DAHİ KURTARICI - BÜYÜK ATATÜRK'ÜN EN ÖZEL FOTOĞRAFLARLA KRONOLOJİK YAŞAM ÖYKÜSÜ

cagan73

Onursal Üye
17 Kas 2013
544
10,011
14 Mayıs 1919 da gazeteci Hasan Tahsin şöyle diyordu:
“Boyun eğmeyeceğiz, Canımızı vereceğiz, vatanı vermeyeceğiz”
Şehit olmayı bir gün önce kafasına koymuştu…

15 Mayısta işgal başlamıştı. ingiliz, amerikan, fransız donanması yunan askerlerini indiriyordu. (Amerikan senatosu kayıtlarında mevcuttur: “Tüm Ege bölgesi Türkler’den arındırılarak, yunanistan toprağı yapılacaktır”)
İlk kurşunu atan Hasan Tahsin’i yaylım ateşine tuttular. İlk üç günde iki bin sivili öldürdüler. Fes ya da başörtüsü olan herkes nişan tahtası haline getiriliyordu. Öldürdükleri insanları denize atıyorlardı. İzmir sahili öldürülüp denize atılan cesetlerle dolup taşmıştı.
Binlerce insan, lise öğrencileri bile sınıflardan çıkartılıp tutuklanıp ambarlara tıkılıyor, aç bırakılıp ölüme terkediliyordu.
Şehirdeki bütün evler basılıp kadınlara tecavüz edilmeye başlanmıştı, karşı koyanlar tüm ailesi ile birlikte katlediliyordu.
Manisa ve Alaşehir, Salihli, Soma işgal ediliyordu. Bütün evlere zorla giriliyor, kadınlara tecavüz ediliyor, Binlerce insan esir alınıyor. Esir alınanlardan bir daha haber alınamıyordu.
Aydın işgal edildi. İlk yaptıkları 106 kişiyi bir camiye tıkıp diri diri yakmak olmuştu. Tecavüz etmedikleri kadın kalmamıştı. Beş binin üzerinde insan katledildi. Bir o kadarda esir alınıp akıbeti belli olmayan insan vardı. Kafaları kesilen, gözleri oyulan, parça parça edilen cesetler yolları dolduruyordu.

yunan gazeteci, tarihçi ve yazar Tasos Kostopoulas 2007 yılında bir kitap yazmıştı. Kitabı yazarken Yunan askerlerinin günlüklerini kullanmıştı.
“1919-1922 Savaş ve Etnik Temizlik” adındaki bu kitapta bizzat işgale katılan Yunan askerleri anlatıyordu:

Uşak yakınlarındaki köyde Türk kadınları, çocuklar ve yaşlılar camiye kapanmıştı. Bizim askerler arasındaki reziller etraftan ot topladılar, sonra da otları yakıp caminin penceresinden içeri attılar. İnsanlar dumandan dışarı koşuştular. O zaman da bizim reziller kadın ve çocuklara atış talim tahtasıymış gibi ateş etmeye başladılar."
"Eve girdim. Ölü bir Türk ihtiyarın cesedi üzerinden geçtim. İçeriden sesler geliyordu. 10 kadar askerimiz bir Türk kızının eteklerini kaldırmışlar, zorla dans ettiriyorlardı. Beni görünce 'gel sen de mezeden tat' dediler. 'Ayıp' dedim. Türk kızı yanıma koştu, ayaklarıma kapanarak 'kurtar' dedi. Askerlere yalvardım, kadındır yapmayın dedim. Biri süngüsünü çıkarıp bana yöneldi. Kaçmak zorunda kaldım. Kızın çığlıklarını unutamadım."
"Köprühisar'daki bin kadar ev alevler içindeydi. Her şeyi yakmamız emrini Prens andreas vermişti."
"Ayrıldığımız her yeri yakıyoruz. Dehşet verici bir manzara. Emir açıktı. Neyi taşıyamıyorsanız yakın...
Onca köyde yaşlılar, hastalar, çocuklar ne yaptı, meçhul."
"Köye girdik. Kızlara ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi. İki askerin tecavüz etmeye çalıştığı kızı kurtardım. Annesi koşarak ellerimi öpmeye başladı. Az ileride diğer iki kızı cansız yatıyordu."
"Birden kendimi yaşlı bir adamın karşısında buldum. Yapabileceğim bütün iyilik, onu bir an önce ve birden öldürmekti. Bazıları çok acı çekiyordu, boğazlanan danalar gibi debelenirken... Köy ateşe verildi.


Bölgeyi köy köy dolaşan Fransız kadın gazeteci Berthe Gaulis, dehşet gözlemlerini şöyle aktarıyordu...
"yunan kurbanı Söğüt'teyim. Bursa'ya çok yakın. Harabe haline gelmiş.
Savaşı kaybedip geri çekilmeye başladıklarında, böyle işler için özel olarak yetiştirilmiş artçı taburları tarafından yakılıp, tahrip edilmiş
"Savaş esiri yunan subayları, bu tahribatın ingiliz subaylarının nezaret ve direktifi altında yapıldığını söylediler. Kasabanın eşrafı da bu işin İngilizlerin nezaretinde yapıldığını anlattılar. Bunların dehşeti karşısında çok büyük üzüntü duydum."
"Yıkıntıların altında insanların cesetleri kalmış. Bu cesetlerden o kadar tahammül edilmez bir koku havaya karışmakta ki, savaş alanı bunun yanında hiç kalır."
Camilerin hepsi yıkılmış. Bostanlar bağlar tamamen harap olmuş.
"Yolumun üzerinde karşılaştıklarım işte hep bunlar...
Henüz yakalanmış esir yunan subaylarına 'bunları niçin yaptınız?' diye sorulunca, hepsi aynı cevabı veriyor,
'bunları biz istemedik, böyle yapmamızı ingilizler emretti' diyorlar. yunanlılar bu işte bir piyon."
"Bilecik Garı'na geldim. On sekiz ay önce buralardan geçerken gördüğüm güzel Bilecik şehri şimdi iskelet halinde... Felaket ve acılar diyarı olmuş. Demin sözünü ettiğim ceset kokusu burada da dayanılmayacak kadar fazla. Henüz dumanı tüten bu taş yığınlarının altında kim bilir ne kadar insan gömülü. Tahribat korkunç.
"Bilecik ve Küplü'de büyük facialar olmuş. Buraların ahalisinden sağ kalanlar büyük bunalım içinde.
Tecavüze uğramamış genç kız veya kadın kalmamış.
Bilecik, Pompei gibi."
Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı var."
"Yapılan toptan imha işlerinden, her şehir ve kasaba payına düşeni almış. Saatlerce bu harabeleri gezdik ve anlatılanları dinledik."
"Pazarcık sekiz gün öncesine kadar Papulas'ın yönetimi altındaymış, kasaba halkı bunu hatırladıkça korkudan ürperiyor. Yanmakta olan İnegöl'ün üstündeki karlarla kaplı Uludağ'a son defa bakıyorum."
İşgal edilen köylerden kurtulanlar, vahşeti haber alan on binlerce insan Anadolu’nun içlerine doğru kaçıyordu
.

Tüm bu vahşet bilinçli olarak yapılıyordu. Asıl amaç Ege bölgesinin tamamını Türkler’den temizleyip rum ve yunan nüfusunu taşımaktı. Bu amaç uğruna on binlerce vatandaşımız öldürülüyor, tecavüze uğruyordu. Canını zor kurtaran binlerce insan Anadolu’nun içlerine kaçarak kurtulmaya çalışıyordu.

leftheros typos gazetesi işgal esnasında şöyle diyordu: yunanistan dan Birleşik Amerika’ya olan göç dalgaları durdurulmalıdır. Bu göç dalgalarının istikameti Anadolu olmalıdır.
yunan işgali altındaki topraklarımızda maalesef acımasız bir soykırım yaşanıyordu. Bu soykırım maalesef yıllardır ders kitaplarında birkaç satırdan fazla yer almıyor. Bugün Filistin’de yaşanan soykırımın yüzyıl önce bin beterini yaşamamıza rağmen bu acı dolu hatıra acaba neden unutturulmaya çalışılıyor, lütfen bir düşününüz.

…………………………………..

yunan işgali son hızla devam ederken Ege de Kuvayı Milliye kuruluyordu. Yörük Ali Efe, Demirci Mehmet Efe gibi pek çok Zeybek çetesi kurulmuştu. Aslında bu çetelerin her birini Kuvayı Milliye subayları örgütlüyordu. Çok iyi yetişmiş bu subaylar doğrudan Mustafa Kemal’e rapor veriyor bir yandan da gerilla taktikleri ile yunan işgalini sekteye uğratıyorlardı. Halkın silahlanıp bu vatansever çetelere daha fazla katılımının sağlanması için tüm başarı zeybeklere bırakılıyordu.

Anadolu’daki örgütlenmeler sebebiyle 8 Haziran 1919’da vahdettinin sarayından Mustafa Kemal Paşa’ya İstanbul’a geri dönmesi emrediliyordu. Zira Anadolu’ya geçtikten yaklaşık 1 ay sonra Mustafa Kemal’in amacı anlaşılmıştı. 8 Temmuz da askerlikten istifa ettiğini, geri dönmeyeceğini bildirdi. Bu aşamada saray tarafından asi ilan edildi, görüldüğü yerde tutuklanması emredildi. Ayni gün vahdettin bir ingiliz gazetesine verdiği röportajda ingiliz dostu olduğunu, İngilizlere hayranlık beslediğini beyan ediyordu.
23 Temmuz da Erzurum kongresi açılıyor, Sultanahmet meydanında on binlerce insan tarafından kutlanıyordu. Kutlama bizzat vahdettin emriyle polis kuvveti ile dağıtılıyordu.
vahdettin in damadı sadrazam ferit tarafından Mustafa Kemal’e bir suikast düzenlenmişti. ingiliz casusları aracılığı ile kürt aşiretlere para ve özerk Kürdistan sözü verilmişti. Sivas kongresi öncesi haber alındı, suikastçılar Sivas’a geçemeden yok edildiler.
vahdettin in damadı sadrazam ferit tarafından, Egedeki Kuvayı Milliye çetelerini yok etmek amacıyla, anzavur ahmet isimli eski bir suçlu başa getirilerek İngiliz parası ile paralı asker grubu kurduruldu. anzavur bizzat vahdettin tarafından paşa yapıldı. Kuvayı milliye efelerine kan kusturuyordu. Katılanları, yardım edenleri yakalayıp öldürüyor. Yunan propagandası yapıyordu.
Şeyhulislam dürrizade abdullah ve mustafa sabri bir fetva çıkarmıştı: Mustafa Kemal dine karşı geliyor, hilafete karşı geliyor, katli vaciptir, farzdır diyordu. “vahdettin han hazretlerinin etrafında toplanıp Mustafa Kemal ile savaşın” diyordu. “yunan ordusu hilafet ordusu” diyordu. Bu fetva binlerce kopya edilerek Anadolu şehirlerine uçaklardan atılıyordu.
Yine vahdettin fermanı ile kuvayı inzibatiye kurulmuştu, yine paralı askerlerle doldurdular. Kuvayı Milliyeyi yok etmek için Anadolu’ya ingiliz silahları ile gönderilmişti. Anadolu da kan kusturdular.
vahdettin’in içişleri bakanı gazeteci ali kemal “İşgal geçici, sükuneti koruyun” diyordu.
sait molla denen zat, bir gazete çıkartıp “Osmanlı Devleti ancak ve ancak soylu ingiliz milletinin samimi yardımı ile hayatını sağlayabilir” diye manşet atıyordu. “ingilizler son derece kibar insanlar” diye de devam ediyordu.
Bizzat vahdettin tarafından işgal haberlerinin verilmesi yasaklanıyordu. Yakalananlar “Halkı galeyana getirmek” suçundan direk hapse atılıyordu.
ingiliz muhipleri cemiyeti 20 Mayıs 1919’da kuruldu. Asıl amacı işgale karşı çıkacak unsurları tasfiye edip, milli şuuru felce uğratmaktı. Derneğin başkanı İngiliz casusu rahip frew di. Kurucuları vahdettin, damat ferit paşa, Dahiliye Nâzırı olan ali kemal, adil ve mehmet ali beyler ile sait molla idi.
Yine vahdettin tarafından nasihat heyetleri kuruluyordu. Köy köy dolaşıp işgale karşı çıkmayın, boyun eğin diyorlardı.
16 Mart 1920 de İstanbul İngilizlerce resmen işgal edildi. vahdettin o aşamada şöyle diyordu: “Bir millet var, koyun sürüsü. Bu sürüye çoban lazım, O da benim”
24 Mayıs 1920 de bizzat vahdettin imzası ile Mustafa Kemal ve arkadaşları idama mahkum ediliyordu.

22 Ağustos - 13 Eylül 1921 arası hepimizin bildiği “Sakarya Meydan Muharebesi” yaşanır. Bırakın günlerini her bir dakikasının bile gözümüzde yaş bırakmadığı bu muharebeyi, daha doğrusu benzeri olmayan bu destanı umarım başka bir yazıda en ince ayrıntısına kadar yazma fırsatı olur.
Sevgili ATA’mız, tüm sorumluluğunu aldığı bu savaşın ölüm kalım savaşı olduğunun farkındadır;
"Hatt-ı müdafaa yoktur; sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütamı (birlik), bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.
emrini verir.

22 Ağustos - 13 Eylül 1921 arasındaki 3 haftada en ufak tepeler bile bir yunan tarafına bir bizim tarafımıza geçer. Genel Kurmay kayıtlarına göre 5713 asker şehit düşer, 14.268 asker kaybolur. O kadar çok subay şehit olur ki bu Muharebeye "Subay Muharebesi" adı verilir.
Bir an bile düşünmeden, bir avuç vatan toprağını bile düşmana bırakmamak için kendini düşman ateşinin önüne atıp şehit düşen binlerce asker ve subay sayesinde 1683 yılından başlayan toprak kayıpları, 238 sene sonra Sakarya'da durdurulur.
Binlerce askerimiz, bir avuç toprağı bile kaybetmemek adına kendini düşman ateşinin önüne atıp şehit düşerken 60 yaşındaki “çok muazzam” vahdettin hazretleri o günlerde bambaşka işlerin peşindedir: Öksüz ve yetim olan 19 yaşındaki Nimet Nevzad Hanım’a göz koyar. 1 Eylül 1921'de kendisini 5. karısı yapar. Türk ulusunun tarihe karışmaması için binlerce şehit verdiğimiz o ölüm kalım günlerinde “çok muazzam vahdettin hazretleri” kendisinden 41 yaş küçük 5. karısı ile bambaşka bir alemdedir.

………………………………………..

vahdettin, 1861 tarihinde doğdu.
Sultan Abdülmecid'in sekizinci oğlu idi.(Gayrimeşru oğlu Zülüflü İsmail sayılırsa 9. oğlu) Çok küçük yaşta anne ve babasını kaybettiği için Abdülmecid’in 17. eşi tarafından zeka, matematik, fen bilimleri ve büyüdüğünde strateji geliştirebileceği hiçbir eğitim verilmeden dört duvar arasında büyütüldü. Zira tahta geçiş sıralamasında en aşağıda idi.
Tahta çıkma ihtimali mümkün görünmüyordu, Bu yüzden eğitim verilmeye layık görülmemişti. Devlet yönetimi ile ilgili hiçbir eğitim verilmeden büyütülerek vaktini dört duvar arasında din eğitimi, güzel yazı eğitimi, musiki eğitimi alarak geçirdi. Hiçbir devlet yönetimi tecrübesi yaşamadan, tahta çıktığı 1918 yılına kadar Çengelköy’deki köşkünde dış dünyadan kopuk bir şekilde yaşadı.
Günümüz Nöroloji bilimi bize gösteriyor ki bu şekilde büyüyen çocuklar yetişkin olduklarında zeka ve empatiden tamamen yoksun olurlar, bırakın birkaç yıl sonrasını, ertesi günü bile planlayamadan anlık, içgüdüsel, sadece iç dürtülerinin esiri olarak yaşarlar, bencildirler, kendilerinden başka hiçbir şeyi umursamazlar.

………………………………………..

Sevgili ATA’mız, ailenin kalan tek erkek çocuğu olduğu için her an gözünün içine bakılıyordu. Küçük yaşta verilen bu kadar yoğun ilgi, alaka ve sevgi -bugünün nöroloji bilimi ile anlıyoruz ki- yüksek seviye de analitik zeka ya sahip olmasını sağlamıştı.
Anılarında babasının yegane sevgisine mazhar olduğunu anlıyoruz. Babasının ileri görüşlülüğü sayesinde dini eğitim veren bir ilkokul yerine modern eğitim veren bir okula yazılmıştı. Tek bir cümle ile yazarsak “bu tercih Türk ulusunun yok olmamasını sağlamıştır.”
12 yaşında kendi insiyatifi ile Askeri Rüştiye ye yazılır ve çok başarılı bir öğrencilik hayatı ile 12 yıl boyunca Askeri ve idari eğitim alır. Bu eğitimi hafife almayalım. Sadece nizami harp teknikleri değil gayri nizami harp teknikleri dahil dönemin en iyi askeri eğitimi verilmektedir. Osmanlı her yerinden çürümektedir fakat askeri eğitim adeta eksiksiz işlemektedir. Sevgili ATA’mız bu dönemi, verilen standart askeri eğitiminin haricinde Dünya askeri tarihini okuyarak ve vatan sevgisi ile dolan insanları yanında biriktirerek geçirir. İşte bu insanlar sonradan Kurtuluş savaşında Atatürk’ün yanında savaşan silah arkadaşları olacaktır.
Mezun olduğu 1905 yılından 1. Dünya savaşının başladığı 1914 yılına kadar, Şam dan Edirne’ye, Libya’dan İstanbul’a kah savaşlara katılmış, kah gerilla mücadeleleri vermiş kah Türk ulusunun ayakta kalması için gizlice cemiyet hareketleri örgütlemiştir. Bu dönemi bu kadar hızlı geçmek çok büyük haksızlık ancak şu kadarını söyleyeyim, hepimizin bildiği o amerikan filmlerinde, üç beş sıradan kahramanlık hikayesi yaratıp tüm dünyaya ağzı açık seyrettiriyorlar, sevgili ATA’mızın yaşadığı sadece bu dokuz yılda yaşadığı tecrübelerin, verdiği mücadelelerin Dünya tarihinde bir örneği daha yoktur. Buna rağmen bu dönemin genç kuşaklara daha iyi anlatılabilmesi için maalesef tek bir dizi bile çekilmiyor. Lütfen bu dönemi başta “Şevket Süreyya Aydemir” olmak üzere Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan, Falih Rıfkı Atay’dan okuyunuz.
Sonrasında ise hepimizin bildiği Çanakkale Destanı yazılmıştı. (Bu konuda burada bir paylaşım yaptığım için detaya girmiyorum)

İşte tüm bu tecrübeler, yaşanmışlıklar, okunan yüzlerce kitap 1. Dünya savaşı sonrasında Sevgili ATA’mızın Şişli’deki evinde bambaşka bir strateji geliştirmesini sağlamıştı: İmkansızı başaracaktı.

Samsun’a çıkmadan evvel 6 ay boyunca Anadolu’ya geçtiğinde yapacaklarını planladı. Kurtuluş mücadelesi ve içinde yer alacaklar işte bu dönemde örgütleniyordu. Casusluk teşkilatı bile bu dönemde kurulmuştu. En ilginci vahdettinin kızkardeşi olan Cemile sultanın torunu Mevhibe idi. Sarayda yaşıyor fakat Kuvayı Milliye casusluğu yapıyordu, doğrudan Mustafa Kemal Paşaya saraydan rapor taşıyordu. Bu dönemde Sovyet casuslarıyla bile görüşme sağlıyordu. Anadolu’ya geçiş için kılıf bile hazırlamıştı: vahdettini kafalayıp ordu müfettişi görevi ile Anadolu’nun yabancı işgaline hazır olmasını denetleyecekti. Bu görevi alamazsa yine de Anadolu’ya geçip bir gerilla mücadelesi başlatacaktı. Şöyle diyordu: “Kuvayı Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki tabancaya benzer, namusunu korumak için herhangi bir ümit kalmadığı anda hiç olmazsa intihar etmeye yarar.”

(Anadolu’ya geçiş aslında 1 ay önce olacaktı, yaşadığı “İspanyol gribi” 1 ay boyunca ayağa bile kalkamamasına neden olmuştu. O dönemde 1. Dünya savaşında ölen askerlerden daha fazla ölüme neden olan bu hastalıktan kız kardeşi ve arkadaşı Refik SAYDAM’ın özenli bakımı sayesinde kurtulmuştu)

Tüm bu tarihe rağmen birileri hala “pek muhterem vahdettin hazretleri hain değildi, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya o gönderdi” filan diyor. Bu insanlar hakkında tek bir cümle söylenebilir: “Bu ülke için çalışmadığınızı anladık ama hangi ülke adına çalıştığınızı anlayamadık” (Bu safsatalara sadece inandırılarak kandırılanları tenzih ederim, Lütfen “Halil İnalcık” , “Şevket Süreyya Özdemir” , “Falih Rıfkı ATAY” , “Turgut ÖZAKMAN” okuyunuz. İçi boş inanca dayalı kandırmalar birer mikropsa bunun yol açtığı hastalıkların ilaçları bu yazarlardır.)
vahdettinin hainliği ile ilgili bir cümle söylemek gerekirse; “yaşadığı her bir gün adına büyük bir gurur ve onur duyduğumuz Fatih Sultan Mehmet eğer yapabilseydi, mezarından kalkıp vahdettini daha doğduğu gün boğdururdu”
(Halil İNALCIK’ın yazdığı “İki Karanın Sultanı, İki Denizin Hakanı, Kâyser-i Rûm Fâtih Sultan Mehemmed Han isimli kitabını mutlaka okumanızı öneriyorum)

………………………………………..

Peki yunan galip gelseydi, yani “Mustafa” olmasaydı? Neyi yaşayacaklardı, neyi yaşayacaktık?
“Mustafa” olmasaydı ne olurdu?

- Hiç hatırlayamadığı iki ağabeyi, kendisi 2 yaşındayken çiçek hastalığı yüzünden ölmüştü. Çiçek hastalığı deyip geçmeyelim. Dünya tarihi boyunca tüm savaşlarda ölen insanlardan çok daha fazla ölüme sebep olan bir hastalıktı. Çocuklarda ölüm oranı %70 civarında idi. Bulaşan her 3 çocuktan ikisi ölüyordu. İspanya kralı veliahtından, ücra bir köydeki fakir çocuklara kadar ırk ve zenginlik tanımıyordu. İnsanlar toplum hayatına başladığı tarihten, tamamen yok edildiği 1980 yılına kadar bir milyardan fazla insanın ölümüne neden olmuştu.

İki ağabeyinin ölümünün yaşattığı travma ve ailenin kalan tek erkek çocuğu olduğu için her an gözünün içine bakılıyordu. Küçük yaşta verilen bu kadar yoğun ilgi, alaka ve sevgi -bugünün bilimi ile anlıyoruz ki- yüksek seviye de analitik zekaya sahip olmasını sağlamıştı.
Bu kadar öldürücü bir hastalığın 2 ağabeyi ile aynı akıbete uğratmamasını, yaşadığımız en büyük şans olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

- Manastır’da 15 yaşındayken sıtmaya yakalandı. Ayağa kalkabilecek durumda değildi, annesi gelip Selanik’e götürdü. İki ay boyunca yüksek ateşle yattı. Annesinin bakımı sayesinde atlatabildi.

- 1911 yılında Trablusgarp’ın İtalyanlar tarafından işgali ile pek çok yurtsever subay gibi bir yolcu gemisi ile İskenderiye’ye gitti. Günlerce at ve deve sırtında Mısır’ı geçip Trablus’a ulaştı. (Bu bölgeye hareket edebilecek bir Osmanlı Donanması olmadığı için askeri bir harekat yapılamıyordu. Osmanlı’nın mecali kalmamıştı.)
Arap kabilelerini örgütleyip gerilla taktikleri uygulattı. Atatürk’ün şansına tarihteki ilk hava keşif uçuşu, tarihteki ilk hava saldırısı İtalyanlar tarafından işte bu topraklarda yapılıyordu. Bir çatışma esnasında İtalyan uçağından atılan el bombası hepimizin bildiği şekilde gözünden yaralanmasına sebep oldu, daha büyük bir yaralanmadan tesadüfen kurtuldu, gözü iyileşmeden kolundan vuruldu. Bu şekilde gerilla muharebelerine devam ediyordu.
On ay boyunca İtalyan kuvvetlerine karşı son derece yetersiz imkanlarla en ön safta yapılan gerilla muharebeleri esnasında şehit düşmemesini yine çok büyük şans olduğunu söyleyebiliriz.

- Mustafa Kemal’i Tekirdağ’dan Çanakkale’ye getiren vapur Halep vapuru idi. Kısa bir süre sonra İngiliz denizaltısı E11 tarafından içindeki 200 yaralı asker ile birlikte batırıldı. Şehit olan askerlerimizin ebedi istirahatgahları bugün Akbaş Şehitliğindedir.

- 10 Ağustos 1915'te, Conkbayırı'nda hepimizin bildiği o şarapnel, göğsünde tuttuğu henüz öğrenci iken aldığı saate denk gelmişti. Yine şans eseri kurtulmuştu. Saati o gün, İngiliz kuvvetlerinin püskürtülmesinin hatırası olması için Liman von Sanders’e hediye etti. Anlamı bir madalyayla bile karşılaştırılamayacak kadar büyüktü. Paşa bu anlamı bilecek kadar onurlu bir askerdi, üzerinde kendi adının yazdığı imparatorluk tacı simgesinin bulunduğu muhtemelen en değerli kişisel eşyası olan kendi altın saatini Atatürk’e hediye etti.
Atatürk öldükten hemen sonra Liman von Sanders’e hediye edilen saat bulunmaya çalışıldı, evi soyulmuştu, kişisel tüm eşyaları çalınmıştı. 2. Dünya savaşı öncesi Almanya’da gazetelerde haber olmuştu. Saati üreten Omega firması saati getirecek kişiye ödül vaat etti. Ödül bir memur maaşının bin katı kadar olmasına rağmen maalesef bulunamadı.

- Eylül 1915 te cephede ağır şekilde sıtma’ya yakalandı. İstanbul’a tedavi için gitmeyi reddediyordu. Liman von Sanders İstanbul’dan elçilikte görevli Alman doktorunu getirtti. Ayağa kalkabilmesi 1 aya yakın sürdü.

- 1918’te böbrek iltihabı oldu, bir ay yattı, iyileşemeyip ağırlaşınca haftalarca sanatoryumda kaldı.

- Şubat 1919 Anadolu’ya geçme kararı verdikten hemen sonra yüksek ateş, mide krampları ile yatağa düştü, yaklaşık 1 ay ayağa bile kalkamadı. O tarihin araştırmalarına baktığımızda bu hastalığın “İspanyol Gribi” olduğunu görüyoruz:
1918 yılında başlayan hastalık, savaş esnasında bakımsız kalan milyonlarca asker arasında hızla yayıldı. 2 yılda 50 milyondan fazla insanın öldüğü sanılıyor. Askerî sansür nedeniyle diğer ülkelerde salgından söz edilmezken ilk defa savaşa girmeyen İspanyol basınında haber olmuştu. Bu yüzden İspanyol gribi adını almıştı.
Sevgili Atamız hastalığı Şişli’deki evinde ailesi ve arkadaşı Refik SAYDAM’ın 1 ay süren yoğun bakımı sayesinde atlatabilmişti.

- Mayıs 1919 Samsun’a çıktığında tekrar sıtmaya yakalandı, yatacak vakit yoktu, ayakta geçirdi, ateşli nöbetler 1 ay sürdü.

Peki bunca badireden herhangi birini atlatamasaydı ne olurdu?

Herhalde en acı durumu Ege ve Marmara Bölgesinde yaşayan Türkler yaşayacaktı:

Atatürk tarafından başlatılan bir Kurtuluş Mücadelesi olmasaydı Kırklareli’nden Akdeniz’e ve Sakarya nehrine kadar her köy ve kasaba açık bir şekilde soykırıma uğrayacaktı. Bugün Filistin’de yaşananların bin beteri Anadolu da yaşanacak, tek bir Türk kalmayıncaya kadar bölge kan gölüne boğulacak, boşalan topraklara rum ve yunanlılar göç ettirilecekti.
---
İstanbul Boğazı’nın önemi en çok İngilizler tarafından biliniyordu. Askeri belgeler, Yunan Kralının İstanbul’u mutlaka istediğini fakat İngiliz yönetimince reddedildiğini yazıyor. Kuklalarını bile İstanbul’a sokmak yerine kendilerinin işgal etmesi zaten verdikleri büyük öneme işaret eder.
Bu durumda başarılı bir kurtuluş mücadelesi olmasaydı Kuzey Marmara, sayıları oldukça fazla olan Ermeni, Rum ve diğer işbirlikçiler tarafından yavaş yavaş ele geçirilecek, bölgeden göç etmek istemeyen Türklerin ise zorla sınır dışı edileceğini rahatlıkla öngörebiliriz. Kalan bir avuç işbirlikçi Türk ise azınlık olarak kukla bir Padişah tarafından temsili olarak yönetilecekti.
---
İngilizlerin en başarılı olduğu konu etnik kökenler üzerinden ayaklanma çıkartıp ülkeleri parçalara bölmekti. Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar adeta cetvelle çizilmiş sınırlar bunun en iyi göstergesidir.
Bu durumda aynı cetveli kullanarak Güneydoğu bölgesinde Kürt devleti, Doğu bölgesinde Ermenistan devleti kuracaklarını öngörmek için tarih okuryazarı olmaya gerek yoktur. (Muhtemelen bu bölgedeki Ermenilerde sonradan Sovyetler’in hegemonyasına girerdi.)
---
Akdeniz bölgesinin de tıpkı Hatay bölgesi gibi fransızların hegemonyasına bırakılacağını öngörmekte zor olmayacaktır. (Dönemin dinamikleri İtalyanlara pek bir şey bırakılmayacağını gösteriyor. Bu yüzden 2. Dünya savaşında Almanya’nın yanında yer aldıklarını unutmayalım)
---
En ağır şartları ise muhtemelen 2. Dünya savaşı sırasında yaşıyor olurduk:
Nazi Almanyasının Nisan 1941 te yunanistan işgali ile birlikte tüm Anadolu’yu işgal etmesi çıkarlarına çok uygun olurdu:
Stratejik Boğazların ingilizler’in elinden alınması gerekliliği, yunanistanın tamamının işgal edilebilmesi için Anadolu’nun ele geçirilmesi gerekliliği, İngiliz egemenliğindeki petrol yatakları ve stratejik Süveyş kanalına kara yolu ile en kısa erişimin Anadolu üzerinden olması gibi sebepler yüzünden tüm Anadolu’nun Naziler tarafından işgal edilmesi çok muhtemel görünüyor.
---
İşin Sovyet tarafına dönersek; Bilindiği gibi Stalingrad’ta ağır bir yenilgiye uğrayan Naziler Karadeniz’in kuzeyinde 1943 yılında Kursk alanında başarısız bir karşı saldırı hazırlamış saldırının bozguna uğraması sonucunda iki milyondan fazla askeri kuvvet hazırlayan Sovyet karargahı her bölgeyi Nazilerden hızlıca arındırmaya başlamışlardı.
Bu durumda savaş sonrası Türkiye hariç Karadeniz kıyısında bulunan tüm ülkelerin Sovyet hegemonyasına alındığı düşünülürse bugünkü Karadeniz kıyılarımızın tamamen Sovyet işgali altına gireceğini öngörmek pek te zor olmayacaktır.
---
Bu durumda, bugün, Konya – Ankara - Erzincan arasında, denize erişimi olmayan, tarım yapmaktan başka bir iktisadi faaliyeti bulunmayan, tıpkı Afganistan gibi ortaçağ şartları altında yaşayan 7 – 8 milyonluk nüfusa sahip bir ülke olarak yaşıyor olurduk. İşte o zaman belki birileri çok mutlu olurdu.
………………………………………..
Değerli gençler ve kendilerini genç hissedenler, Sevgili ATA’mızın mirasının “BİLİM ve AKIL” olduğunu lütfen unutmayınız. Hepimizin bayramı kutlu olsun…


Dahikurtarici.jpg


Not: Konu tanıtım amacıyla açılmış olup link içermemektedir.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

Calligrapher

Onursal Üye
5 Nis 2021
1,341
8,273
DK yayınlarının tarzında bol resimli olağanüstü güzellikte bir kitap. Kağıda basılı halini de alıp mutlaka el altında bulundurmak gerek. Kitapta yer alan fotoğraflar ayrı güzel, yazıları ayrı güzel. Metinlerini, 2020'de kaybettiğimiz usta gazeteci-tarihçi Orhan Koloğlu kaleme almış. Değerli @cagan73 'e hem her zamanki mükemmellikteki sunumu hem de bu müthiş kitap için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Bu vesileyle ben de tüm gençlerimizin ve kendini genç hissedenlerin bayramını kutluyorum.
 
Üst