ırmağa bırakıldığı sanıldı. Bu Karadeniz Zalpa’sını güneydekinden ayırdedebilmek için iki tane Zalpa vardır denildi. Bu sav, kesin kes yanlıştır. Gerçek şudur ki, sadece bir tane Zalpa Ülkesi ve Zalpa Kenti vardır, o da Kizzuwatna topraklarının doğusunda bir yerlerdedir! Evet Kanes -Nesa - Kültepe’nin hemen güneyinde, Seyhan Irmağı’nın en yukarı ve en uzun (308 km.) kollarından olan ve sularını ta Sıvas’ın güneybatısında, Kızılırmak vasıtasıyla Karadeniz’e, Fırat Nehri’nin kolu Tohma Su vasıtasıyla Hint Okyanusuna (Basra Körfesi) ve nihayet Zamantı Su vasıtasıyla Akdeniz’e akarsu gönderen ve Uzunyayla’daki Altınyayla ile Örenşehir arasındaki su bölümü çizgisi bölgelerden toplayan Zamantı Suyu akar; bu ırmağa geçtiği yerlerde zaman zaman Taşçı ve Fıraktin, suları bulanık olduğu için Kızılırmak da denir. Zamantı Suyu en az Anadolu’nun en uzun ırmağı Kızılırmak kadar güçlüdür. Efsaneye göre çocukların Tomarza ile Develi arasında bir yerlerde bu ırmağa bırakılmış olmaları pekala mümkündür. Üstelik ırmaklara çocuk terketme edebi motifinin aslı da Hurri, yani Güney veya Güneydoğu Anadolu kökenlidir ve bunun Kuzey Anadolu ve Karadeniz sahilleriyle bir ilişkisi yoktur. Kuzey Anadolu o zamanların “medeni” dünyasında Hurri kökenli efsanelere girecek kadar fazla tanınmıyordu. Dolayısıyla Zalpa ülkesi, Çukurova’nın doğusunda bir yerde idi ve o zamanlar bir krallık olarak toprakları Yumurtalık (Aigaiai) ve Karataş (Magargos) yakınlarında her iki ırmağın da oluşturduğu deltaya kadar uzanıyordu. Zalpa ülkesinin merkezi olan Zalpa Kenti de belki de İslahiye yakınlarındaki Tilmen Höyük veya daha büyük bir olasılıkla gene İslahiye’nin 7 km. güneyinde, bugün büyük bir kısmı baraj suları altında kalan Karasu (Yeni Asurca adıyla Saluara/Saluwara) üzerindeki büyük bir höyükte yer alıyordu. İşte Kanes kraliçesinin çocuklarının kurtarılıp büyütüldüğü topraklar buraları, yani Seyhan – Ceyhan deltasıdır, yani Kizzuwatna’dır. Zalpa Krallığının hüküm sürdüğü bu devirlerde sonradan tüm Çukurova’ya hakim olacak Kizzuwatna Devleti henüz oluşmamıştı veya var olsa bile herhalde sadece ovanın batı kısımlarına hakimdi Bu efsanden Eski Asur Çağından yaklaşık 150 sene sonra, yani M.Ö.1650’lerde ise Hititler, merkezi Orta Anadolu’da olan güçlü bir askeri devlet kurmuşlardır. Başkenti Boğazköy-Hattusa’nın (Çorum İli) Orta Anadolu’nun sarp, dağlık ve ulaşılması güç bir yerinde bulunduğu bu devlet, kısa zamanda, ekonomik ve kültürel açıdan varlığının temelinin o zamanlar uygarlığın odak noktası olan Mezopotamya medeni dünyası içinde olduğunu en kısa zamanda kavramış, askeri işgal ve siyasi ilişkilerini hep bu yöne kaydırmıştır. Keza unutmamak lazımdır ki, o zamanlar Hititlerin Avrupası Mezopotamya idi. İşte Kizzuwatna ile ilgili bilgilerimiz, bu Hitit krallarının verdikleri bilgilerden ve onların Kizzuwatna Kralları ile yapmış oldukları devlet andlaşmalarından kaynaklanmaktadır.
Belirttiğimiz ekonomik, askeri ve kültürel önemi yüzünden, bildiğimiz ilk Hitit krali I. Hattusili (M.Ö.1650-1620) Orta ve Batı Anadolu yanında Torosları aşarak çoğunlukla hep Kuzey Suriye ile ilgilenmiş, oradaki kentleri yakıp yıktıktan sonra bir çok uygarlık ürününü Hattusa’ya taşımıştır. Efsanevi bir metne göre, efendisi Fırtına Tanrısının boğası boynuzlarıyla Toros Dağlarında onun için yollar açmaktaydı. Bu efsane belki de İmamkulu ve Hanyeri kabartmasının sol üst köşesindeki resimde dile getirilmek istenmiştir. Kuzey Suriye’den getirilen uygarlık ürünleri arasında en başta ve en önemlisi, Mezopotamya-Sumer çivi yazısı vardır, keza eski Asur çivi yazısı, yukarda belirttiğimiz gibi, Asurlular ülkeyi terkeder etmez (M. Ö. 1770) unutulmuş, yerli Anadolu kavimleri ve Hititler tarafından hiç bir şekilde benimsenmemiştir. Bunun dışında sanat eserleri, mimari, din ve askeri teknoloji alınmıştır. Hattusili seferleri sırasında Kizzuwatna’ya uğramamış (Bkz. Bu kitapta: A.ÜNAL, “Çukurova’nın Antik Devirlerde Taşıdığı İsimler İle Fiziki ve Tarihi Coğrafyası”, ADANA, Yapı Kredi Yayını ), fakat bölgenin doğusunda bulunması muhtemel Salahsuwa Kentini kuşatmıştır. Bu kuşatmanın pek önemi yoktur, ama bölge etnolojisi ve antropolojisi açısından çok ilginç bir haber içerir. Kendilerini ve mal varlıklarını düşman Hititlere bırakmamak için kent halkı kendi kentlerini bizzat kendi elleriyle yakmışlardır. Roma tarih yazarı Pompeius Trogus’a göre (13,6.1vd.) Perdikkas tarafından kuşatılan Kapadokya halkı da benzer bir kahramanlık ve onurluluk örneği vermişti.
I. HANTİLİ VE I. ZİDANTA DEVRİ
I. Hantili ve I. Zidanta (M.Ö.1590-1550) ile yapılmış olması muhtemel Kizzuwatna andlaşmaları, bu çok erken tarih yüzünden belki de II. Hantili ve II. Zidanta’ya aittir .
Kral Telipinu (M.Ö.1510-1485) devlet reformuyla ilgili meşhur fermanında, Kral Ammuna zamanında Kalmiya (hapax), Arzawa, Sallapa (Sivrihisar), Parduwata ve Ahhula yanında Adaniya denen bir kentin de Hititlere karşı düşmanca tavır takındığını ve isyan ettiğini yazmaktadır. Bir çok araştırıcı, bu ifadeden, yani isyandan hareketle, Adaniya, yani Kizzuwatna bölgesinin daha eski Hitit Çağında Hitit boyunduruğu altına girmiş olduğunu ve burada Adaniya ile kasdedilen coğrafi bölgenin Kizzuwatna’nın bizzat kendisi ile eşit olduğunu öne sürmüştür; bu mantıksız sava inananların sayısı her gün artmaktadır. Çok spekulatif olduğu için benim katılmadığım bu görüşe göre, Adaniya ülkesi uzun süre Hitit işgali altında kalmış ve Hititlerle yapılan eşit devlet andlaşmaları ve Tarsus kazılarında ele geçen Isputahsu mührünün gösterdiği gibi sonradan Kizzuwatna adıyla tekrar bağımsızlığını ilan etmiştir. Hititler’in daha bu erken çağda Kuzey Suriye ve Batı Anadolu toprakları dururken, ulaşılması güç bir ovanın ortasındaki Adana’yı işgal edebilmiş olduklarını sanmıyorum. Böyle bir durumun jeopolitik ve topografik açıdan asla mümkün olmadığını, Tarihi Coğrafya bölümünde ayrıntılarıyla irdeledik (Bkz: A.ÜNAL. a.y.). Adaniya ülkesinin tüm Çukurova’yı kapsamı içine aldığı tezini de bir safsata, zekice üretilmiş bilimsel bir oyun olarak görüyorum. Ayrıca, eğer açıkça belirtmek gerekirse, buradaki Adaniya kentinin illa da Adana ile eşit olacağını zorlayan hiç bir ipucu yoktur, ama her nedense Hititolojinin başından beri sırf isim benzerliğinden hareketle hep Adana olarak algılana gelmiştir. Adaniya-Adana eşitliğini ilk kez 1922 yılında Olmstead ileri sürmüştür. Bunun aksini iddia etmek istemiyorum, ama bir tarihçi olarak kuşkulu ve dikkatli olmamız gerektiğini belirtmek istiyorum. Bugün Seyhan Irmağı kenarında Tepebağ höyükte dev gibi yatan eski Adana kazıldığında, bu soruna mutlaka kesin bir çözüm bulunacak, Adana = Adaniya eşitlemesi, daha sağlam bilimsel temellere oturtulacaktır. J. Garstang, Adana’da yapılan küçük boyutlu bir kazının, kent tarihinin o kadar eskilere gitmediğini gösterdiğini, ancak bir kaç mil uzaklarda H. Goldman’ın bulduğu Velican Höyüğün, belki de Samri (Seyhan) Irmağı üzerindeki Adaniya kenti olabileceğini belirtmektedir. M. V. Seton-Williams’ın da değindiği gibi, Velican Höyük Adaniya olabilmek için çok küçüktür ve üstelik ve bugün Seyhan Barajı suları altındadır. Hitit tarihinde kral Ammuna’nın devri talihsiz bir zaman olarak bilinir. Bu devirde Hititler Kuzey Suriye’de yıldırım hızıyla işgal ettikleri toprakları gene aynı hızla yitirmişlerdi. İdrimi isimli bir Sami Beyi, Mitanni Kralı tarafından Alalah = Açana çevresinde kral yapılmış ve Kizzuwatna Kralı Palliya/Pilliya ile andlaşmıştı. Andlaşma metninin bir nüshası Alalah’ın IV. Tabakasında bulunmuştur (AT 3). Bu andlaşma ile mutlaka Hitit yayılmacılığına karşı ortak bir savunma amaçlanıyordu. İdrimi en az yedi adet Hitit kentini işgal etmişti. Bu kentlerden bazıları İskenderun Körfezinde, bazıları da Kizzuwatna içlerinde idi. Bundan böyle Kuzey Suriye, Kizzuwatna ve Amik Ovası ta II. Tuthaliya (M.Ö.1420) veya I. Suppiluliuma (M.Ö.1370) Devrine kadar Hititlerin giremedikleri bölgeler olarak kalacaktır. Alalah Kralı İdrimi’nin hiç olmazsa bazı kıyı kentlerine Hititli (Hatte) demesinin sırrı ise henüz çözülebilmiş değildir. Hititler belki de Kuzey Suriye seferleriyle ilgili olarak İskenderun Körfezi çevresinde Kizzuwatna Krallığına ait bazı sahil kentlerini ele geçirmişlerdi veya Göksu Vadisinden inerek Kizzuwatna’yı batıdan kuşatmışlar ve bölgenin batısında, Mersin ve Tarsus civarında bazı Kizzuwatna kentlerini ele geçirmişlerdi ve bu durum, II. Tuthaliya saltanatının sonlarına doğru Kizzuwatna’nın Hitit toprakları içine alınmasının bir öncüsüydü. Belki de Mersin bu sıralarda Hititlerce işgal edilmiş ve Garstang’ın “Hitit Suru” dediği meşhur kent surları bu işgalden sonra yapılmıştı.