Neoliberalizmin Kısa Tarihçesi

funghu

Kıdemli Üye
13 Şub 2021
861
12,055
İstanbul
NEOLİBERALİZMİN KISA TARİHÇESİ:
SEÇKİNCİ EKONOMİNİN YİRMİ YILI VE YAPISAL DEĞİŞİM ŞANSLARI (*)

Konferans düzenleyicileri “Seçkinci Ekonominin Yirmi Yılı” olarak adlandırdıkları neoliberalizmin kısa bir tarihçesini anlatmamı istediler. Ancak, tarihçenin anlamlı olması için, ben elli yıl kadar geriye giderek II. Dünya Savaşının hemen ertesinden başlamayı gerekli görüyorum.

1945’de ya da 1950’de, günümüzün standart neoliberal portföyünde yer alan herhangi bir düşünce ya da politikayı ciddi ciddi öne sürecek olsaydınız, herkesin sizinle alay etmesi veya bir akıl hastanesine kapatılmanız işten bile olmazdı. O zamanlar en azından Batı ülkelerinde Keynesçi, sosyal demokrat, Hıristiyan demokrat olmayan veya Marksizmden nasibini az da olsa almamış kimse yoktu. Pazarın önemli sosyal ve siyasi değişimleri yapma serbestisine kavuşturulması, devletin ekonomideki rolünü gönüllü olarak azaltması, şirketlere tam bağımsızlık verilmesi, sendikaların dizginlenmesi ve sosyal güvenlik haklarının iyice budanması gerektiği gibi fikirler o zamanların ruhuna tamamen aykırıydı. Bu gibi fikirleri savunanlar çıkacak olsa bile, bunlar kendilerini dinleyecek kimse bulmakta epey zorlanırlardı.

Bugün özellikle genç dinleyiciler için ne kadar inanılmaz görünse de, IMF ve Dünya Bankası o zamanlar ilerici kuruluşlar olarak kabul edilirlerdi. Keynes ve Franklin Roosevelt’in en güvendiği danışmanlarından Harry Dexter White’ın fikir babalığını yaptığı bu ikili bazen Keynes ikizleri olarak anılırlardı. 1944’de Bretton Woods’da kurulduklarında, bu kurumların görevi yeniden yapılanma ve kalkınma amaçlı borç vermek ve geçici ödemeler dengesi problemlerini hafifletmekti. Ulusal hükümetlerin ekonomik kararlarında söz sahibi olmadıkları gibi, görevleri ulusal politikalara müdahale gibi bir yetkiyi de içermiyordu.

Savaş, Batıda 1930’larda uygulamaya konulan Refah Devleti ve New Deal’in yaygınlaşmasına engel olmuştu. Savaş sonrasında iş dünyasının gündeminin ilk dayatması bunların yeniden yürürlüğe sokulması oldu. Gündemin diğer önemli maddesi ise, dünya ticaretini harekete geçirmekti. Bu da, Avrupa’yı yeniden dünyanın en güçlü ekonomisinin, Amerika’nın en büyük ticaret ortağı haline getirecek Marshall Planı aracılığı ile başarılacaktı. Sömürgelerde bağımsızlık rüzgârları da bu gelişmelerle eş zamanlı olarak şiddetlenmişti. Bağımsızlık bazen, Hindistan’da olduğu gibi bir bağış gibi veriliyor, bazense Kenya, Vietnam ve diğer ulusların örneğinde olduğu gibi silahlı mücadele yoluyla kazanılıyordu.

O dönemde genel olarak dünyanın gündemini ilerlemecilik belirliyordu. Büyük bilim adamı Karl Polanyi 1944’de, 19. yüzyılın pazara dayalı sanayi toplumunun eleştirisini yaptığı baş eseri Büyük Dönüşüm’ü yayımladı. 50 yıldan da uzun bir zaman önce Polanyi adeta kehanette bulunurcasına şu isabetli teşhisi yapıyordu: “Pazar ekonomisinin insanoğlunun ve doğal çevresinin tek hakimi olmasına izin vermek, toplumun çöküşü ile sonuçlanmaya mahkumdur.” (s.73) Ancak Polanyi, böyle bir yıkımın savaş sonrası dünyasında gerçekleşmeyeceğini söyleyerek yüreklere su serpiyordu (s.251): “Ulusal ölçekte şahit olduğumuz gelişme, ekonomik sistemin toplumun kurallarını belirlemeyi bırakmış olduğu ve toplumun sisteme galebe çalmasının artık garantiye alınmış olduğudur.”

Ne var ki, aradan geçen yıllar Polanyi’nin iyimserliğini boşa çıkardı; neoliberalizmin temel hareket noktası, pazar mekanizmasının insanların kaderini belirlemesi gerektiği oldu.

Ekonomi, topluma kurallarını dikte etmeliydi, bunun tersi düşünülemezdi. Tam da Polanyi’nin öngördüğü gibi, bu doktrin bizi doğrudan doğruya “toplumun yıkımına” götürmektedir.

Ne oldu da, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden yarım yüzyıl sonra bu noktaya ulaştık? Soruyu, konferansı düzenleyenlerin sorduğu gibi soracak olursak, “Bu konferansı neden şimdi düzenleme gereği duyuyoruz?” Kısaca yanıtlayacak olursak, “Bu konferansın zamanı, özellikle Asya’da gözlenen son mali krizler nedeniyle bugüne denk gelmiştir.” Soruda içkin esas soru işareti ise, “Nasıl oldu da, neoliberalizm, sığındığı azınlık kenar mahallesinden çıkıp, dünyanın egemen doktrini haline geldi?” IMF ve Dünya Bankası nasıl oluyor da, ülkelerin iç işlerine karışıp, onları olumsuz koşullar altında dünya ekonomisi içinde eritmeye zorlayabiliyor? Refah Devleti, neden kurulabildiği tüm ülkelerde tehdit altında? Çevre neden tehlike çanları çalıyor ve neden hem zengin hem de yoksul ülkelerde yoksulların sayısındaki inanılmaz artış, şimdiye kadar görülmemiş bir refahla atbaşı gidiyor? Bunların tümü de, tarihsel bir bakış açısıyla yanıtlanması gereken sorular.

Daha önce Amerikan dergisi “Dissent”te ayrıntısıyla tartıştığım üzere, neoliberalizmin bu zaferine ve buna bağlantılı gelişen ekonomik, siyasi, sosyal ve ekolojik felaketlere getirilebilecek bir açıklama, neoliberallerin gerici “Büyük Dönüşüm”lerinin bedelini kendilerinin ödemiş olmasıdır. Fikirlerin somut sonuçları olduğu, ilericilerin anlamayıp da, onların çok iyi anladığı bir gerçektir. Onun içindir ki, Chicago Üniversitesi’nde ekonomistfelsefeci Friedrich von Hayek’in ve Milton Friedman gibi öğrencilerinin nüvesini oluşturdukları küçük bir gruptan yola çıkan neoliberaller ve onları parasal olarak destekleyenler muazzam bir vakıflar, enstitüler, araştırma merkezleri, yayınlar, öğretim üyeleri, yazarlar ve halkla ilişkiler ağı kurarak düşüncelerini ve doktrinlerini geliştirip, allayıp pullayıp satmaya büyük önem verdiler.

Bu son derece etkin ideolojik kadroyu oluşturmalarının nedeni, İtalyan Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin kültürel egemenlik kavramını geliştirirken neyi amaçladığını çok iyi anlamış olmalarıydı. Eğer insanların beyinlerini zaptedebilirseniz, yürekleri ve elleri nasıl olsa arkadan gelecektir. Tüm ayrıntıları anlatmaya vaktim yok, ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, ideolojik çalışmalarının ve pazarlama etkinliklerinin gerçekten mükemmel olduğuna inanabilirsiniz. Milyarlarca dolar harcamışlardı ancak sonuç, harcanan her bir kuruşa değecek nitelikteydi; çünkü sonunda, neoliberalizmin insanlığın normal ve doğal var oluş biçimi gibi görünmesini sağlayabilmişlerdi. Ne kadar felakete yol açarsa açsın, kaç mali krize neden olursa olsun, ne kadar tutunamayan ve kaybeden insanla sonuçlanırsa sonuçlansın, Tanrı’nın emri gibi bir tür önlenemezlik kisvesine büründürülen neoliberal sistem bizim için geçerli yegâne ekonomik ve sosyal düzen olarak sunulabilmiştir.

Yaşamak zorunda bırakıldığımız bu neoliberal deneyimin hedef gözetilerek insan eliyle yaratılmış olduğunu anlamanın önemini altını çizerek vurgulamak istiyorum. Bunu bir kez kavrayınca, neoliberalizmin yerçekimi gibi doğal bir kuvvet olmayıp da insan mahsulü yapıntı bir oluşum olduğunu algılayınca, insanların yaptıklarının başka insanlar tarafından yıkılabileceğini de anlamak olanaklı hale gelir. Ancak bu, fikirlerin önemini kavramaksızın gerçekleştirilemez. Tabandan gelen projelere tamamen açık olmakla birlikte, bu projelerin genel ideolojik iklim amaçlarına uygun değilse ölü doğacakları konusunda uyarıda bulunmayı
da gerekli görüyorum.

Neoliberalizm böylece küçük, görünürde hiçbir etkinliği olmayan bir gruptan dogmatik bir doktrine, ruhban sınıfına, yasa koyucu kurumlarına, hatta belki hepsinden de önemlisi, günahkâr kulları cezalandıracak cehennemi bile olan bir dünya dinine dönüşmüştür. O cehennem ki, şirketlerin daha yüksek oranlarda vergilendirilmesini ve orta halli ya da düşük gelir grubunda yer alan ailelerin vergi yükünün hafifletilmesini önerdiğinden, Financial Times tarafından “eski kafalı Keynesçi” ilan edilen eski Alman Maliye Bakanı Oskar Lafontaine’i alevleri ile yalayıp yutuvermiştir.

İdeolojik durum tespitinde bulunup, içeriği de belirlediğimiz şu noktadan sonra hızla ilerleyip yirmi yıllık çerçevemizin başlangıcına geri dönmek istiyorum. Bu da, Margaret Thatcher’in iktidara gelip, İngiltere’de neoliberal devrimi başlattığı 1979 yılına denk geliyor.

Friedrich von Hayek’in öğrencisi olmanın yanı sıra sosyal Darwinist olan Demir Leydi, tavizsiz tutumuyla bilinen bir isimdi. Programını savunurken kullandığı TINA kısaltmasıyla meşhur olmuştu: Başka Seçenek Yok (1). Rekabet, Thatcher’ın öğretisinin ve aynı zamanda neoliberalizmin merkezindeki değerdi; uluslar, bölgeler, firmalar ve elbette kişiler arasındaki rekabet. Rekabet, ak koyun ile kara koyunu birbirinden ayırt eden mihenk taşı görevini gördüğünden odak noktasıydı. İster fiziki isterse doğal, insani ya da mali, olsun her türlü kaynağın en etkin kullanımını sağlayacağı varsayılan sihirli güçtü rekabet.

Büyük Çin düşünürü Lao Tzu, Tao-te Ching adlı başeserini şu sözlerle noktalıyordu: “Her şeyden önemlisi, asla rekabet etmeyin.” Neoliberal dünyada bu öğüdü tutanlar sadece en büyük ekonomik aktörlerdir: Uluslarüstü Şirketler. Rekabet kuralı bunlara pek işlemez; tercihleri, işbirliği Anamalcılığı olarak adlandırabileceğimiz bir yaklaşımdır. Koşullara bağlı olarak, “doğrudan dış yatırım” çerçevesindeki tüm paranın üçte iki ilâ dörtte üçünün istihdam yaratıcı yatırımlara değil, istihdamda mutlak daralmaya yol açan ortaklık ve şirket evliliklerine akması da rastlantı değildir.

Neoliberal görüş açısından rekabet daima bir erdem olduğundan, sonuçlarının kötü olması da düşünülemez.. Neoliberallere göre pazar mekanizması öylesine mükemmeldir ki, Görünmez Eliyle tıpkı Tanrı gibi en kötü durumları mucizevi biçimde güzele ve iyiye dönüştürmeye muktedirdir. Thatcher bir konuşmasında, “Eşitsizliklerle övünmek, yeteneklerin ve becerilerin eşitsiz dağını görerek verilen firelerin hepimizin çıkarına olduğunu vurgulamak başlıca görevimizdir”, diyordu. Söylemek istediği, rekabetçi mücadelede saf dışı kalanlar için üzülmemek gerektiğiydi aslında. İnsanlar doğaları gereği farklıdırlar, ancak bu kötü bir şey değildir; çünkü yeteneklilerin, en iyi öğrenim görmüşlerin, en acımasızların başarıları aslında hepimizin çıkarınadır. Zayıflara, iyi öğrenim görememişlere hiçbir borcumuz yoktur, çünkü başlarına ne geldiyse hepsi kendi kabahatleridir, toplumun onların düşkünlüklerinde hiçbir rolü yoktur. Margaret’in dediği gibi rekabetçi düzen “fire veriyorsa”, toplum bundan kazançlı çıkacaktır. Ne yazık ki, aradan geçen yirmi yılın bize öğrettiği, gerçek durumun bunun tam tersi olduğu olmuştur.

Thatcher öncesi İngiltere’sinde on kişiden biri yoksulluk sınırının altındaydı; parlak olmamakla beraber, bu oranı insan onuruyla çelişkili bulmak zordu, hatta savaş öncesi dönemle karşılaştırıldığında olumlu bile denebilirdi duruma. Şimdi ise, resmi rakamlara göre dört yetişkinden ve üç çocuktan biri yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bunun anlamı bu kişilerin kışın evlerini ısıtmaktan aciz oldukları, elektriği ve suyu gıdım gıdım harcadıkları, kışın sırtlarını ısıtacak, onları yağmura, kara karşı koruyacak bir paltoları bile olmadığı anlamına gelmektedir. Bu örnekleri İngiltere Çocuk Yoksulluğu Eylem Grubunun 1996 yılı araştırma raporundan aldım. Thatcher-Major’un “vergi reformları”nın sonucunu tek bir örnekle açıklayacağım: 1980’lerde vergi yükümlülerinin yüzde biri tüm vergi indirimi kârlarının yüzde yirmi dokuzunu alıyordu; öyle ki, ortalama ücretin yarısını kazanan bir kişinin vergisi yüzde yedi oranında artarken, ortalama ücretin on katını kazanan bir kişinin vergi indirimi kârlarından yararlanma oranı yüzde yirmi bire kadar çıkabiliyordu.

Neoliberalizmin temel değeri olan rekabetin bir diğer dayatması da, kâr yarışına katılımın ya da pazar paylaşımının temel yasalarına uyum sağlayamadığı için kamu sektörünün kesin biçimde küçültülmesidir. Özelleştirme, geçmiş yirmi yılın başlıca ekonomik eğilimi olagelmiştir. Bu eğilimin temeli İngiltere’de atılmış ve dünyaya da buradan yayılmıştır.

Öncelikle şunu sormak istiyorum: özellikle Avrupa’daki kapitalist ülkeler neden tasfiyeye başlama noktası olarak seçtikleri kamu hizmetlerine sahiptiler ve neden birçoğunda hâlâ kamu hizmetleri vardır? Gerçekte, kamu hizmetlerinin neredeyse tümü iktisatçıların “doğal tekel” olarak adlandırdıkları hizmetleri kapsar. Doğal tekel, azami ekonomik etkinliği sağlayacak asgari miktar, pazarın gerçek boyutuna eşit olduğunda ortaya çıkar. Başka bir deyişle, bir şirket ölçek ekonomilerinin gereklerini yerine getirebilmek için belli bir büyüklükte olmalıdır ki, tüketiciye en düşük maliyetle mümkün olan en iyi hizmeti sunabilsin.

Yol yapımı, enerji hatları gibi kamu hizmetleri için ise son derece büyük başlangıç giderlerine gerek vardır. Bu da devlet tekellerinin bu gibi alanlarda en iyi çözüm olmasının başlıca nedenidir zaten. Ancak, neoliberaller kamuya ilişkin her şeyi gözü kapalı “verimsiz” ilan etme alışkanlığındadırlar.

Bir doğal tekel özelleştirildiğinde neler olacağına değinmek istiyorum şimdi de. Doğal tekellerin yeni kapitalist sahipleri kamuya tekel fiyatlarını dayatırken, bu işten fazlasıyla kâr elde etme eğilimindedirler. Klasik iktisatçılar, fiyatlar olması gerektiğinden yüksek olduğu ve tüketiciye verilen hizmet de çok iyi olmak zorunda olmadığından, bu sonucu “pazarın yapısal çöküşü” olarak nitelemişlerdir. Bu türden yapısal çöküşleri önlemek için 1980’lerin ortalarına kadar Avrupa’nın kapitalist ülkelerinin hemen hemen tümünde izlenen yol, posta, telekomünikasyon, elektrik, gaz, demiryolu, metro, hava taşımacılığı ve su, çöp toplama gibi diğer bazı hizmetlerin devlet tekellerine teslim edilmesi olmuştur. ABD’nin buna istisna oluşturmasındaki başlıca neden ise ülkenin doğal tekellerin işlerliği olabilmesi için coğrafi olarak fazlasıyla büyük olmasıdır.

Margaret Thatcher’ın her derde deva gördüğü özelleştirmenin bir yan çıktısı da, sendikaların gücünü kırmasına yaramasıydı. En örgütlü alan oldukları kamu kesimini çökerterek, sendikaların belini bükmüştü. 1979 ile 1994 arasında İngiltere’de kamu kesiminde yitirilen iş sayısal olarak iki milyonu, oransal olarak da yüzde yirmiyi buluyordu. Üstelik, işlerini kaybedenlerin hepsi de sendikalıydı. Özel sektördeki istihdam, söz konusu on beş yıl için atıl durumda olduğundan, İngiltere’deki toplam iş kaybı 1.7 milyona ulaşmıştı ki, bu da 1979’la karşılaştırıldığında istihdamda yüzde yedilik bir daralma demekti. Neoliberaller için işçi sayısı ne kadar düşük olursa o kadar iyi demektir; çünkü, işçiler onların gözünde pay sahiplerinin lokmasında gözü olan kesimdir.

Özelleştirmenin diğer sonuçlarına gelince, bunların hiçbiri beklenmeyen sonuçlar değildir ve hepsi de öngörülmüştür. Yeni özelleştirilen yatırımların çoğunlukla eskileriyle aynı kişiler olan yeni yöneticileri, satışlarını iki-üç katına çıkardılar. Hükümet, borçları kapatabilmek için vergi gelirlerini kullandı ve firmaları pazara çıkarmadan onları yeniden kapitalistleştirme yoluna gitti. Sözgelimi, Sular İdaresinin borçlarının 5 milyar poundu silinmekle kalmadı, gelini allayıp pullamak için çeyize(!) 1.6 milyar poundluk “başlık parası” da ilave edildi. Bu arada da, küçük tasarruf sahiplerinin bu şirketlerde nasıl pay sahibi olabileceklerine ilişkin propaganda sonucu dokuz milyon İngiliz yurttaşı hisseleri kapıştı; ancak, bunların yarısından fazlası bin poundun altında yatırım yaptıkları gibi, hissedarların birçoğu da hisselerini çabucak elden çıkardılar.

Sonuçlardan da kolayca anlaşılabileceği gibi, özelleştirmenin temel hareket noktası ne ekonomik verimlilik sağlamak ne de tüketiciye daha iyi hizmet vermekti; tek amaç, kaynakları sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için kullanabilecek olan kamunun cüzdanını açıp, serveti kamudan özel sektöre aktarmaktı. İngiltere’de olsun, diğer ülkelerde olsun özelleştirilen kuruluşların hisselerinin önemli bir çoğu bugün finansal kuruluşlarda ya da çok büyük yatırımcılarda toplanmıştır. British Telekom’un hisselerinin sadece yüzde biri, British Aerospace’in hisselerinin ise yüzde 1.3’ü çalışanları tarafından alındı. Bayan Thatcher’in açtığı cihaddan önce, İngiltere’deki kamu sektörü kuruluşlarının pek çoğu kâr ediyordu.

Sonuç olarak 1984’de kamu kuruluşları hazineye 7 milyar pound katkıda bulunmuştu. Bu paranın tümü artık özel sektördeki hissedarlara gitmektedir. Özelleştirilen kuruluşlardaki hizmet kalitesi öylesine bozulmuştur ki, Financial Times’ın haberine göre, Yorkshire su şebekesinde fareler cirit atmaktadır, Thames trenlerine binip de hayatta kalmayı başaranlar madalyayı hak eder duruma gelmişlerdir!

Dünyanın her tarafında aynı mekanizmalar işlemektedir. İngiltere’de özelleştirme ideolojisini yaratan entelektüel ortak, Adam Smith Enstitüsü’dür. USAID (2) ve Dünya Bankası da Adam Smith Enstitüsü uzmanlarından yararlanarak, Güney’de özelleştirme doktrinini yaygınlaştırmışlardır. 1991’e kadar Dünya Bankası, süreci hızlandırmak için 114 ülkeyi borçlandırmıştır; her yıl Küresel Kalkınmanın Maliyeti raporunda Banka’dan kredi alan ülkelerde yürütülmekte olan yüzlerce özelleştirmeye ilişkin bilgi yer almaktadır.

Bence artık özelleştirme sözcüğündense gerçekleri daha iyi anlatan kavramlar kullanmanın zamanı geldi de geçiyor bile: yabancılaşmadan ve on yıllardır binlerce insanın alın terinin ürününün bir avuç büyük yatırımcıya peşkeş çekilmesinden söz ediyoruz. Bu, gelmiş geçmiş her kuşağın yaşayabileceği en büyük soygundur aslında.

Neoliberalizmin bir diğer yapısal sonucu da, sermayenin ödüllendirilerek emeğin cezalandırılması ve servetin toplumun tabanından tavanına aktarılması olmuştur. Kısacası, eğer gelir dağılımı tablosunun tepesinde yer alan yüzde yirminin içindeyseniz neoliberalizmden kazançlı çıkacaksınız demektir; merdivenin üstlerine tırmandıkça kazancınız da aynı oranda artacaktır. Tabandaki yüzde seksenin içinde yer alanlar ise yarışı baştan kaybedenlerdir; gelir tablosunda aşağı doğru indikçe zarara uğrama oranı da artar.

Bu aile fotoğrafında Ronald Reagan’ı da unutmamak gerek elbette. En iyisi bu konuyu, 1990’da Zenginlik ve Yoksulluğun Politikası adında bir kitap yayınlamış olan, Başkan Nixon’un eski yardımcısı Cumhuriyetçi Kevin Philips’in gözlemlerinden yararlanarak açıklamak. Reagan’ın neoliberal doktrininin ve politikalarının 1977 ile 1988 arasında Amerikan gelir dağılımını nasıl değiştirdiğini kitabında tablolarla gösteriyor Philips. Bu politikaların büyük bölümü, Amerikan politikasında hâlâ önemli bir rol oynayan, Reagan yönetiminin başlıca kılavuzu olan muhafazakar Heritage Vakfı (3) tarafından önerilmişti.

1980’ler boyunca toplumun en varsıl yüzde onu içinde yer alan Amerikan aileleri ortalama aile gelirlerini yüzde on altı, yüzde beşinde yer alanlar yüzde yirmi üç oranında artırmışlardır. Ancak, Reagan’a en çok dua edenler hiç kuşkusuz gelirlerini yüzde elli oranında artıran en tepedeki yüzde birlik kesimdir. Tabandaki yüzde sekseni oluşturan yoksul Amerikalıların hepsi istisnasız bazı kayıplara uğramıştır. En aşağıda yer alan yüzde onluk kesim gelirinin yüzde on beşini yitirmiştir. Yıllık gelirleri yoksulluk sınırı olan 4.113 Dolardan insanlık dışı denilebilecek 3.504 Dolara kadar düşmüştür. 1977’de en tepedeki yüzde birlik kesimin ortalama geliri en alttaki yüzde ondan 65 kat fazla iken, on yıl sonra bu oran yüzde yüz on beşe fırlamıştır.

Amerika, eşitsizliğin en fazla olduğu toplumlardan biri olma özelliğini korumakla beraber, yirmi yıldır uygulanan neoliberal politikalar sonucu eşitsizlik tüm ülkelerde ciddi biçimde artmıştır. UNCTAD’ın gelir eşitsizliği, yoksullaşma ve orta sınıfların eriyip gitmesi üzerine yapılan 2600 çalışmanın değerlendirilmesinden elde ettiği sonuçları yayımladığı 1997 Ticaret ve Kalkınma Raporu bu korkunç gerçeğin altını bir kez daha çizmektedir.

UNCTAD’ın raporunun bu eğilimlerin Çin, Rusya ve diğer eski Sovyet Cumhuriyetleri gibi geniş bir yelpazede yer alan değişik ülkelerde geçerli olduğunu işaret etmesi ilginçtir. Eşitsizliğin artışı doğrultusundaki bu eğilimde hiç de şaşırtıcı bir yön yoktur aslında.

Vergi kesintileri ve ücretlerin düşürülmesi gibi politikalar zengini daha zengin yapmak için tasarlanmıştır. Bu tür ölçütlerin kuramsal gerekçelendirilmesi ve teorisi de şöyle kurgulanmıştır: zenginin yüksek gelir ve yüksek kâr ile daha zengin edilmesi yatırımı ve kaynakların daha iyi dağılımını özendirici olduğundan istihdam yaratıcı ve toplumun refahını artırıcı etkiye sahiptir. Gerçekte ise, parayı ekonomik merdivenin üst basamaklarına doğru itelemenin bir avuç azınlığın beyan edilmeyen kağıt üstü gelirlerini artırmaya, borsa oyunlarına ve bu konferans boyunca hakkında epey şey dinleyeceğimiz mali krizlere yol açmaktan başka işe yaramadığı gün gibi açıktır. Gelirin, toplumun en alt basamaklarında yer alan yüzde seksene doğru kaydırılarak, yeniden paylaşımı sağlanabilse, bu gelir, tüketim için kullanılarak istihdamı özendirecektir. Oysa gelir, zaten gereksinme duyduğu şeylerin çoğuna sahip olan üst kesime doğru kaydırılacak olursa -ki, bugün yapılan budur- bu gelir yerel ya da ulusal ekonomiye döneceğine uluslar arası borsaya akacaktır.

Hepinizin bildiği gibi, Güney ve Doğu’da yapısal uyum adı altında uygulanan politikalar, neoliberalizmin makyajlı halinden başka bir şey değildir. Thatcher ve Reagan’ı ulusal düzeyde uygulanan politikaları açıklamak için kullandım. Uluslararası düzeyde ise neoliberallerin tüm güçlerini yönlendirdikleri belli başlı alanlar şunlardır:

  • Mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı
  • Sermayenin serbest dolaşımı
  • Yatırım serbestisi

Geçtiğimiz yirmi yılda IMF inanılmaz şekilde güçlenmiştir. Borç krizine ve koşullara bağlılık mekanizmaları sayesinde, ödemeler dengesi desteğinden sözde “anlamlı” ekonomi politikalarının, özde ise neoliberal politikaların uluslararası jandarmalığına geçmiştir. Uzun ve yorucu tartışmalar sonucu, neyi oyladıklarını tam olarak bilmeyen parlamentoların onayıyla 1995 Ocak ayında Dünya Ticaret Örgütü kuruldu. Neyse ki, neoliberal kuralların uluslararası alanda kesin hükümranlığı anlamına gelen Çok Taraflı Yatırım Antlaşması’nın (MAI) onaylanması geçici de olsa ertelenebilmiştir. MAI onaylanmış olsaydı, tüm hakların şirketlere, tüm sorumlulukların hükümetlere verildiği, yurttaşlara kesinlikle hiçbir hakkın tanınmadığı yeni bir tarih sayfası açılmış olacaktı.

Bu kurumların hepsinin ortak paydası, şeffaflıktan yoksun ve anti-demokratik oluşlarıdır. Bu, neoliberalizmin temel esprisi ve özüdür. Neoliberalizm için ekonomi, kurallarını topluma kabul ettirir, bunun tersi düşünülemez bile. Demokrasiyi ayakbağı olarak algılayan neoliberalizm hem kazananların hem de kaybedenlerin dahil olduğu geniş bir seçmen kitlesi için değil, sadece kazananlar içindir.

Sözlerime son verirken, fiilen hiçbir şeye sahip olmayan kaybedenlere ilişkin neoliberal tanımlamayı çok ciddiye almak gerektiğini vurgulamak istiyorum. Servetin toplumun alt kademelerinden üst katmanlarına aktarılması süreci gereği herkes yaşlanma, hastalık, hamilelik, başarısızlık ya da sadece ekonomik koşullar öyle gerektirdiği için, herhangi bir anda sistem dışına itilebilir. Hissedar son sözü söyleyecek tek değerdir. International Herald Tribune’un raporuna göre, yabancı yatırımcılar Tayland ve Kore şirketlerine sızarak bu şirketleri hızla ele geçirmektedirler. Bu durumu, yoğun bir işten çıkarma kampanyasının izlemesi kaçınılmaz görünmektedir.

Diğer bir deyişle binlerce Taylandlı ve Korelinin yıllardır verdiği ürünler yabancı ortaklıklara aktarılmaktadır. Bu serveti yaratanların büyük çoğunun kendilerini, daha şimdiden kapının önüne konulmuş kesimin yanında bulacağına kesin gözle bakılmalıdır.

Vahşi rekabet şartları altında yaşanan değer aşınması, bu tür davranışları haksız olmaktan çıkarıp, normal ve yüce tavırlar sınıfına sokmuştur. Neoliberalizm, siyasetin temel doğasını değiştirmiştir. Siyasetin esas ilgi alanı kimin kime hükmettiği ve kimin pastadan ne kadar pay aldığı iken, günümüzde bu temel sorular hâlâ geçerliliğini korumakla beraber, günümüzde siyasetin odağındaki soru, artık “Kimin yaşamaya hakkı vardır, kimin yoktur?” olmuştur. Sistemden köktenci dışlamalar günümüzün tek geçerli kuralıdır.

Size felaket tellallığı yapıyor gibi görünebilirim, ancak ne yazık ki, son yirmi yılın gündemini oluşturan olaylar bunu gerektirmektedir. Gene de, sözlerimi dinleyenleri kötümserliğe sevk ederek noktalamak istemem. Hayatımızı tehdit eden bu eğilimlere karşı bir çok gelişme yaşanmaktadır ve eylemleri artırmak için uygun zemin mevcuttur.

Bu konferans, bu eylemlerin çoğunu tanımlamaya yardımcı olacağı gibi, ideolojik bir savunma temelinin oluşturulmasına da katkıda bulunacaktır. Evrenin Sahiplerinin (!) Davos’ta geleceğimize ipotek koymasını elimiz kolumuz bağlı bekleyeceğimize, gündemi oluşturma günü gelmiştir. Kaynak sağlayabilecek olanların sadece projelere değil, fikir üretimine de kaynak sağlamaları gerektiğini anlayacaklarını umarım. Neoliberallerin bunu yapmasını bekleyemeyiz; Tobin Vergisi (4) de dahil, tüm mali piyasalarda geçerli olacak ve uluslararası firmaların kârlarını vergilendirmeye dönük, işlerliği olan, eşitlikçi uluslararası vergi sistemleri tasarlamak zorundayız. Böyle bir uluslararası vergi sisteminin en büyük çıktısı Kuzey-Güney eşitsizliğini ortadan kaldırmak ve geçmiş yirmi yıl boyunca sistemden dışlanmış kitlelere dönük yeniden dağılımı gerçekleştirmek olacaktır.

Yineleme pahasına da olsa, neoliberalizmin insanlığal var oluş koşullarından biri niteliğini taşımadığı, eksiklikleri ve aksaklıkları nedeniyle bu sisteme karşı mücadele etmenin bir zorunluluk haline geldiği ve neoliberalizme doğaüstü nitelikler yüklenmemesi gerektiği hususlarının altını tekrar tekrar çizmek istiyorum. Bir yandan toplumu ve demokratik devletleri yeniden güçlendirmeyi, bir yandan da uluslararası düzeyde demokrasinin tesisi, hukukun üstünlüğü ve gelirin hakça dağılımı ilkeleri doğrultusunda sistemi yenilemeye hazırlıklı olmalıyız. İş dünyası ve piyasaların dünyamızdaki yerini yadsımıyoruz, ancak bu yerin insan var oluşunun tümünü kapsayamayacağını söylüyoruz.

UNDP’nin beyanına göre, uluslararası dolaşımdaki inanılmaz meblağlara ulaşan paranın 40 milyar ABD Doları gibi gülünç denecek kadar küçük bir miktarı ile dünya nüfusunun tümü için insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlamak, evrensel sağlık ve eğitim standartlarını yakalamak, çevreyi temizlemek ve kirlenmesini önleyecek önlemler almak, Kuzey-Güney farkını azaltmak mümkün görünmektedir. Bu da, gerçekten göz ardı edilebilecek kadar küçük bir meblağdır.

Sonuç olarak neoliberalizm ne kadar vahşi olursa olsun, yumuşak karnı vardır. Daha dün neoliberallerin tüm yatırımları MAI aracılığı ile liberalize edecek bir projesi, uluslararası eylemcilerin işbirliği sayesinde, geçici de olsa, suya düşürülebilmiştir. Bu zafer, örgütlü bir eylemciler ağının ne kadar başarılı olabileceğini de kanıtladığından, neoliberallere iyi bir gözdağı olmuştur. Şimdi gün safları sıklaştırma, onların MAI’yi yeniden Dünya Ticaret Örgütü gündemine sokmalarına engel olma günüdür.

Olaya bir de şu açıdan bakalım: Biz sayısal olarak onlardan çok daha fazlayız, çünkü bu neoliberal oyunda kaybedenlerin sayısı kazananlara göre çok daha fazladır. Onların durmadan tekrarlanan krizlerle sarsılan görüşleri karşısında bizim fikirlerimiz taptazedir. Bizde olmayan tek şey ise, bu ileri teknoloji çağında üstesinden kolaylıkla gelebileceğimiz birlik ve örgütlenme anlayışıdır. Tehdidin boyutları uluslararası olunca, buna karşı olanların örgütlenme zemini de aynı ölçekte olmalıdır elbette. Aramızdaki dayanışma artık sadece yardımlaşma olmanın çok ötesine geçmek zorundadır. Artık, etkileşimden doğan gücümüzü mücadelemizde karşılıklı olarak keşfetmek, sayısal gücümüzün büyüklüğünü ve fikirlerimizin güçlülüğünü hasmımızı tehdit edecek şekilde örgütlemek zorundayız.​

Susan George’un Mart 1999’da yaptığı bir konuşmadan özetleyerek çeviren: Füsun Çiçekoğlu (Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı)

Susan GEORGE
Çev. Füsun ÇİÇEKOĞLU
 
Üst